Tapu İptal Davasında “Hukuki Ehliyetsizlik” Kavramı Nedir?
Hukuk sistemimizde “hukuki ehliyetsizlik” kavramı; bir kişinin yasal olarak “temyiz kudretine (ayırt etme gücüne)” veya yasal “fiil ehliyetine” sahip olmadığı (veya geçici olarak kaybettiği) tüm halleri ifade eder. Ehliyetsizlik, özü itibarıyla kişinin gerçekleştirdiği eylem ve (imza gibi) hukuki işlemlerin “sebep ve sonuçlarını” akıl süzgecinden geçirip anlayabilme, mantıklı değerlendirebilme ve iyiyi kötüden “ayırdedebilme kudretinin (gücünün)” hiç bulunmamasıdır.
Tapu dairesinde bir taşınmazın devri (satış/bağış vb.) işlemini bizzat yapan veya memur önünde vekaletname veren herkesin, o imza (devir) anında mutlak surette “temyiz kudretine” ve “fiil ehliyetine” sahip olması emredici bir kuraldır (MK md.9). Medeni Kanunumuzun sistematiğine göre temyiz kudreti; bireyin sosyal ve hukuki davranışlarının, eylem ve işlemlerinin arka planındaki sebep ve sonuçlarını makul bir şekilde anlayabilme, tehlikeleri değerlendirebilme ve ayırt edebilme (idrak) gücüdür. Örneğin; işlemi yapan kişinin 18 yaşından küçük (reşit olmaması) olması, devir imzası sırasında (alkol/uyuşturucu etkisiyle) sarhoş olması, kalıcı bir akıl zayıflığı veya zeka geriliği olması, ileri derece yaşlılık (demans, alzheimer) veya bunlara benzer zihinsel sebeplerden herhangi biriyle “akla uygun (mantıklı) hareket etme yeteneğini” o an için veya kalıcı olarak kaybetmiş olan kişi, yasa önünde kesinlikle “fiil ehliyetine sahip değildir”.
Hukuken “Fiil ehliyetine sahip olmayan” (temyiz kudreti eksik) bir kişinin kasten veya yanlışlıkla yaptığı tüm gayrimenkul satış (sözleşme) işlemleri ve tapuda bizzat attığı imzayla yaptığı gayrimenkul devirleri hukuka ve yasalara tamamen “aykırı (batıl)” olup; bu sakat işlemler doğrudan doğruya tapu iptal ve tescil davasına konu olmaktadır. Tapu iptali ve tescili davası; kanuna aykırı olarak, usulsüz yollarla veya yolsuz (geçersiz) bir şekilde düzenlendiği iddia edilen bir tapu kaydının, mahkeme kararıyla iptal edilerek “hukuka uygun hale getirilmesi (gerçek sahibine yazılması)” için açılan bir davadır. Tapu iptali davası, bizzat taşınmazın “aynına (özüne)”, yani mutlak “mülkiyet hakkına” ilişkin ayni bir dava olduğundan; bu davanın sonucunda mahkemenin verdiği hüküm (iptal kararı) Yargıtay’da “kesinleşmeden” asla icra edilemez (Tapu dairesinde isim değiştirilemez).
Özellikle belirtelim ki; mahkemelerde (örneğin hem muvazaa hem hile gibi) birden fazla hukuki nedenle (kademeli) açılan tapu iptal ve tescil davalarında dilekçede yer alan “ehliyetsizlik iddiası”, hakimin incelemesinde mutlak surette diğer tüm nedenlerden “önce (ilk sırada)” incelenmelidir. Çünkü Ehliyetsizlik kurumu, doğrudan doğruya “kamu düzenini” yakından ilgilendirdiğinden mahkeme tarafından (kimse demese bile) öncelikle ve resen incelenmelidir. Örneğin; şizofreni, paranoya, manik-depresiflik (bipolar affektif bozukluk) gibi çok ağır ruh hastalıklarının etkisi altında kalarak hukuki işlem yapan (imza atan) bir kişinin, yaptığı o işlemin hukuk dünyasında “geçerli bir hukuki sonuç doğurması” (tapunun el değiştirmesi) doğrudan kamu düzenine aykırıdır.
Hukuki Ehliyetsizlik Nedeniyle Açılan Tapu İptali Davasında Zamanaşımı
Hukuki ehliyetsizlikle nedeniyle açılan (buna dayanan) bir tapu iptal ve tescil davasında, davacı aleyhine işleyen hiçbir zamanaşımı süresi veya (1 yıllık vb.) hak düşürücü süre kesinlikle yoktur. Ehliyetsizlik (akli melekelerin yokluğu) durumu, yapılan o hukuki işlemin (satışın/vekaletin) baştan itibaren “yok hükmünde (mutlak butlan)” sayılmasını gerektirir. Bu hayati nedenle, ehliyetsizlik sebebine dayalı olarak açılacak tapu iptal ve tescil davaları herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süre limitine bağlı kalmadan (aradan 20 yıl geçse bile) “her zaman” mahkemelerde açılabilir.
(Önemli Yargıtay Kararı – Y1HD-K.2004/13418): Yerel mahkemenin, ehliyetsizliği atlayıp davanın reddine ilişkin hükmüne dayanak yaptığı Türk Medeni Kanununun (eski) “Geçerli bir hukuki sebep olmaksızın (haksız) tapu kütüğüne malik olarak yazılan kişi, o taşınmaz üzerindeki zilyetliğini davasız ve aralıksız olarak 10 yıl süreyle ve iyiniyetle sürdürürse, onun bu yolla kazanmış olduğu mülkiyet hakkına artık itiraz edilemez” şeklindeki (olağan zamanaşımı) hükmünü içermektedir. Ancak anılan bu düzenlemeye göre o kayıt malikine (alıcıya) 10 yılın sonunda “hak tanınabilmesi (tapunun onda kalması)” için; o intikalin ve sicilin “geçerli bir hukuki sebebin mevcut bulunmaması (şekil hatası vb.)” basit koşuluna bağlanmıştır. Oysa eldeki davada davacı tarafça ileri sürülen “ehliyetsizlik” hali; hukuki uygulama ve öğretide (doktrinde) basit bir şekil eksikliği değil, doğrudan doğruya işlemi kökünden sakatlayan “yoklukla (mutlak butlanla) sakat işlem nedeni” olarak kabul edilegelmiştir. Öyle ise, hukuk dünyasında baştan beri “yok olan (hiç doğmamış)” bir işlemin zamanla geçerliliği yahut geçersizliğin tartışma konusu yapılamayacağı (10 yılla düzelemeyeceği) çok açıktır. Bu durumda eldeki bu davada iddia bakımından Türk Medeni Kanununun (eski) o 10 yıllık zamanaşımı kuralının olayda asla uygulanamayacağının düşünülmesinde ve mutlaka “ehliyetsizlik iddiasının (Adli Tıp’tan vb.) araştırılmasında” yasal bir zorunluluk vardır.
