Menfi (Olumsuz) Tespit Davası Nedir ve Hukuki Mahiyeti Nasıldır? (Yargıtay HGK-K.2021/105)
Hukuk sistemimizde, davalı tarafça var olduğu (mevcut olduğu) ileri sürülen belirli bir hukuki ilişkinin ya da borcun aslında hiç var olmadığının (yokluğunun) mahkeme kararıyla tespiti amacıyla açılan davalara menfi (olumsuz) tespit davası adı verilmektedir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2021/866 Karar sayılı içtihadında da net bir biçimde tanımlandığı üzere; gerçekte hiç var olmayan asılsız bir borç veya hukuken geçersiz (sakat) bir ilişki yüzünden aleyhine icra takibi başlatılma riski (ihtimali) taşıyan yahut hâlihazırda böyle haksız bir icra takibine maruz kalmış olan bir kişinin (borçlunun), maddi gerçeklikte “borçlu olmadığını” adli makamlar önünde ispatlamak gayesiyle açtığı dava, menfi tespit davasıdır.
Menfi Tespit Davası Ne Zaman ve Nasıl Açılır?
Menfi tespit davası kurumu, 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu’nun (İİK) 72. maddesinde tüm detaylarıyla hüküm altına alınmıştır. İlgili yasa maddesine göre borçlu şahıs; kendisine karşı henüz bir icra takibi başlatılmadan önce, icra takibi devam ettiği sırada veya icra takibi bittikten sonra borçsuzluğunu ispatlamak adına bu davayı ikame edebilir. Bu dava türü, hem usul hukuku hem de maddi hukuk ilkeleri bakımından genel hükümlere tabidir ve Asliye veya Sulh mahkemelerinde normal bir hukuk (eda) davası formatında açılıp yürütülür.
Başka bir ifadeyle; hakkında haksız bir icra takibi başlatılan borçlu, kendisine gelen ödeme emrine yasal süresinde itiraz etmemiş olsa bile, yahut itiraz edip de bu itirazı İcra Mahkemesince haksız bulunarak reddedilmiş (takip kesinleşmiş) olsa dahi, her zaman için genel mahkemelerde “maddi hukuk bakımından ben bu parayı borçlu değilim” diyerek menfi tespit davası açma hakkına sahiptir. Borçlu, icra takibi aktif olarak sürerken alacaklıya karşı menfi tespit davası açabileceği gibi; eğer süreç içinde böyle bir dava açamamış ve malvarlığının haczedilmesi (cebri icra) tehdidi/baskısı altında o haksız borcu mecburen ödemek zorunda kalmışsa, bu kez haksız yere ödediği o paranın kendisine iade edilmesi (geri verilmesi) için alacaklıya karşı “istirdat (geri alma) davası” açabilir (Kuru, B.: İcra ve İflâs Hukukunda Menfi Tespit Davası ve İstirdat Davası, Ankara 2003, s. 233).
Süreci daha teknik bir dille özetlemek gerekirse; şayet borçlunun açtığı menfi tespit davası icra takibinden önce sonuçlanmazsa ve borçlu davada “ihtiyati tedbir kararı” alamadığı için (veya aldığı tedbir sonradan kaldırıldığı için) cebri icra baskısıyla borcu davalı alacaklıya fiilen ödemiş olursa; artık ortada tespit edilecek bir borç kalmadığından, açılmış olan o menfi tespit davası doğrudan istirdat davasına dönüşür (İİK m.72/6). Yani mahkeme, hiçbir ek talebe gerek kalmaksızın, menfi tespit davasına kendiliğinden (resen) istirdat davası sıfatıyla devam eder (Kuru, B: İstinaf Sistemine Göre Yazılmış İcra ve İflâs Hukuku Ders Kitabı, Ankara, 2017, s. 146). İİK’nın 72/6 maddesi uyarınca, davanın doğası bedel iadesine dönüşse de, bu istemin hukuki temeli ve özü hala o ilk açılan menfi tespit davasıdır.
Menfi Tespit Davalarında İspat Yükü Kime Aittir?
Menfi tespit davalarında ispat yükü (külfeti), kural (prensip) olarak alacağı iddia eden tarafa, yani davalı alacaklıya düşer. Lakin bazı spesifik durumlarda ispat yükü yer değiştirerek davacıya (borçluya) da geçebilir. Şöyle ki: Eğer davacı (borçlu), davalı alacaklının var olduğunu iddia ettiği o hukuki ilişkiyi (örneğin sözleşmeyi/borcu) temelden inkâr etmekle yetiniyorsa, yani “Böyle bir hukuki ilişki/borç doğumu hiç yaşanmadı” diyorsa, ispat yükü davalı alacaklıdadır. Çünkü hukuk genel kuralları gereği, “Bir hakkın varlığını veya hukuki bir ilişkinin doğduğunu iddia eden kimse, bu iddiasını ispatla mükelleftir” (6100 sayılı HMK m. 190; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 6). Ancak, işin içine bir “senet” girerse durum değişir. Eğer alacaklı alacağını bir senede dayandırıyor ve borçlu (davacı) da bu senedin karşılıksız (bedelsiz) olduğunu iddia ediyorsa, artık ispat yükü davacı borçlunun omuzlarındadır. Benzer şekilde davacı (borçlu); “Evet bu borç doğmuştu ama ben bunu ödedim, takas ettim veya alacaklı beni ibra etti (borçtan kurtardı)” şeklinde, borcu sona erdiren bir nedene (itiraz/defi) dayanıyorsa, bu “sona erme” olgusunu ispatlama yükü de bizzat davacı borçluya aittir (Kuru-El Kitabı, s.370 ilâ 372).
