Avukata Karşı Açılan Alacak veya Tazminat Davasında Zamanaşımı

Avukata Karşı Açılan Alacak ve Tazminat Davalarında Zamanaşımı Süreleri ve Başlangıç Kriterleri

Avukatlık mesleği, doğası gereği müvekkil ile vekil (avukat) arasında sıkı bir güven ilişkisine ve vekâlet sözleşmesine dayanır. Bu güven ilişkisinin zedelenmesi sonucunda müvekkil tarafından avukata karşı açılacak olan davalarda uygulanacak zamanaşımı süreleri, davanın türüne (alacak veya tazminat) göre yasalarda kesin çizgilerle birbirinden ayrılmıştır.

Genel kural olarak; avukata karşı açılan alacak davaları 5 (beş) yıllık genel vekâlet zamanaşımına tabi iken; avukatın mesleki kusuru veya ihmalinden doğan zararların giderilmesi için açılan tazminat davaları, tazminat hakkının doğumunun bizzat “öğrenildiği” tarihten itibaren 1 (bir) yıl ve her hâlükârda o zararı doğuran olayın (fiilin) gerçekleştiği tarihten itibaren 5 (beş) yıl gibi çok daha kısa ve özel bir zamanaşımı süresine tabidir.

Avukatın Vekâleten Tahsil Ettiği Parayı Müvekkile Ödememesi (İade Etmemesi) Hâlinde Zamanaşımı

Müvekkillerin avukatlarına karşı yönelttikleri hukuki taleplerin mahiyetine göre hangi yasa maddesinin uygulanacağı hususu, Yargıtay kararlarıyla netlik kazanmıştır. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 40. maddesinde; “İş sahibi tarafından sözleşmeye dayanılarak avukata karşı ileri sürülen tazminat istekleri, bu hakkın doğumunun öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve her halde zararı doğuran olaydan itibaren beş yıl geçmekle düşer.” şeklinde son derece net bir emredici hüküm mevcuttur. Yasa koyucu bu özel hükümle, sadece ve sadece avukata karşı yöneltilen “tazminat” davaları yönünden 1 ve 5 yıllık kısa bir zamanaşımı düzenlemesi yapmıştır.

Ancak, davanın konusu bir “tazminat (zarar)” talebi değil de; somut olaylarda sıkça karşılaşıldığı üzere, avukatın icradan veya karşı taraftan bizzat “vekâleten tahsil ettiği (aldığı)” parayı müvekkiline iade etmemesi (ödememesi) nedeniyle açılan salt bir “alacak (iade)” davası ise; bu davada artık Avukatlık Kanunu’nun o dar kapsamlı 40. maddesi uygulanamaz. Bu tür iade/alacak davalarında, taraflar arasındaki asıl ilişki olan “vekâlet sözleşmesine” ilişkin zamanaşımını düzenleyen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 147/5. (Mülga 818 sayılı BK’nun 126/4.) maddesi amir hükmü mutlak surette uygulanmalıdır. Bu yasal ayrım doğrultusunda; tahsil edilen paranın verilmemesine ilişkin eldeki alacak davalarında geçerli olan zamanaşımı süresi 1 yıl değil, tam 5 (beş) yıldır. Şayet yasada vekâlet ilişkisi için öngörülen bu 5 yıllık süre henüz dolmamışsa, mahkemenin davayı zamanaşımından reddetmeyip doğrudan işin esası incelenip (paranın alınıp alınmadığına bakılıp), sonucuna göre bir karar vermesi hukuki bir mecburiyettir. Hal böyleyken; yerel mahkemece yazılı şekilde, hatalı vasıflandırma yapılarak (tazminat sanılarak) Avukatlık Kanunu’nun 40. maddesi uygulanmak suretiyle davanın zamanaşımı nedeniyle (1 yıllık süre doldu diye) usulden reddine karar verilmiş olması, usul ve yasaya açıkça aykırı olup, Yargıtay’ca bozmayı gerektiren bir nedendir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2021/3934 E. , 2021/8014 K.).