Ehliyetsizlik Nedeniyle Tapu İptali Davasını Kimler (Husumet) Açabilir?
Ehliyetsizlik iddialı bir Tapu iptal ve tescil davası, ancak ve ancak dava konusu edilecek o taşınmazın tapudaki “önceki kayıt maliki (asıl sahibi)” tarafından açılabilir. Mahkeme hakimi, davayı açan o kişinin “eski kayıt maliki olup olmadığını (taraf sıfatını)” davanın her aşamasında resen (kendiliğinden) gözetmelidir.
Ancak ortada fiili bir zorluk vardır: Hukuki ehliyetsizlik iddiası ile açılan davalarda, davayı açacak olan o kişinin aklı zaten yerinde olmadığından kendi başına dava açamaz. Bu yüzden öncelikle; ehliyetsiz olduğu iddia edilen o gerçek hak sahibine (malike) Sulh Hukuk Mahkemesince bir “vasi tayin edilmesi” ve atanan bu vasinin de bizzat “vesayet makamından (hakimden) özel dava açma izni almak suretiyle” hukuki işlemlerde ve davada onu “temsil etmesi” suretiyle bu iptal davası açılmalıdır.
Şayet, o akıl sağlığı yerinde olmayan malik (mirasbırakan) ölmüş ise ve “Mirasbırakanın hukuki ehliyetsizliği” söz konusu ise; bu kez tapu iptal ve tescil davasının sadece bir mirasçı için değil, doğrudan doğruya “tereke (miras ortaklığı) adına” açılması (tüm mirasçıların katılımıyla veya temsilciyle) gerekir.
Ehliyetsizlik Sebebiyle Tapu İptal Davası Kime Karşı (Davalı Olarak) Açılır?
Usul hukuku kuralları gereği, taşınmaz mülkiyetine ilişkin tüm ayni davalar ile özellikle tapu iptal ve tescil davası; doğrudan doğruya tapu kaydında o an için “taşınmazın mülkiyet hakkı sahibi (maliki)” olarak gözüken kişiye karşı (husumet yöneltilerek) açılır. Şayet tapudaki güncel kayıt malikinin ölü (vefat etmiş) olması halinde ise; tapu iptal ve tescil davasının “husumet yönünden” eksiklik olmaması adına, ölen malikin sulh hukuktan alınacak veraset ilamındaki (mirasçılık belgesindeki) tüm mirasçılarına birlikte yöneltilmesi yasal bir gerekliliktir.
Şayet açılan tapu iptal ve tescil davası ile birlikte (aynı dava dilekçesinde), tapu kaydının üzerinde yer alan “üçüncü bir kişiye ait ayni veya şahsi bir hakkın” (şerhin/beyanın) da ortadan kaldırılması (terkini) talep edilirse; sırf tapu malikine değil, tapu kaydındaki o “hak sahibine de” ayrıca dava açılması (davalı gösterilmesi) zorunludur. Örneğin; tapu kütüğünde kayıtlı olan bir ipotek, bir önalım (şufa) hakkı, tapuya özel olarak şerh edilmiş bir gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi, intifa veya sükna hakkı vs. gibi ayni veya şahsi hakların da mahkemece terkini (silinmesi) talep ediliyorsa; husumetin eksiksiz olması için, lehine bu haklar tesis edilen (şerh konulan) “üçüncü kişiler” aleyhine de dava birlikte açılmalıdır.
Bunun yanı sıra, “olağanüstü (kazandırıcı) zamanaşımı” nedeniyle açılacak olan tapu tescil davaları; yasa gereği doğrudan ilgili kamu tüzel kişiliği (belediye vb.) ve “Hazine (Maliye)” aleyhine birlikte açılmalıdır (TMK md.713/3). Somut bir örnekle; bir köyün sınırları içerisinde yer alan tapusuz bir taşınmazı “nizasız ve aralıksız olarak tam 20 yıl boyunca” malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran bir kişi; açacağı tescil davasında hem o “Köy tüzel kişiliğine” hem de devleti temsilen “Hazine” aleyhine tapu tescil davası açarak husumeti onlara yöneltmelidir.
Hukuki Ehliyetsizlik Nedeniyle Tapu İptal ve Tescil Davası Nasıl ve Nerede Açılır?
Yetki kuralları açısından ehliyetsizlik nedeniyle tapu iptali davası; tıpkı tüm diğer gayrimenkul (ayni) davaları gibi, kesin olarak o “taşınmazın bulunduğu yer” adliyesinde açılır (HMK md.12). Taşınmazın bulunduğu yerdeki mahkeme kesin yetkili mahkemedir. Bu yetki kuralı kamu düzenindendir; taraflar kendi aralarında özel bir sözleşme veya protokol yaparak (anlaşarak bile), bu davanın kanundaki kesin yetkili yer mahkemesi dışında başka bir ildeki mahkemede görülmesini asla sağlayamazlar.
Görev kuralları açısından ise ehliyetsizlik nedeniyle tapu iptali ve tescili davası, genel görevli mahkeme olan Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılır (HMK md.2/1). Dava konusu edilen taşınmazın fiziki vasfı, büyüklüğü, ticari veya tarımsal niteliği, ya da parasal değeri (milyonlarca lira olsa dahi) ne olursa olsun davaya bakmakla kesin olarak görevli mahkeme daima Asliye Hukuk Mahkemesidir (Sulh Hukuka gidilemez).