İspat hukukunun en önemli sınırlarından biri de HMK’nın 201. maddesidir: “Senede bağlı her çeşit iddiaya karşı ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldıracak veya azaltacak nitelikte bulunan hukuki işlemler, ikibinbeşyüz Türk Lirasından az bir miktara ait olsa bile tanıkla ispat olunamaz.” Bu emredici hükme göre; senede karşı ileri sürülen her türlü hukuki iddianın/savunmanın mutlaka yine eşdeğer bir “yazılı senetle” ispat edilmesi yasal bir zorunluluktur (HMK m. 200). Senedin gücünü çürütecek nitelikteki savunmalar, ispat sınırının altındaki cüzi bir rakama ilişkin olsa dahi asla tanık (şahit) dinletilerek ispat edilemez; ancak ve ancak yazılı ve kesin bir delille (başka bir senet veya makbuzla) çürütülebilir.
Ancak yasa koyucu, HMK’nın 203. maddesinde bu katı “senetle ispat” kuralına bazı haklı istisnalar getirmiş ve şu hallerde tanık dinlenebileceğini hüküm altına almıştır:
- a) Kardeşler, üstsoy-altsoy (anne-baba-çocuk), eşler, kaynana, kayınbaba ile damat ve gelin arasındaki işlemler.
- b) Olayın yapısına ve tarafların özel durumuna göre, işlemin senede bağlanmamasının ticari/sosyal “teamül (gelenek)” olarak yerleştiği haller.
- c) Deprem, yangın veya deniz kazası gibi, o an fiziken senet alınmasının olağanüstü derecede güç veya imkânsız olduğu anlarda yapılan hukuki işlemler.
- ç) Hukuki işlemin yapılması sırasında irade bozukluğu (hata, hile, ikrah) ile aşırı yararlanma (gabin) iddialarının bulunması.
- d) Senetlere ve hukuki işlemlere karşı, işlemin dışındaki üçüncü kişilerin ileri sürdüğü “muvazaa (danışıklık)” iddiaları.
- e) Senedin, sahibinin elindeyken beklenmedik (mücbir) bir olay neticesinde veya usulünce teslim edildiği bir devlet dairesinde (noter, adliye vb.) tamamen kaybolduğu kanısını güçlendirecek emare ve delillerin varlığı.
Muvazaalı (Danışıklı) Borç Senedi ve İspatı: Konuyu “muvazaa” boyutuyla açmak gerekirse; bir mirasbırakanın (muris), aslında ortada hiçbir borç ilişkisi yokken, sırf mirastan mal kaçırmak veya lehine menfaat sağlamak istediği bir mirasçısı yahut üçüncü bir şahıs adına ticari veya adi bir “borç senedi” düzenlemesi eylemi, hukuken tam bir mutlak muvazaadır. Mirasçılar, babalarının (veya annelerinin) bıraktığı bu sahte senet yüzünden borçlu duruma düşerler. Ancak mirasçılar, ödemek zorunda bırakıldıkları bu senedin iptalini doğrudan “muris muvazaası” hukuki sebebine dayandırarak dava yoluyla isteyemezler (Arslantürk, M.: Muris Muvazaası, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2019, s. 90). Zira Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.04.2015 tarihli ve 2013/19-1622 E., 2015/1238 K. sayılı kararında vurgulandığı üzere; kambiyo senedinden doğan talep hakkının geçerliliği, alttaki temel borç ilişkisinden tamamen “bağımsızdır” (mücerretlik ilkesi). Bu bağımsızlık sebebiyle, mirasbırakanın imzaladığı muvazaalı ticari/adi borç senedi, üzerindeki şekil şartları tamsa hukuken “geçerli” kabul edilir (Eviz, E.: Muris Muvazaası, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2015, s.122). Hal böyle olunca, mirasçıların yapması gereken şey; bu borç senedinin “muvazaa (danışıklık)” sebebiyle baştan hükümsüz olduğunu mahkemede ispatlamaktır. Kural olarak mirasçılar, mirasbırakanın vefatıyla onun cüzi halefi (devamcısı) sayılırlar. Bu kuralın bir sonucu olarak mirasçılar da davalarda ancak mirasbırakanın sahip olduğu “sınırlı ispat imkânlarından (senetle ispat gibi)” faydalanabilirler. Fakat mirasbırakanın sahte (muvazaalı) borç senedi düzenlemesi eylemi, doğrudan mirasçıların cebine (aleyhine) yönelik bir saldırı olup, burada mirasçılar ile mirasbırakanın menfaatleri açıkça çatışmaktadır. Bu istisnai çıkar çatışması nedeniyle mirasçılar; muvazaalı senedin iptali talebiyle açacakları davada, mirasbırakanın halefi olarak değil, tamamen “üçüncü kişi” sıfatıyla hareket ederler ve HMK 203 uyarınca iddialarını tanık dahil her türlü yasal delille ispatlayabilirler (Arslantürk, s. 91). Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 21.04.1978 (1976/13-3608 E., 1978/338 K.) ve 12.04.1985 (1983/4-558 E., 1985/317 K.) tarihli köklü içtihatlarında da bu prensipler aynen benimsenmiştir.