Bir başka emsal Yargıtay dosyasında da davanın konusu; davalı avukatlara karşı, müvekkilleri olan davacılar adına vekâleten (icra veya dava kanalıyla) yapmış oldukları tahsilatları kendi uhdelerinde (ellerinde) “alıkoymaları” nedeniyle açılan paranın iadesi (alacak) istemine ilişkindir. Her ne kadar yerel mahkemece, olayda Avukatlık Kanunu’nun 40. maddesi dar yorumlanarak 1 (bir) yıllık zamanaşımı süresi uygulanmış ve davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmişse de bu hatalıdır. Anılan 40. maddede yer alan “İş sahibi tarafından sözleşmeye dayanılarak avukata karşı ileri sürülen tazminat istekleri…” ibaresinden de anlaşılacağı üzere, bu hükümle yalnızca avukata karşı açılan “tazminat” davaları yönünden özel ve kısa bir zamanaşımı öngörülmüştür. Tazminat talebinin tamamen dışında kalan ve somut olayda olduğu gibi avukatın (vekil sıfatıyla) tahsil ettiği bir parayı müvekkile iade etmemesi (aktarmaması) üzerine açılan saf bir “alacak davasında” ise; bu özel 40. madde hükmü değil, vekâlet sözleşmelerine ilişkin genel zamanaşımını tanzim eden TBK’nun 147/5. (Mülga 818 sayılı BK’nun 126/4.) maddesi hükmü tatbik edilmelidir. Buna göre eldeki (paranın iadesi) davasında uygulanacak yasal zamanaşımı süresi 1 yıl değil, kesinlikle 5 (beş) yıldır. O halde, dava konusu olayda 5 yıllık zamanaşımı süresi dolmadığına göre; mahkemece davanın esası (deliller) incelenerek sonucuna göre bir eda kararı verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçelerle yazılı şekilde Avukatlık Kanunu’nun 40. maddesi tatbik edilmek suretiyle davanın zamanaşımı (süre) nedeniyle reddine karar verilmiş olması, usul ve yasaya bütünüyle aykırı olup Yargıtay’ca bozmayı gerektirir (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 2014/44716 E. , 2015/35853 K.).

Avukatla Olan Sözleşme (Vekâlet) İlişkisi Devam Ettiği Müddetçe Zamanaşımı Süresi İşlemez

Avukatlık Kanununun “Tazminat İsteklerinde Zamanaşımı” başlıklı 40. maddesinde; “iş sahibi tarafından sözleşmeye dayanılarak avukata karşı ileri sürülen tazminat istekleri, bu hakkın doğumunun öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve her halde zararı doğuran olaydan itibaren beş yıl geçmekle düşer” amir hükmü bulunmakta olup, bu hükümle birlikte müvekkilin (iş sahibinin), kendi avukatına karşı yönelteceği tazminat isteminin 1 ve 5 yıllık kısa zamanaşımına tabi olduğu kanunla belirtilmiştir. İncelenen bir davada yerel mahkemece; dava tarihine göre, davacının dava konusu edilen zararı (avukatın hatasını) öğrendiği tarih olarak, avukata çektiği ihtarnamenin gönderildiği “30.5.2013” tarihi baz alınarak (kabul edilerek), davanın açıldığı tarihe kadar o 1 yıllık sürenin çoktan geçtiğinden bahisle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Ancak dosyada gözden kaçan çok hayati bir hukuki detay vardır: Taraflar arasındaki vekâlet (sözleşme) ilişkisinin, o ihtar tarihinden çok daha sonraki bir tarih olan “15.8.2013” tarihli resmi ‘azil’ işlemiyle (azilnameyle) sona erdiği dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Borçlar hukukunun temel prensiplerine göre; taraflar arasındaki karşılıklı sözleşme (vekâlet) ilişkisi hukuken devam ettiği sürece, o ilişkiyle ilgili zamanaşımı süreleri işlemeye (akmaya) başlamaz. Zamanaşımı saati ancak ilişkinin resmen bittiği an çalışmaya başlar. Dolayısıyla, sözleşmenin koptuğu “azil tarihinden (15.8.2013)” itibaren işlemeye başlayan o 1 yıllık tazminat zamanaşımı süresi, davanın fiilen açıldığı tarih (15.7.2014) itibarıyla henüz (1 ay farkla) dolmamıştır. O halde, somut olayda yasal zamanaşımı süresi aşılmadığından; mahkemece işin esasına (kusur araştırmasına) girilerek hasıl olacak sonuca uygun adil bir karar verilmesi gerekirken, yasal süreler yanlış hesaplanarak yazılı şekilde davanın zamanaşımı nedeniyle usulden reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya açıkça aykırı olup, kararın bozulmasını gerektirir (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 2016/21120 E. , 2018/4916 K.).

Aynı yöndeki bir başka Yargıtay içtihadında da; yerel mahkemece, davacı müvekkilin o zararı öğrendiği iddia edilen tarihten itibaren “5 yıllık” azami zamanaşımının süresinin dolduğu gerekçesiyle, davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş ve bu hatalı hüküm, davacı tarafça temyiz edilmiştir. Avukatlık Kanununun 40. maddesinde yer alan “iş sahibi tarafından sözleşmeye dayanılarak avukata karşı ileri sürülen tazminat istekleri, bu hakkın doğumunun öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve her halde zararı doğuran olaydan itibaren beş yıl geçmekle düşer” hükmü gereğince, müvekkilin avukata karşı tazminat davası açma hakkının 1 ve 5 yıllık zamanaşımına tabi olduğu kanunla sabittir. Ancak mahkemece, dava tarihine göre, dava konusu edilen zararın “öğrenilmesinden” itibaren hesaplanan 5 yıllık sürenin geçtiğinden bahisle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmişse de; tıpkı önceki örnekte olduğu gibi, taraflar arasındaki vekâlet ilişkisinin (resmi temsilin) “5.1.2010” tarihli azille ancak sona erdiği belgelerle anlaşılmaktadır. Vekâlet sözleşmesi ilişkisi hukuken ve fiilen devam ettiği sürece aralarındaki zamanaşımı işlemeye (zaman akmaya) başlamayacağından; gerçek başlangıç noktası olan “azil tarihinden” itibaren işlemeye başlayan 1 ve 5 yıllık zamanaşımı süreleri, dava tarihi itibarıyla henüz dolmamıştır. O halde somut olayda zamanaşımı (süre aşımı) söz konusu olmadığından, mahkemece doğrudan işin esası (avukatın kusuru vb.) incelenerek, varılacak sonuca göre esastan bir karar verilmesi gerekirken; hukuki bir hatayla yazılı şekilde davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırılık teşkil edip bozmayı gerektirir (13. Hukuk Dairesi 2013/9393 E. , 2013/15746 K.).