Tapu iptal ve tescil davası dilekçesi hazırlanırken; öncelikle “hukuki ehliyetsizlik” nedeni açıkça belirtilmeli (vurgulanmalı), varsa o döneme ait “doktor raporu, beyin grafisi veya diğer tıbbi belgeleri” dava dosyasına mutlaka eklenmelidir. Ayrıca, dava konusu taşınmazın resmi kayıt (ada/parsel) bilgileri ile arazideki güncel fiziki durumu ve olayın özelliklerine göre “yapılan o tapu devir işlemindeki hukuka aykırılıklar” mahkemeye çok açık bir şekilde anlatılmalıdır. Davanın ilerleyen safhalarında tapu kayıtları ve o kayıtlara dayanak teşkil eden tüm resmi belgeler (akit tabloları vb.) ilgili kurumlardan mahkemece dava dosyasına getirtileceği için; dilekçede verilecek doğru ve net bilgi, mahkemenin zaman kaybını büyük ölçüde azaltacaktır. Tapu iptali davası dilekçesinde bilhassa; arazinin veya kişinin hangi hususlarında uzman “bilirkişi incelemesi (Adli Tıp)” talep edildiği, yerinde yapılacak “keşif” işleminde veya duruşmada “tanıklar dinlenirken” hangi hayati noktalara (kişinin unutkanlığı vb.) dikkat edilmesi gerektiği güçlü bir şekilde vurgulanmalıdır.
Tapu İptal Davasında Hukuki “Ehliyetsizlik” İddiası Mahkemece Nasıl Araştırılır?
MK md. 15’te de çok açıkça belirtildiği üzere, ayırtım gücü (temyiz kudreti) olmayan bir kişinin hukuken “geçerli bir iradesi” de bulunmadığından, o kişinin yapacağı işlemlere hiçbir hukuki “sonuç bağlanamaz”. Üstelik, temyiz kudreti olmayan o hasta kişi ile işlem yapan “karşı tarafın (alıcının)” o an durumu bilmemesi ve tamamen “iyiniyetli olması” bile, o işlemi geçerli kılmaz (Yani alıcının iyi niyeti ehliyetsizliği örtemez) (Yargıtay 1.HD- Karar: 2016/2135, 11.06.1941 tarih 4/21 Sayılı Yargıtay İBK).
Ehliyetsizlik nedenine (hastalığa/yaşlılığa) dayalı olarak açılan tapu iptal ve tescil davasında, tapu devir işleminin hukuka aykırı olup olmadığı mahkemece şu katı usullerle araştırılır (Yargıtay 1.HD Karar: 2016/4228):
- Öncelikle tarafların iddialarını destekleyen gösterdiği tüm resmi ve tıbbi deliller toplanarak tapu iptal ve tescil davası dosyasına getirtilir.
- Taraf tanıkları (komşular/akrabalar) duruşmada dinlenirken; sadece satışa değil, özellikle kişinin o günlerdeki “ehliyet olgusuna (akli durumuna, davranışlarına, unutkanlığına vb.)” ilişkin çok ayrıntılı, açıklayıcı ve doyurucu somut bilgiler alınır.
- Ehliyetsiz (hasta) olduğu iddia edilen kişiye ilişkin tüm geçmiş “tıbbi belgeler (hastane kayıtları)” dava dosyasına getirilerek incelenir. Ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait devlet/özel doktor raporları, yatan hasta gözlem (müşahede) kağıtları, kullandığı ağır psikiyatrik reçeteler, beyin film grafiklerinin tamamı hastanelerden eksiksiz getirtilmelidir.
- Yargıtay’ın ilkesel yaklaşımına göre; Ehliyetsizlik ve temyiz kudretinin yokluğu durumu; salt yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi sadece “biyolojik” nedenlere değil, aynı zamanda o anki bilinç, idrak, irade gücü gibi “psikolojik” unsurlara da bağlı olduğundan; kişideki akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin (o imza gününde var olup olmadığının) belirlenmesi işlemi, bir “hakimlik mesleğinin (hukuk bilgisinin)” tamamen dışında olan, çok “özel ve teknik (tıbbi) bir bilgi” gerektirir. Bu nedenle mahkeme hakimi, kişinin o gün işlem yapmaya ehliyetli olup olmadığına dair mutlak surette “bilimsel tıbbi bir rapor” almalıdır. Bu konuda özellikle Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Dairesi, kişinin geçmişteki ehliyet durumuna ilişkin geriye dönük tıbbi rapor hazırlama konusunda Türkiye’deki tek resmi ve yetkili uzmandır.
Hukuki Ehliyetsizlik Sebebiyle Açılan Tapu İptal ve Tescil Davası: Emsal Yargıtay Kararları
Ehliyetsizlik Sebebiyle Açılan Tapu İptal Davasında Delillerin “Adli Tıp’tan” Araştırılması Açılan tapu iptal ve tescil davasının asıl dayanağı; davalının, tapuda “temyiz kudretine (ayırt etme gücüne) sahip olmayan (akıl hastası/yaşlı vb.) bir kişiden” taşınmaz satın aldığı iddiasıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 15. maddesinde de emredici olarak ifade edildiği üzere; ayırtım gücü (temyiz kudreti) bulunmayan bir kimsenin, hukuken “geçerli bir iradesinin bulunmaması” nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı hiçbir işleme “hukuki sonuç bağlanamayacağından (işlem batıl olduğundan)”, o işlemi yapan karşı tarafın (alıcının) ‘iyiniyetli (habersiz)’ olması bile o işlemi geçerli kılmaz (İyi niyet ehliyetsizliği örtemez). Bu evrensel ilke 11.6.1941 tarih 4/21 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da aynen benimsenmiştir.
Bu durumda, mahkemece yapılması gereken; tarafların gösterecekleri tüm delillerin eksiksiz toplanılması, dinlenen tanıklardan bu yönde (kişinin o günkü akıl sağlığına dair) açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait tüm doktor raporları, yatan hasta gözlem (müşahede) kağıtları, film grafilerinin hastanelerden eksiksiz getirtilmesi usulen zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 282. maddesinde belirtildiği gibi bilirkişinin “oy ve görüşü” hakimi mutlak bağlamaz ise de; temyiz kudretinin yokluğu; yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt “biyolojik” nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gücü gibi “psikolojik” unsurlara da bağlı olduğundan; kişideki akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin o gün var olup olmadığının belirlenmesi işlemi, çok zaman “hakimlik mesleğinin (hukuk bilgisinin) dışında”, tamamen özel ve teknik (tıbbi) bilgi gerektirmektedir.