İstirdat (Geri Alma) Davası Nedir? (Yargıtay HGK-K.2021/230)
Kendisine tebliğ edilen bir ilamsız icra takibi (ödeme emri) karşısında, yasal süresinde itiraz etmeyen yahut itiraz etmesine rağmen İcra Mahkemesinde haksız bulunarak itirazı kaldırılan borçlu, icra takibi hukuken “kesinleşmiş” olsa dahi; maddi gerçeklikte “benim böyle bir borcum yok” iddiasını genel mahkemelerde ileri sürmekte özgürdür. Borçlu bu hakkını kullanmak için; icra takibi derdest iken (devam ederken) alacaklıya karşı menfi tespit davası açabileceği gibi; eğer böyle bir dava açmaya fırsat bulamamış ve haciz (cebri icra) korkusu/tehdidi altında o haksız borcu icra dosyasına ödemek mecburiyetinde kalmışsa, haksız yere ödediği o paranın kendisine iade edilmesi talebiyle alacaklıya karşı doğrudan “istirdat davası” açabilir (Kuru, B.: İcra ve İflâs Hukukunda Menfi Tespit Davası ve İstirdat Davası, Ankara 2003, s. 233).
İİK’nın 72. maddesinin 5. fıkrası bağlamında; borçlu, açtığı menfi tespit davası sırasında mahkemeden “icra veznesindeki paranın alacaklıya ödenmemesi” yönünde bir ihtiyati tedbir kararı alamamışsa (veya alınan tedbir sonradan mahkemece kaldırılmışsa) ve bu yüzden dava sürerken borcu alacaklıya mecburen ödemişse; o an derdest olan menfi tespit davasına artık yasa gereği istirdat davası olarak devam edilir (İİK m. 72/6). Bu hukuki dönüşümün yaşanması için, borçlunun mahkemeye dilekçe verip “davamı istirdata dönüştürün” şeklinde özel bir talepte bulunmasına gerek yoktur. Borcun icra dosyasına ödendiği bilgisini edinen mahkeme hakimi, yukarıdaki emredici yasa hükmü gereğince, davaya kendiliğinden (resen) istirdat davası sıfatıyla devam etmekle mükelleftir (Çavdar, S.: İtirazın İptali, Borçtan Kurtulma, Menfi Tespit ve İstirdat Davaları, Ankara 2007, s. 803).
Peki menfi tespit davası istirdat davasına dönüştüğünde ne olur? Mahkeme yargılama sonunda davacı borçluyu haklı bulur ve davanın kabulüne karar verirse; bu kararın “icraya haksız ödenen paranın borçluya geri iade edilmesine” dair kısmı için, borçlunun gidip sıfırdan “ayrı bir ilamlı icra takibi” başlatmasına ne hukuken olanak vardır ne de buna gerek vardır. Borçlunun yapması gereken tek şey, İİK m. 72/5, c.2 hükmü uyarınca, o kararı icra dosyasına sunarak “icranın eski hâle getirilmesini (muhtıra ile paranın geri istenmesini)” talep etmesidir. Ancak icra dairesinin bu “eski hale getirme” işlemini yapabilmesi için, mahkemenin verdiği o istirdat davası kabul kararının Yargıtay/İstinaf aşamalarından geçerek mutlaka “kesinleşmiş” olması şarttır. Borçlu, davanın sadece ana para iadesi kısmı için değil; kararda yazan “faiz, kötüniyet tazminatı ve yargılama giderleri (avukatlık ücreti vb.)” kısmı için ayrı bir ilâmlı icra takibi başlatma hakkına sahiptir. Lakin bunun için de yine, istirdat davası kabul kararının kesinleşmesi zorunluluğu vardır (Kuru, s. 390-391). Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.02.2020 tarihli (2018/8-55 E., 2020/130 K.) kararında da bu hukuki prosedür açıkça tasdik edilmiştir.
Eğer borçlu, süreç içinde hiç menfi tespit davası açmamış ve cebri icra baskısıyla o borcu ödemişse; ödediği paranın iadesi için İİK’nın 72. maddesinin 7. fıkrasına dayanarak alacaklıya karşı doğrudan (bağımsız bir) istirdat davası açar. Borçlu, bu doğrudan açtığı istirdat davasını kazandığında eline geçen o mahkeme ilamını beklemeden hemen icraya (ilamlı takibe) koyabilir (İİK m. 32). Çünkü burada davanın konusu salt bir “para alacağıdır” ve para alacağına dair ilamların icraya konulabilmesi için kesinleşmeleri şart değildir (HUMK m. 443/1; İİK m. 36). Fakat; yukarıda detaylandırdığımız “menfi tespit davasından dönüşen” istirdat davalarında durum tam tersidir. İİK m. 72/6 gereği dönüşen o davalarda verilen kabul kararlarında yer alan alacaklar, karar “kesinleşmeden” asla icra takibine konu edilemezler (Kuru, s. 399). Bu hassas ayrım, HGK’nın 11.02.2020 tarihli ve 2018/8-55 E., 2020/130 K. sayılı kararında da bilhassa vurgulanmıştır.
Menfi Tespit ve İstirdat Davalarında Zamanaşımı / Hak Düşürücü Süre
Hukukumuzda menfi tespit davaları için kanunla öngörülmüş kendilerine has (özel) bir zamanaşımı veya hak düşürücü süre bulunmamaktadır. Menfi tespit davasının zamanaşımı süresi, davanın temelini oluşturan o “hukuki ilişkinin (sözleşmenin/borcun)” tabi olduğu genel veya özel zamanaşımı süresi ne ise, o süre kadardır. Menfi tespit davasının süreç içinde istirdat davasına dönüştüğü hallerde de bu kural değişmez; ayrı bir zamanaşımı veya hak düşürücü süre işlemez.
Ancak, borçlu kişi hiçbir menfi tespit davası açmadan, cebri icra (haciz) korkusu altında borcu icraya tamamen ödedikten sonra doğrudan doğruya bir istirdat davası açacaksa burada çok katı bir süre sınırı vardır. 2004 sayılı İcra İflas Kanunu’nun (İİK) 72/7. maddesi amir hükmüne göre; takibe itiraz etmemesi veya itirazının kaldırılması yüzünden aslında hiç borçlu olmadığı bir meblağı tamamen ödemek mecburiyetinde bırakılan kişi, parayı ödediği o tarihten itibaren tam 1 (bir) sene içinde, genel mahkemelere başvurarak paranın istirdadını (geriye alınmasını) talep edebilir. Kanun maddesindeki bu “bir yıllık süre”, bir zamanaşımı süresi değil; mutlak bir hak düşürücü süredir. Hak düşürücü süre olmasının en büyük sonucu şudur: Davalı taraf “süre geçti” diye itiraz etmese bile, mahkeme davanın 1 yıllık sürede açılıp açılmadığını dosya üzerinden doğrudan doğruya (resen) araştırmak zorundadır (Uyar, Talih: İcra ve İflas Kanunu Şerhi 2.Baskı, İzmir 2004, s.6762-6763) (Yargıtay HGK-K.2016/961).
Emsal Yargıtay Kararları Işığında Süre ve Zamanaşımı:
- İİK 72. maddesinde menfi tespit davası açılması için herhangi bir hak düşürücü süre öngörülmemiştir. Dava her halükarda genel zamanaşımı süresine tabidir. Yargılamada istek konusu alacak (örneğin işçilik avansının iadesi) 5 yıllık zamanaşımına tabi bir alacak türü olduğundan; mahkemenin işin esasına girip delilleri tartışarak bir karar vermesi gerekirken, menfi tespit davası için “hak düşürücü süre geçti” gibi hatalı bir yorumla davayı usulden reddetmesi açık bir bozma sebebidir (Yargıtay 9. HD-K.2020/6858).
- Başka bir dosyada Yerel Mahkeme; taraflar arasında sözleşme benzeri bir ilişki (elektrik aboneliği/kaçak kullanım) kurulduğuna, BK m. 125 gereği genel zamanaşımı süresinin 10 yıl olduğuna ve borcun tahakkuk ettiği tarih baz alındığında bu 10 yıllık sürenin dolduğuna hükmederek menfi tespit davasını zamanaşımından reddetmiştir. Ancak davacı tüketici, tutanağa konu elektrik trafosunun kendisine ait olmadığını savunarak borçlu olmadığının tespitini istemektedir. Yargıtay’a göre; (istirdat davası ayrık olmak üzere) menfi tespit davası için özel bir zamanaşımı engeli düzenlenmemiştir. Mahkemenin işin esasına (trafonun kime ait olduğuna) girerek yargılama yapması gerekirken, davayı kestirmeden zamanaşımından reddetmesi doğru görülmemiş ve hüküm bozulmuştur (Yargıtay 3. HD-K.2020/2014).