Kişideki Ehliyetsizliğin doğrudan “kamu düzeni” ile ilgili olduğu gözetilerek ve önemine binaen mahkemece öncelikle incelenmesi, tarafların bu yönde bildirecekleri tüm tıbbi delillerin toplanması, varsa mirasbırakana ait geçmiş sağlık kurulu raporları, hasta müşahade kağıtları, kullandığı reçeteler vs. istenmesi, toplanan tüm dosyanın 2659 sayılı Yasanın 7 ve 16. maddeleri hükmü uyarınca Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kuruluna (psikiyatri bölümüne) gönderilmesi, akit tarihinde (imza günü) mirasbırakanın ehliyetli olup olmadığı yönünde resmi bir rapor alınması, eğer mirasbırakanın ehliyetli olduğunun (sağlam olduğunun) saptanması halinde ise ancak o zaman “muris muvazaası (mal kaçırma)” hukuksal nedenine dayalı isteğin değerlendirilmesi, soruşturmanın eksiksiz tamamlanması, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken; anılan bu hususlar ve Adli Tıp raporu gözardı edilerek doğrudan karar verilmesi hukuka aykırıdır. (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi – Karar No: 2015/7013).
Ehliyetsizlik Nedeniyle Tapu İptali Davasını Kimler (Taraf Sıfatıyla) Nasıl Açabilir? Usul hukukunda, “Taraf ehliyeti” davanın taraflarının doğrudan kişilikleriyle (sağ olmasıyla vb.) ilgili olduğu halde, “taraf sıfatı (husumet)” doğrudan doğruya o dava konusu subjektif hakka (tapunun kime ait olduğuna) ilişkindir. Bir davada mahkemeye dilekçeyle taraf olarak gösterilen (gelen) kişi, genel “taraf ehliyetine” sahip olsa bile; şayet bu kişinin o davada gerçekten (o tapu davasını açacak) “davacı” veya “davalı” olmak sıfatı hukuken yok ise, o dava konusu hakkın esasına dair (iptaline vb.) hiçbir karar verilemez. Davanın “sıfat (husumet) yokluğundan” reddine dair verilen karar, basitçe davanın dinlenemeyeceğine ilişkin usuli bir karar olmayıp; bizzat taraf sıfatının bulunmadığını tespit eden “esasa ilişkin” kesin bir karardır.
Şu hale göre, bir taşınmaz hakkında “tapu iptal ve tescil davasının”, ancak ve ancak o taşınmaz üzerinde mülkiyet hakkına dayanan “gerçek malik (kişi)” tarafından açılabileceği ve davada tapu iptal ve tescil isteminde bulunan tarafın gerçekten o hakkın “sahibi olup olmadığının”, davanın her safhasında mahkemece re’sen (kendiliğinden) gözetilmesi gerektiği, her türlü duraksamadan uzaktır (kesindir).
Somut olayda (davada) davacılar (çocuklar), dava tarihinde henüz hayatta bulunan babalarının davalıya yaptığı tapu temlikinin (devrinin) “ehliyetsizlik (hastalık) nedeniyle geçersiz olduğunu” ileri sürerek, tapu kaydının iptali ile taşınmazın hayatta olan babaları adına yeniden tescilini istemişlerdir. Oysa ki temliki yapan ve gerçekten “hak sahibi olan” o kişi (baba) hayatta bulunduğuna göre; bu sakat temlike dayanarak her türlü dava açma hakkı münhasıran (sadece) ona aittir. (Çocukları onun adına doğrudan dava açamaz). Böyle bir durumda, babada “hukuki ehliyetsizlik” iddiası söz konusu olduğundan; hayatta bulunan ancak “kısıtlı” olması gereken bu gerçek hak sahibine (babaya) Sulh Hukuk Hakimliğince bir “vasi tayin edilmesi” ve atanan bu vasinin de bizzat “vesayet makamından (hakimden) özel izin almak suretiyle” hukuki işlemlerde ve davada onu temsil etmesi yasal bir zorunluluktur.
Konuya bu açıdan bakıldığında, davacı çocukların babaları Mehmet Coşkun’un dava tarihi itibariyle “hayatta olduğu” ve yukarıda açıklanan hukuki olgular çerçevesinde “taraf ehliyetine sahip bulunduğu”; dolayısıyla dava konusu taşınmaz yönünden mülkiyet iddiasına dayalı olarak “ancak kendisi ya da onu temsile yetkili yasal vasi” tarafından iptal ve tescil davası açılabileceği kuşkusuzdur. Bu haliyle, eldeki davada davacılar (çocuklar), dava tarihinde hukuken taraf ehliyeti bulunan babaları adına, usule aykırı olarak “kendilerini taraf göstererek (davacı yaparak)” tapu iptal ve tescil isteminde bulunmuş olup; dava tarihi itibariyle zaten mevcut olan bu dava şartı olan “usuli eksikliği”, yargılama sırasında babanın aniden ölmüş olması nedeniyle “terekeye temsilci tayini” suretiyle sonradan giderilmesi de hukuken olanaklı değildir. Diğer taraftan, dava konusu taşınmazda asıl hak sahibi olan ve dava tarihi itibariyle hayatta bulunan babaları adına doğrudan dava açan davacıların (çocukların), o an için o taşınmazı dava etme yetkilerinin (dava hakkının); eş söyleyişle “davacı sıfatlarının” bulunmadığı da açıktır (Çünkü mal henüz onlara intikal etmemiştir). Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen ve bu “sıfatsızlıktan” davanın reddi gereğine işaret eden Özel Daire Bozma Kararına uyulması gerekirken, esasa ilişkin olarak davanın “kabulü (tapu iptali)” yönünde verilen önceki hatalı kararda “direnilmesi” usul ve yasaya bütünüyle aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı Yargıtay’ca bozulmalıdır (YHGK-K.2010/337).
Murisin Ehliyetsizliği Nedeniyle Açılan Tapu İptal ve Tescil Davası (Rapor Şartı) Bir kimsenin hukuki ehliyetinin mahkemece tespitinin, kişi ve malvarlığı hukuku (tapu iptalleri vb.) bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük bir hayati önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, ehliyetsizlik davalarında tarafların gösterecekleri tüm tıbbi ve yazılı delillerin eksiksiz toplanılması, duruşmada tanıklardan bu yönde (akli melekelere dair) çok açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait hastane doktor raporları, yatan hasta gözlem (müşahede) kağıtları, beyin film grafilerinin hastanelerden eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar 6100 s. Hukuk Muhakemeleri Kanununun 282. maddesinde belirtildiği gibi dosyaya atanan bilirkişinin “oy ve görüşü” hakimi mutlak surette bağlamaz ise de; temyiz kudretinin (akıl sağlığının) yokluğu; sadece yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt “biyolojik” nedenlere değil, aynı zamanda o anki bilinç, idrak, irade gücü gibi “psikolojik” unsurlara da bağlı olduğundan; kişideki akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin (o imza gününde var olup olmadığının) belirlenmesi işlemi, çok zaman “hakimlik mesleğinin (hukuk bilgisinin) dışında”, tamamen özel ve teknik (tıbbi) bilgi gerektirmektedir.
Hele “ayırt etme gücünün” kişiden kişiye değişen nispi bir kavram olması, kişiye, eylem ve işleme göre değişmesi gerçeği karşısında; bu yönde Türkiye’deki en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kurulundan (psikiyatri bölümünden) resmi rapor alınmasını da hukuken gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanun 409/2. maddesi de “akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini” emredici olarak öngörmüştür. Hukuki ehliyetsizliğin doğrudan “kamu düzeni” ile ilgili olduğu gözetilerek, önemine binaen mahkemece öncelikle incelenmesi, tarafların bu yönde bildirecekleri tüm tıbbi delillerin toplanması, varsa miras bırakana ait geçmiş sağlık kurulu raporları, hasta müşahade kağıtları, kullandığı reçeteler vs. istenmesi, toplanan tüm dosyanın 2659 Sayılı Kanun’un 7 ve 16. maddeleri hükümleri gereğince Adli Tıp Kurumuna gönderilmesi, akit (imza) tarihinde miras bırakanın ehliyetli olup olmadığı yönünde resmi raporunun alınması şarttır. Rapor sonucunda “ehliyetsiz” olduğunun anlaşılması halinde; salt ehliyetsizlik hukuksal nedenine dayalı olarak açılacak iptal ve tescil davalarının doğrudan “tereke (miras ortaklığı) adına” açılması Türk Medeni Kanunun 701 vd. maddeleri gereği bir zorunluluk olduğu ve davacının sadece kendi “payına” dair isteğe dayalı davanın “dinlenme (kabul edilme) olanağı bulunmadığının” mahkemece gözetilmesi gerekir. Şayet Adli Tıp raporunda mirasbırakanın o gün “ehliyetli (aklı başında) olduğunun” anlaşılması halinde ise; davacının dilekçesinde dayandığı diğer (ikinci) hukuki neden olan “muvazaa (mal kaçırma)” iddiaları yönünden araştırma yapılması, muris ile davalı … arasındaki o temlik (satış) işleminin gerçekten muvazaalı (danışıklı) olup olmadığı konusunda tüm taraf delillerinin (bedel farkı vb.) toplanması, toplanan ve toplanacak delillere göre; o temlikin muvazaalı olduğu saptandığı takdirde bu kez “son kayıt maliki (üçüncü kişi)” olan davalı …’nın “iyiniyetli (habersiz) olup olmadığının” ve TMK 1023. maddesinin o koruyuculuğundan (tapunun onda kalmasından) yararlanıp yararlanmayacağının titizlikle değerlendirilmesi, varılacak o nihai sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken; yerel mahkemece yanılgılı değerlendirme ve eksik araştırma (bu adımları atlayarak) ile yazılı olduğu şekilde karar verilmesi doğru değildir (Karar bozulmuştur) (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi – Karar: 2017/1475).
Ehliyetsizlik ve Vekalet Görevinin Kötüye Kullanılması (Birlikte İddia Edilmesi) Davacının mahkemeye sunduğu iddianın ileri sürülüş biçiminden ve dava dilekçesinin tüm içeriğinden; davada salt “ehliyetsizlik” değil, aynı zamanda “vekalet görevinin (yetkisinin) kötüye kullanılması” hukuksal nedenlerine de (birlikte) dayanıldığı açıkça anlaşılmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.04.1990 gün ve 1990/1-152-1990/236 Sayılı kararında da vurgulandığı üzere; bir davada dayanılan maddi olaylar (vakıalar) bakımından “birkaç hukuki nedenin bir arada (birlikte) gösterilmesinde” ilke olarak usul ve yasaya aykırı hiçbir yön yoktur.
Diğer taraftan, hukuki ehliyetsizliğin (akıl sağlığının) doğrudan “kamu düzeni” ile ilgili olduğu gözetilerek, önemine binaen mahkemece daima “öncelikle (ilk sırada)” incelenmesi gerekmektedir. Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, tehlikeleri değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) hiç bulunmayan bir kimsenin, kendi hür iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Türk Medeni Kanununun (TMK) “fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” biçimindeki 9. maddesi hükmüyle bir şahsın hak elde edebilmesi, borç (yükümlülük ) altına girebilmesi işlemi, mutlak fiil ehliyetine bağlanmış. 10. maddesinde de, bu fiil ehliyetinin başlıca ve mutlak koşulu olarak “ayırtım gücü ile ergin (reşit) olmayı” kabul ederek “ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü” kavramı eylem ve işlev ehliyeti olarak da tarif edilerek, aynı Kanun’un 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran (yok eden) önemli nedenlerden bazılarına (hastalık, sarhoşluk vb.) değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır. Hemen belirtmek gerekir ki, TMK 15. maddesinde de emredici olarak ifade edildiği üzere; ayırtım gücü (temyiz kudreti) bulunmayan bir kimsenin hukuken “geçerli bir iradesinin bulunmaması” nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı (imzalayacağı) hiçbir işleme “hukuki sonuç bağlanamayacağından (batıl olduğundan)”; o işlemi yapan karşı tarafın (alıcının) “iyiniyetli (durumu bilmiyor)” olması bile o işlemi asla geçerli kılmaz (İyi niyet ehliyetsizliği örtemez). Bu evrensel ilke 11.06.1941 tarih 4/21 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da aynen benimsenmiştir.