- Kefalet sözleşmesine dayalı uyuşmazlıkta davacı; dava dışı asıl borçlu (…) ile davalı alacaklı arasındaki sözleşmeye “kefil” sıfatıyla imza attığını, ancak kefalet şartlarının geçersiz olduğunu belirterek, hakkında başlatılan icra takibi nedeniyle menfi tespit davası açmıştır. Davalı taraf ise sözleşme ile dava tarihi arasında 10 yıldan fazla zaman geçtiğini belirterek zamanaşımı def’inde bulunmuştur. Yerel mahkeme; asıl sözleşmenin 2004 tarihli olduğunu, icra ödeme emrinin 2005’te tebliğ edildiğini, davanın ise 10 yıllık süre aşılarak 2015’te açıldığını belirterek davayı zamanaşımından reddetmiştir. Yargıtay 13. HD bu kararı bozmuştur: Zira açılan dava, bizzat derdest olan (devam eden) bir icra takibi nedeniyle borçlu olunmadığının tespitine yönelik bir menfi tespit davasıdır. Ortada işlemeye devam eden ve derdest olan (kapanmamış) bir icra takip dosyası bulunduğu müddetçe, borçlunun o takibe karşı menfi tespit davası açması yönünden herhangi bir zamanaşımı söz konusu dahi olamaz (Yargıtay 13. HD-K.2018/5490).
- SGK prim borcuna dair bir uyuşmazlıkta; davaya konu ödeme emrinin ait olduğu prim dönemi itibarıyla, yasa gereği SGK prim alacakları 5 yıllık zamanaşımına tabidir. Dosyada, 5 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde (ödeme emrinin tebliğ edildiği 13/10/2015 tarihine kadar) kurum tarafından davacı borçlu aleyhine süreyi kesecek hiçbir yasal işlem yapılmadığı, dolayısıyla kurumun alacağının zamanaşımına uğradığı kesinleşmiştir. Yargıtay 10. HD kararında; davacının menfi tespit talebinin (pay devri sonrası döneme ait borçlar yönünden), bizzat alacağın zamanaşımına uğraması (zamanaşımı def’i) gerekçesiyle kabul edilerek borçsuzluğa hükmedilmesi gerektiği vurgulanmıştır (Yargıtay 10. HD-K.2018/3801).
Menfi Tespit Davasında “Hukuki Yarar” Şartı ve İstirdat (Yargıtay 3. HD-K.2019/4067)
Menfi tespit davası (İİK m.72), borçlunun ortada asılsız bir borç veya geçersiz bir sözleşme varken icra tehdidinden kurtulmak veya haksız takibi iptal ettirmek için başvurduğu yegâne kalkandır. İcra takibinden “önce” açılan bir menfi tespit davasında mahkeme; davacı borçlunun talebi üzerine, dava değerinin (alacağın) yüzde onbeşinden (%15) aşağı olmamak üzere belirlenecek bir teminatın mahkeme veznesine yatırılması karşılığında, o icra takibinin tamamen durdurulması yönünde bir “ihtiyati tedbir” kararı verebilir. Ancak, icra takibi başladıktan “sonra” açılan menfi tespit davalarında kanun daha katıdır: Bu aşamada mahkeme, ihtiyati tedbir yoluyla icra takibini “durdurma” kararı veremez. Sadece, borçlunun alacağın %15’inden aşağı olmamak üzere yatıracağı teminat mukabilinde; icra dairesinin haciz vb. yollarla tahsil edip icra veznesine aldığı o paranın, dava sonuna kadar “alacaklıya ödenmemesi (veznede tutulması)” yönünde bir ihtiyati tedbir kararı verebilir.
Tüm bu yasal düzenlemelerin temel felsefesi şudur: Menfi tespit davası, bir hukuki bağın veya hakkın maddi dünyada aslında mevcut olmadığının mahkemece tescillenmesidir. Yani, dava açanın bu tespitte mutlak bir “hukuki yararının” (menfaatinin) bulunması şartıyla, o alacak-borç ilişkisini doğuran zeminin çürük olduğunun ispatıdır. Borçlunun mahkeme kapısını çalabilmesi (dava açabilmesi) için bu hukuki yarar şarttır. Bazen borçlu, alacaklının gidip icraya vermesini beklemeden bile (sadece bir ihtarname gelmesi durumunda dahi) “benim böyle bir borcum yok” demek için korunmaya değer bir hukuki menfaate sahip olabilir ve takipten önce tespit davası açabilir. Bunun ötesinde; İcra Müdürlüğündeki takipler, taraflar arasındaki asıl (maddi) hukuki ilişkiyi derinlemesine inceleyecek ve tespit edecek bir yargılama yetkisine sahip olmadığından; alacaklı icra takibini başlatsa, hatta o takip (itiraz edilmediği için) kesinleşse dahi, borçlunun genel mahkemeye gidip “borçsuzum” demesinde her zaman hukuki bir yarar vardır. Borçlu, takipten önce veya sonra açtığı bu menfi tespit davasını kazanırsa (haklı çıkarsa); hakkındaki o haksız icra takibi tüm dayanaklarını yitirerek çöker (iptal olur) ve borçlu cebri icradan kurtulur. Ancak kural nettir: Borçlu, icra dairesindeki borcunu tamamen ödeyip dosyayı kapattıktan sonra artık “menfi tespit davası” açamaz. Çünkü ortada tespit edilecek güncel bir borç (tehdit) kalmadığı için, borçlunun sırf borçsuz olduğunun tespitinde artık bir “hukuki yararı” kalmamıştır. Bu aşamadan sonra ödediği haksız paranın iadesi için açacağı davanın tek adı “istirdat (geri alma) davası”dır.
Menfi Tespit Davasında Kötüniyet Tazminatı Şartları (Yargıtay HGK-K.2022/386)
İİK’nın 72. maddesi uyarınca menfi tespit davası açarak haklılığını ispatlayan borçlunun, kendisini bu haksız sürece sokan alacaklıdan “tazminat” talep etme hakkı yasal güvence altındadır. İlgili yasanın 5. fıkrası şu şekildedir: “Dava borçlu lehine hükme bağlanırsa derhal takip durur. İlamın kesinleşmesi üzerine münderecatına göre ve ayrıca hükme hacet kalmadan icra kısmen veya tamamen eski hale iade edilir. Borçluyu menfi tespit davası açmaya zorlayan takibin haksız ve kötü niyetli olduğu anlaşılırsa, talebi üzerine, borçlunun dava sebebi ile uğradığı zararın da alacaklıdan tahsiline karar verilir. Takdir edilecek zarar (tazminat), haksızlığı anlaşılan takip konusu alacağın yüzde yirmisinden (%20) aşağı olamaz.”
Madde metninden de açıkça anlaşılacağı üzere; haksız bir takiple uğraşmak zorunda kalan borçlunun (davacının) bu kötüniyet tazminatını alabilmesi için mahkemenin aradığı kümülatif (birlikte gerçekleşmesi gereken) şartlar şunlardır:
- Davacı borçlunun dava dilekçesinde bu yönde açık bir talebinin (isteminin) bulunması,
- Borçlu aleyhine İcra Müdürlüğünde fiilen başlatılmış bir icra takibinin mevcut olması,
- Söz konusu icra takibinin hukuken haksız ve aynı zamanda alacaklı yönünden kötüniyetli olması (Kuru, Baki: İcra ve İflas Hukuku, 2006, s. 334, 335).
Yani İİK m. 72/5 hükmünün işletilebilmesi için; açılan menfi tespit davasının davacı (borçlu) lehine sonuçlanması ve takibin haksız olması tek başına yeterli değildir. Haksızlığın yanında bir de alacaklının “kötüniyetli” olduğu kanıtlanmalıdır. Bu noktada ispat yükü; takibi yapan alacaklının kötüniyetli olduğunu iddia eden davacı borçlunun omuzlarındadır. Yargıtay’a göre kötüniyetin tanımı şudur: Alacaklı, aslında öyle bir alacağının bulunmadığını çok iyi “bildiği” halde veya normal şartlarda “bilmesi gerektiği” bir pozisyonda olduğu halde inatla icra takibine girişmişse, kötüniyetli kabul edilir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 09.11.2021 tarihli, 2018/(6)3-44 E., 2021/1382 K. sayılı içtihadı).
Somut dava dosyası incelendiğinde; davacı taraf, borçlu olmadığının tespiti ile birlikte davalıdan %20 kötüniyet tazminatı talep etmiştir. Lakin mahkemece yapılan değerlendirmede; davalı alacaklının icraya koyduğu “kira alacağının” varlığının ve miktarının ancak detaylı bir yargılama (hesaplama) faaliyetiyle tespit edilebilecek nitelikte olduğu görülmüştür. Ortada baştan bilinen, kesin ve sahte bir alacak iddiası olmayıp, miktarı yargılamaya muhtaç bir kira alacağı bulunduğu için, alacaklının icra takibi başlatması “kötüniyetli” olarak nitelendirilemez. Bu nedenle tazminat talebinin reddi haklıdır.