Yukarıda sözü edilen derin ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında; bir kimsenin ehliyetinin tespitinin, kişi ve malvarlığı hukuku bakımından doğurduğu ağır sonuçlar (tapu iptali vb.) itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, mahkemece yapılması gereken; tarafların gösterecekleri tüm delillerin eksiksiz toplanılması, dinlenen tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait tüm doktor raporları, hasta gözlem (müşahede) kağıtları, film grafiklerinin hastanelerden eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 282. maddesinde belirtildiği gibi dosyaya atanan bilirkişinin “oy ve görüşü” hakimi mutlak bağlamaz ise de; temyiz kudretinin yokluğu; yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt “biyolojik” nedenlere değil, aynı zamanda o anki bilinç, idrak, irade gücü gibi “psikolojik” unsurlara da bağlı olduğundan; kişideki akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin o gün var olup olmadığının belirlenmesi işlemi, çok zaman “hakimlik mesleğinin (hukuk bilgisinin) dışında”, tamamen özel ve teknik (tıbbi) bilgi gerektirmektedir. Hele “ayırt etme gücünün” kişiden kişiye değişen nispi bir kavram olması, kişiye, eylem ve işleme göre değişmesi gerçeği karşısında; bu yönde Türkiye’deki en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kurulundan (psikiyatri bölümünden) resmi rapor alınmasını da hukuken gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanun 409/2. maddesi de akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini emredici olarak öngörmüştür.
Somut olay (dava) incelendiğinde; mahkemece, sadece Ceyhan Devlet Hastanesinden (dava dışı) alınan “14.03.2007” tarihli sıradan bir sağlık kurulu raporuna dayanılarak, davacının “ehliyetsiz olduğu” benimsenerek iptal sonucuna gidilmiştir. Hâl böyle olunca; ehliyetsizliğin kamu düzenine ilişkin önemine binaen mahkemece öncelikle “hukuki ehliyetsizlik” yönünden tarafların bildirecekleri tüm tıbbi delillerin toplanması, davacıya ait geçmiş sağlık kurulu raporları, hasta müşahade kağıtları, reçeteler vs. istenmesi, toplanan tüm dosyanın (uzman olan) Adli Tıp Kurumuna gönderilmesi, ve o vekaletname ile resim akit (satış) tarihlerinde davacının “ehliyetli olup olmadığı” yönünde kesin bir rapor alınması, ancak eğer ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde (ikinci iddia olan) çekişme konusu 23 parsel sayılı taşınmaz bakımından “vekalet görevinin kötüye kullanıldığına (hilesine)” yönelik iddialarının incelenmesi ve ancak bu sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken; noksan soruşturma ile (sıradan bir rapora dayanarak) yetinilerek yazılı biçimde hüküm kurulması doğru değildir (Karar bozulmuştur) (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi – Karar: 2016/2135).
Mirasçılar “Ehliyetsizlik” Nedeniyle Tapu İptal Davasını Nasıl ve Kimin Adına Açmalıdır? Bilindiği üzere; hukukta “elbirliği (iştirak) halinde mülkiyet”, yasa veya yasada belirtilen sözleşmeler uyarınca aralarında (miras gibi) sıkı bir “ortaklık bağı” bulunan kişilerin, bu ortaklık nedeniyle bir mala veya hakka “birlikte (bölünmeden) malik olma” durumudur. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 701 ila devamı maddelerinde düzenlenen bu tür mülkiyetin (ortaklığın) tüzel kişiliği (şirket gibi) olmadığı gibi; eşya (tapu) üzerinde ortaklardan her birinin “doğrudan doğruya kendi başına bir hakkı (müstakil payı)” da yoktur. Mülkiyet, bir bütün (kitle) olarak ortaklardan tümüne aynı anda aittir. Başka bir anlatımla; o ortaklık (miras/tereke) tasfiye oluncaya (paylaşılıncaya) kadar, ortaklardan birinin ayrı bir mal veya hak sahipliği (kendi payı) bulunmayıp, asıl hak sahibi “ortaklığın (terekenin) kendisidir”. Değinilen bu iştirak mülkiyet türünde, malikler mülkiyet payları henüz ayrılmadığından “paydaş” değil, tamamen “ortaktır”. Bu kural, 701. maddesinde (.. Kanun ve kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallara birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir. Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş (geometrik) payları olmayıp her birinin hakkı, ortaklığa giren malların tamamına yaygındır.) biçiminde açıklanmıştır.
Elbirliği (iştirak) halinde mülkiyetin bu çok sıkı özelliği itibariyle; ortaklar arasında davalarda “zorunlu (mecburi) dava arkadaşlığı” bulunmaktadır. Şayet yasa veya elbirliği (iştirak) halinde mülkiyeti oluşturan o anlaşmada ortaklık “adına hareket etme yetkisinin” kime ait olacağı baştan belirtilmemişse; ortaklığın tasfiyesini (bölünmesini) isteme hakkı dışındaki tüm hukuki işlemlerde (ve açılacak davalarda) ortakların (iştirakçilerin) “oybirliğiyle (firesiz)” karar almaları ve davada “birlikte (yan yana) hareket etmeleri” zorunluluğu vardır. TMK’nin 702/2 maddesi bu yönde çok açık ve emredici hüküm getirmiştir. Ancak, açıklanan bu katı kural, sonradan yargısal (Yargıtay) uygulamada kısmen “yumuşatılmış” ve bir ortağın (mirasçının) mahkemede “tek başına dava açabileceği”, ne var ki, açtığı bu davaya devam edebilmesi için “öteki ortakların (kardeşlerin) olurlarını (onaylarını) alınması” veya eğer onay vermezlerse “miras şirketine mahkemece atanacak bir ‘temsilci (kayyum)’ aracılığı ile” davanın sürdürülmesi gerektiği kabul edilmiştir. (11.10.1982 tarih 1982/3-2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı) Nitekim bu esnek görüş bilimsel hukuk alanında da aynen benimsenmiştir.