İcra Takibinde Zamanaşımı İtirazında Bulunmamanın Menfi Tespit Davasına Etkisi
Hukuk genel kurallarına göre bir borçlu, “herhangi bir geçerli nedene (geçersizlik, ödeme vb.)” dayanarak borcu olmadığını bildirip menfi tespit davası açabilir. Ancak, “zamanaşımı” def’inin ileri sürülmesinde özel bir kural vardır. Eğer borçlu, aleyhine başlatılan icra takibi aşamasında kendisine ödeme emri geldiğinde, icra dairesine giderek “bu borç zamanaşımına uğramıştır” şeklinde zamanaşımı itirazında bulunmamışsa, ilerleyen süreçte genel mahkemelerde açacağı menfi tespit davasında artık “bu borç zamanaşımına uğramıştı o yüzden borçsuzum” diyemez. Zira borçlunun, icra takibi sırasında elinde olan bu “zamanaşımı def’ini” yetkili icra merciinde süresi içinde kullanmamış olması, hukuken bu haktan “zımnen vazgeçtiği (feragat ettiği)” anlamına gelir. Diğer bir anlatımla; tebliğ edilen ödeme emrine hiç itiraz etmeyen yahut itiraz dilekçesinde her şeyi yazıp da “zamanaşımından” hiç bahsetmeyen bir borçlu, sonradan sırf zamanaşımı olgusuna dayanarak menfi tespit davası kazanamaz (Yargıtay 4. HD-K.2018/7930).
Menfi Tespit Davasının Sonuçlanması, Kararın Etkisi ve Tazminatın Şartları (Yargıtay HGK-K.2018/943)
Menfi tespit davasının yargılama süreci bittiğinde mahkeme, davanın (borçlunun) haklı olduğu kanaatine ulaşırsa davanın “kabulüne”, yani davacının gerçekten o parayı borçlu bulunmadığının tespitine hükmeder. Bu yerel mahkeme kararının İstinaf/Yargıtay süreçlerinden geçerek “kesinleşmesi” ile birlikte; alacaklının iddia ettiği (veya icraya koyduğu) o alacağın maddi dünyada aslında mevcut olmadığı hukuken tescillenmiş ve aradaki uyuşmazlık sonsuza dek çözüme kavuşturulmuş olur. Davanın borçlu lehine “kabul” ile bitmesi durumunda; ortada devam eden icra takibinin akıbeti ve İİK m. 72/5 uyarınca borçluya ödenmesi gereken tazminat meselesi gündeme oturur.
Mahkemenin kabul hükmünü vermesiyle birlikte (kararın kesinleşmesi dahi beklenmeden) İcra Müdürlüğündeki takip derhal olduğu yerde durur. Karar tamamen kesinleştiğinde ise icra takibi kökünden iptal edilir ve davacı borçlu o haksız parayı ödemekten ebediyen kurtulur. İİK’nın 72/5. maddesi gereğince; eğer borçluyu menfi tespit davası açmak ve avukat masrafı yapmak zorunda bırakan o icra takibi, alacaklı tarafından hem “haksız” hem de “kötü niyetle” başlatılmışsa; borçlunun mahkemedeki talebi üzerine, sırf bu dava nedeniyle uğradığı zararların karşılığı olarak, takip konusu asıl alacağın %20’sinden aşağı olmamak kaydıyla bir tazminatın alacaklıdan alınıp borçluya verilmesine karar verilir.
Lakin, menfi tespit davasını kazanan borçluya bu %20’lik tazminatın ödenebilmesi için yasanın aradığı katı şartlar mevcuttur:
- Takibin Varlığı: Alacaklı, başlattığı icra takibiyle borçluyu bu menfi tespit davasını açmaya fiilen “zorlamış” olmalıdır. Eğer borçlu, ortada henüz hiçbir icra takibi yokken (sadece bir ihtarnameden korkup) gidip menfi tespit davası açmış ve kazanmışsa, ortada bir icra takibi olmadığı için tazminat alamaz.
- Talep ve Kötüniyet: Borçlunun, menfi tespit davasının dilekçelerinde veya duruşmalarında bu tazminatı açıkça talep etmesi şarttır. Daha da önemlisi, alacaklının o icra takibini başlatırken sadece “haksız” olması yetmez; kanun metnindeki amir hüküm uyarınca aynı zamanda “kötü niyetli” olması zorunludur.
Peki bu ayrımlar nasıldır? Takibin haksızlığı; alacaklının aslında ortada hiç alacağı yokken veya icraya koyduğu kadar yüksek bir alacağı bulunmadığı halde gidip icra takibi başlatmasıdır. Yasa metninde aranan kötü niyet ise; alacaklının aslında o parayı hak etmediğini (haksız olduğunu) adın gibi “bildiği” halde, sırf borçluyu sıkıştırmak, itibarını zedelemek veya onu maddi zarara uğratmak niyetiyle bilerek ve isteyerek o icra takibine girişmesi halidir.