Somut olayda (davada); davacıların, henüz paylaşılmamış olan “kendi miras payları oranında” tapu iptal ve tescil istemiyle eldeki bu davayı açtıkları, ancak dosyada davaya katılmayan “dava dışı başka mirasçı (kardeş)” bulunduğu anlaşılmaktadır. Hukuki “ehliyetsizlik (akıl sağlığı)” iddiasıyla açılan iptal davasında; terekeyi temsilen “tüm mirasçıların (eksiksiz) birlikte hareket ederek” davayı açmaları veya mirasçılardan birinin (kendisi adına değil) doğrudan doğruya “terekeye iade (tüm mirasa iade) istekli” olarak davayı açması gerektiği tartışmasızdır. (MK 640.md) O halde, davacılar tarafından, hukuki ehliyetsizlik iddiasına dayalı olarak sadece “kendi pay oranında” açılan bu davanın mahkemece “dinlenme (kabul) olanağı bulunmadığından”, mahkemece davanın (esasa girmeden) reddine karar verilmesi gerekirken, usule aykırı olarak davanın kabulüne (tapu iptaline) karar verilmesi doğru değildir (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi – Karar: 2015/8078).
(Aynı Yöndeki Diğer Karar – Yargıtay 1. Hukuk Dairesi – Karar: 2020/3302): Asıl ve sonradan birleştirilen davalar, tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir. Yerel Mahkemece, mirasbırakanın devir tarihinde “ehliyetli (aklı yerinde) olduğu”, davacının “hile (kandırma)” iddiasının da kanıtlanamadığı gerekçesi ile esastan davanın reddine karar verilmiştir. Mirasbırakanın ölüm tarihine göre tüm terekesi (mirası) “elbirliği mülkiyetine (iştirak)” tabidir. Davacı dışında başkaca mirasçısının bulunduğu dosya kapsamı ile (nüfus kaydıyla) sabittir. Terekeye karşı yapılan mülkiyetten kaynaklanan haksız fiil niteliğindeki “muris muvazaası (mal kaçırma)” ve “el atmanın önlenmesi” gibi nispi davaların dışında; “ehliyetsizlik, vekalet görevinin kötüye kullanılması, hata-hile-gabin” vs. gibi doğrudan işlemi batıl kılan davalarda terekeyi temsil eden “tüm mirasçıların bir arada hareket etmek suretiyle davayı birlikte açmaları”, ayrıca, mirasçılardan birisinin doğrudan “terekeye iade (tüm mirasa dönüş)” şeklinde dava açması halinde de “diğer tüm mirasçılarının davada muvafakatlarının (onaylarının) sağlanması”, şayet bu sağlanamazsa (imza vermezlerse) “terekenin mahkemece atanacak ‘temsilci (kayyum)’ marifetiyle davada temsil edilmesi ve yürütülmesi gerekeceği” (T.M.K. 640 md. uyarınca) tartışmasız bir usul kuralıdır. Somut olayda, davacı tarafından “ehliyetsizlik ve hile” hukuksal nedenlerine dayalı olarak, mirasçı olmayan üçüncü kişiye karşı birleştirilen davada, sadece kendi “miras payı oranında” açılan tescil istemli davanın usulen “dinlenme olanağının bulunduğu” kesinlikle söylenemez. Öte yandan, dava “tereke (mirasın tümü)” adına açılmadığına göre, mahkemece “terekeye mümessil tayin edilerek” yargılamaya devam edilmesi de; davacının baştan sadece kendi “pay oranında” açtığı bu davanın dinlenmesini sonradan olanaklı (mümkün) hale getirmez (Davanın usulden reddi gerekir).
Tapu Davalarında “Ehliyetsizlik” İddiası Mutlaka Diğer Tüm İddialardan “Önce” İncelenir Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.04.1990 gün ve 1990/1–152, 1990/236 sayılı kararında da önemle vurgulandığı gibi; bir davada dayanılan somut maddi olaylar (vakıalar) bakımından “birkaç hukuki nedenin (ehliyetsizlik, muvazaa, hile vb.) bir arada gösterilmesinde” ilke olarak usul ve yasaya aykırı hiçbir yön yoktur (Kademeli dava açılabilir). İleri sürülen hukuki sebeplerden bir tanesinin, diğer hukuki sebebin incelenmesine olanak verir (örtüşür) bir niteliği bulunduğu sürece; önem ve lüzum derecesine (hiyerarşisine) göre “birden fazla hukuki sebep”, aynı dava dosyası içinde mahkemece “inceleme ve araştırma konusu” yapılabilir. Ne var ki; davacının dilekçesinde dayanılan bu nedenlerden birinin “ehliyetsizlik (akıl sağlığı)” olması halinde; bu konunun doğrudan “kamu düzeniyle” ilgili bulunması ve şayet ehliyetsizliğin saptanması halinde o işlemin kökten batıl olacağı için (hile, muvazaa gibi) “öteki nedenlerin mahkemece incelenme gereğinin tamamen ortadan kalkacağı” hususları dikkate alındığında; hakimin öncelikle ve ilk sırada bu (ehliyetsizlik) nedeni üzerinde durması gerektiği kuşkusuzdur.
Bilindiği üzere, kendi davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını makulce anlayabilme, tehlikeleri değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan (akıl hastası) bir kimsenin, kendi hür iradesi ile hak kurabilme (satış yapabilme), borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Türk Medeni Kanununun (TMK) “fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” biçimindeki 9. maddesi hükmüyle bir şahsın hak elde edebilmesi, borç (yükümlülük ) altına girebilmesi işlemi mutlak “fiil ehliyetine” bağlanmış. 10. maddesinde de, bu fiil ehliyetinin başlıca ve mutlak koşulu olarak “ayırtım gücü ile ergin (reşit) olmayı” kabul ederek “ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü” kavramı eylem ve işlev ehliyeti olarak da tarif edilerek, aynı yasanın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran (yok eden) önemli nedenlerden bazılarına (hastalık, sarhoşluk vb.) değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.
Hemen belirtmek gerekir ki, TMK’nin 15. maddesinde de çok açık ve emredici olarak ifade edildiği üzere; ayırtım gücü (temyiz kudreti) bulunmayan bir kimsenin hukuken “geçerli bir iradesinin bulunmaması” nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı (imzalayacağı) hiçbir işleme “hukuki sonuç bağlanamayacağından (batıl olduğundan)”; o işlemi yapan karşı tarafın (alıcının) ‘iyiniyetli (durumu bilmiyor)’ olması bile o işlemi asla geçerli kılmaz (İyi niyet ehliyetsizliği örtemez). Bu evrensel ilke 11.06.1941 tarih 4/21 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da aynen benimsenmiştir.