Menfi Tespit Davası “Zorunlu Arabuluculuk” Dava Şartına Tabi midir? (Yargıtay 11. HD-K.2021/3198)
Türk Ticaret Kanunu (TTK) madde 5/A gereğince; ticari nitelikteki bir davanın mahkemede açılabilmesi için öncesinde arabulucuya başvurulmuş olmasının “dava şartı” (olmazsa olmaz) sayılabilmesi, kanunda belirtilen şu iki kümülatif koşulun bir arada gerçekleşmesine bağlıdır:
- a) Davanın konusunun doğrudan doğruya “bir miktar paranın ödenmesi” (tahsili) olması gerekir.
- b) Bir miktar paranın ödenmesine dair bu talebin, mahkemeye bir “alacak veya tazminat talebi” olarak sunulması gerekir.
Şayet açılacak davada bu iki koşul (para ödenmesi ve alacak talebi) aynı anda mevcutsa, dava açılmadan evvel arabulucuya gitmek zorunludur (dava şartıdır). Ancak bu iki koşulun oluşmadığı ticari davalarda, mahkemeye gitmeden önce arabulucuya başvurulmuş olması bir dava şartı olarak kabul edilemez.
Kanun metninin kaleme alınış biçimi ve yasanın gerekçesi son derece açık, sarih ve nettir; bu sınırları zorlayarak, kanun metnini esneterek genişletici bir yorum yapmak hukuken mümkün değildir. Hukuk devleti prensiplerine ve özgürlükçü hukuk düzenlerine göre; vatandaşın mahkemeye erişimini kısıtlayan zorunlu ve emredici kuralların daima “dar (sıkı) yorumlanması” esastır. HMK m. 106’da düzenlenen genel tespit davalarının çok özel bir formu olan Menfi Tespit Davalarının, sırf ticari bir tarafı/konusu var diye TTK’nın 5/A maddesi torbasına atılması ve böyle bir davayı açıp kendini aklamak isteyen borçlunun önce “arabulucuya gitmeye” zorlanması, hem kanunun lafzına aykırıdır hem de icra takiplerinde telafisi imkânsız sayısız hukuki sakıncaya ve hak kaybına yol açacaktır. Bu itibarla; yasa koyucunun açık iradesine rağmen, dava şartı olan arabuluculuğun uygulama çemberinin menfi tespit davalarını da yutacak şekilde genişletilmesi hukuken yanlıştır.
HMK’daki tespit davasının icra hukukundaki yansıması olan menfi tespit davası; özü itibarıyla konusu “bana şu miktar parayı ödeyin” olan bir alacak (eda) veya tazminat davası olarak asla nitelendirilemez. Bu davanın yargılaması sonucunda; şayet davacı borçlunun haklı olduğu anlaşılırsa, mahkemece borçlu olunmayan (haksız) kısım net bir şekilde belirtilerek “olumsuz (menfi) tespit hükmü” kurulur. Hatta işler değişip de menfi tespit davasının İİK m. 72/6 uyarınca “istirdat (geri alma) davasına” dönüştüğü spesifik hallerde dahi, davanın çekirdeği değişmediği için mahkemenin o olumsuz tespit hükmünü kurması zaruridir. Diğer bir anlatımla; menfi tespit davasının doğası gereği mahkemeden çıkan kararlarda sadece “davacının o an için borçlu olup olmadığı” saptanır ve borçlu olunmayan kısma dair “olumsuz tespit hükmü” yaratılır. Verilen bu hüküm, karşı taraftan (alacaklıdan) herhangi bir paranın cebren tahsilini gerektiren bir “eda (ödemeye mahkum etme) ilamı” olmadığından, davanın esasına yönelik olarak İİK’nın 32. maddesi kapsamında İcra Müdürlüklerinde doğrudan “ilamların icrası” yoluyla (icra takibiyle) tahsile konulamaz.
Buna mukabil; Arabuluculuk faaliyeti sonucunda tarafların anlaşıp imzaladıkları “arabuluculuk tutanakları (kararları)” kanun gereği doğrudan “ilam (mahkeme kararı) hükmünde” belge sayılırlar ve doğrudan cebri icra (haciz) yoluna başvurulabilecek tahsil yeteneğine sahiptirler. Lakin menfi tespit davalarının sonunda mahkemenin verdiği esasa ilişkin tespit hükümleri doğrudan cebri icraya konu edilip infaz (tahsil) edilemeyeceğine göre; ticari uyuşmazlıklarda arabuluculuğu mecburi dava şartı kılan yasa maddesinin “amaçsal (gai) yorumundan” çıkan tartışmasız sonuç şudur: Yasa Koyucu (Meclis), yasayı hazırlarken çok bilinçli ve kasıtlı olarak “Menfi Tespit Davalarını” zorunlu arabuluculuk dava şartı yelpazesinin tamamen dışında tutmuştur. Durum bu kadar açıkken, yerel mahkemenin salt “önce arabulucuya gidilmediği” gerekçesiyle menfi tespit davasını “dava şartı yokluğundan” usulden reddetmesi usul ve yasalara açıkça aykırıdır ve Yargıtay’ca bozulmalıdır.