Hele “ayırt etme gücünün” kişiden kişiye değişen nispi bir kavram olması, kişiye, eylem ve işleme göre değişmesi gerçeği karşısında; bu yönde Türkiye’deki en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan (psikiyatri bölümünden) resmi rapor alınmasını da hukuken gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2. maddesi de akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini emredici olarak öngörmüştür. Yukarıda sözü edilen derin ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında; bir kimsenin ehliyetinin tespitinin, şahıs ve malvarlığı hukuku (tapu iptalleri vb.) bakımından doğurduğu ağır sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Ne var ki; davacının dilekçesinde dayanılan bu nedenlerden birinin “ehliyetsizlik” olması halinde bu konunun doğrudan “kamu düzeniyle” ilgili bulunması ve şayet ehliyetsizliğin saptanması halinde o işlemin kökten batıl olacağı için (hile, muvazaa gibi) “öteki nedenlerin mahkemece incelenme gereğinin tamamen ortadan kalkacağı” hususları dikkate alındığında; hakimin öncelikle ve ilk sırada bu (ehliyetsizlik) nedeni üzerinde durması gerektiği kuşkusuzdur.
Öte yandan; hukuki uygulamada ve öğretide “muris muvazaası (mirastan mal kaçırma)” olarak tanımlanan muvazaa türü, niteliği itibariyle “nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa” türüdür. Söz konusu bu muvazaada miras bırakan (muris), aslında gerçekten karşı tarafla bir sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını (çocuğuna vb.) devretmek “istemektedir”. Ancak diğer mirasçısını (kızlarını/ilk eşini) kanuni “miras hakkından (saklı payından)” yoksun bırakmak için o esas amacını (bağışlamayı) kasten gizleyerek; gerçekte “bağışlamak (hediye etmek)” istediği tapulu taşınmazını, tapu dairesinde yaptığı o resmi sözleşmede iradesini sanki “satış (bedelli)” veya “ölünceye kadar bakma sözleşmesi” doğrultusunda açıklamak (göstermek) suretiyle hileyle devretmektedir. Bu sahte durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve o meşhur 0l.04.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları (İçtihadı) Birleştirme Kararında açıklandığı üzere; tapudaki o görünürdeki (satış) sözleşme, tarafların “gerçek iradelerine uymadığından (sahte olduğundan)” batıldır; arkasına gizlenen o “gizli bağış sözleşmesi” de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanununun 213 ve Tapu Kanununun 26. maddelerinde öngörülen o “şekil (resmiyet) koşullarından” (tapu memuru önünde bağış yapılmadığından) yoksun bulunduğundan o da geçersizdir; bu yüzden saklı pay sahibi olsun veya olmasın “miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar (çocuklar)”, diledikleri zaman mahkemede dava açarak o resmi sözleşmenin (satışın) “muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini” ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının “iptalini (mirasa dönmesini)” isteyebilirler.
Hemen belirtmek gerekir ki, bu tür “mal kaçırma (muvazaa)” uyuşmazlıklarının mahkemelerde sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi; ancak ve ancak davalıya tapuda yapılan o temlikin (devrin) “gerçek yönünün”, diğer bir söyleyişle mirasbırakanın o andaki “asıl irade ve amacının” hiçbir duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına (ispatlanmasına) bağlıdır. Bir iç sorun olan ve kasten gizlenen bu “gerçek irade ve amacın (niyetin)” mahkemece tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle çok zor olduğundan; bu yöndeki delillerin (tanık, banka kaydı vb.) eksiksiz toplanılması yanında, bunların birlikte ve doğru şekilde “değerlendirilmesi” de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de hakimin; o ülke ve yörenin “gelenek ve görenekleri (erkek çocuğa kayırma vb.)”, ailenin toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın o an o sözleşmeyi (satışı) yapmakta “haklı ve makul bir nedeninin (hastalık, borç vb.)” bulunup bulunmadığı, davalı yanın o malı “alış (parasal) gücünün” olup olmadığı, tapudaki satış bedeli ile sözleşme tarihindeki o malın “gerçek (rayiç) değeri” arasındaki uçurum (fark), taraflar ile mirasbırakan arasındaki “beşeri ve sosyal ilişki (küs mü, bakan kim)” gibi tüm olgulardan yararlanılmasında mutlak zorunluluk vardır.
Hal böyle olunca somut davada mahkemece; mirasbırakan …’nin, tapudaki o vekaletname ve temlik (devir) tarihlerinde hukuki “işlem ehliyetinin (akıl sağlığının)” bulunup bulunmadığı konusunda öncelikle Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kurulundan (psikiyatri bölümünden) resmi bir rapor alınması; şayet rapor sonucunda “ehliyetsiz” olduğunun anlaşılması halinde, terekenin (mirasın) “elbirliği mülkiyetine (iştirak)” tabi olduğu ve Türk Medeni Kanununun 702/4 maddesi hükmünün eldeki istek bakımından uygulama yeri bulunmadığı (ortakların ayrı açılamayacağı) gözetilerek, davacının “ehliyetsizlik” sebebiyle sadece kendi “pay oranında” açılan bu davanın usulden reddine karar verilmesi gerekir. Ancak, mirasbırakanın o günkü imza tarihinde “ehliyetli (aklı yerinde) olduğu” Adli Tıp’ça saptanır ise; bu kez davacının “vekalet görevinin kötüye kullanılması” hukuksal nedenine dayalı olarak yine kendi “pay oranında” açılan davanın (birlikte açılmadıkça) “dinlenme (kabul) olanağının bulunmadığı” gözetilerek; sadece davacının son iddiası olan “muris muvazaası (mal kaçırma)” iddiası yönünden (bedel farkı, gelir, tanık vb.) detaylıca inceleme yapılarak, hâsıl olacak sonuca göre esastan bir karar verilmesi gerekirken; yerel mahkemenin yanılgılı bir değerlendirme ve (Adli Tıp raporu almadan) noksan soruşturma ile yazılı olduğu üzere eksik hüküm tesisi hukuken doğru değildir.
Özetle, hukuki “ehliyetsizlik nedeniyle” açılan tapu iptali ve tescili davaları; ispat yükü ve bilirkişilik açısından çok büyük özellik arz eden, mutlaka Adli Tıp Kurumundan “teknik rapor” alınmasını gerektiren, kamu düzeniyle iç içe en önemli gayrimenkul davası türlerinden birisidir.