Avukatın Davanın Seyrinden Müvekkili Haberdar Etmemesi (Gizlemesi) Hâlinde Zamanaşımı İşlemez

Avukatlık Kanununun tazminatları düzenleyen 40. maddesinde; “iş sahibi tarafından sözleşmeye dayanılarak avukata karşı ileri sürülen tazminat istekleri, bu hakkın doğumunun öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve her halde zararı doğuran olaydan itibaren beş yıl geçmekle düşer” hükmü bulunmakta olup, bu özel hükümle müvekkilin (iş sahibinin) avukata karşı tazminat isteminin 1 ve 5 yıllık zamanaşımına tabi olduğu kesin olarak belirtilmiştir. İncelenen bir davada yerel mahkemece; avukatın kaybettiği ilgili davanın (zarar doğuran mahkeme kararının) kesinleşme tarihi olan “13.9.2011” tarihinde, müvekkilin bu “zararı öğrendiğinden” (öğrenmiş sayılacağından) bahisle, yeni dava tarihine göre 1 yıllık zamanaşımı süresinin çoktan geçtiği kabul edilerek dava reddedilmiştir. Oysa ki Avukatlık Kanunu’nun 40. maddesinde; o 1 (bir) yıllık kısa zamanaşımı süresinin, tazminat hakkının doğumunun bizzat müvekkil tarafından “öğrenildiği (fark edildiği)” tarihten itibaren işlemeye başlayacağı çok açık belirtilmiştir. Davacı müvekkil ise mahkemedeki savunmasında; davalı avukatın o “davanın seyri, celseleri ve sonucu hakkında kendisini hiçbir zaman bilgilendirmediğini”, söz konusu o eski davanın aleyhine sonuçlanıp kesinleşmiş olduğunu ancak bu yeni (tazminat) davayı açmadan hemen önce “tesadüfen öğrendiğini”, dolayısıyla yasanın aradığı öğrenme tarihinin yeni olduğunu ve olayda zamanaşımının dolmasının söz konusu dahi olmadığını ileri sürmüştür.

Gerçekten de dosya incelendiğinde; aleyhe biten o söz konusu davayı, davacıya vekâleten bizzat davalı avukatın takip ettiği, mahkemeden ve Yargıtay’dan gelen tüm resmi tebligatların doğrudan “davalı avukata (vekile)” yapıldığı görülmektedir. Davacının (müvekkilin), aleyhine verilen o mahkeme kararından ya da o kararın kesinleşme tarihinden fiilen “haberdar olduğuna (bildiğine)” ilişkin dosyada en ufak bir bilgi, imza ve belgenin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Avukatlık Kanunu’nun 40. maddesi gereğince, müvekkilin avukata karşı açacağı böyle bir tazminat davasında zamanaşımı süresinin, bu hakkın doğumunun (zararın) “öğrenildiği” o gerçek tarihten itibaren başlayacağı kuşkusuzdur. Somut olayda davacının; o davayı kaybettiğini, zarara uğradığını ve bu nedenle tazminat hakkının doğduğunu, kendisinin mahkemede ileri sürdüğü o tarihten (iş bu davadan hemen önce) “daha da önceki bir tarihte” öğrendiği hususu kesinlikle ispat edilememiştir. Hukuk yargılamasında hemen belirtmek gerekir ki; bu konudaki ispat yükü (külfeti), davacı müvekkile değil, iddia eden “davalı avukata” aittir. Davalı avukat; davacının, Ankara 7. Asliye Hukuk Mahkemesine ait o aleyhe kararın kesinleşme tarihinden ve o tarihte zarara uğradığından “gerçekten haberdar olduğunu (bildiğini)” mahkemeye ispat edememiştir. Kaldı ki, aleyhe kararın çıktığı bu uzun süreçte taraflar arasındaki vekâlet ilişkisinin azil (kovma), istifa gibi yasal nedenlerle sona ermediği, dolayısıyla aralarındaki o güven ve sözleşme ilişkisinin hâlen devam ettiği; o söz konusu davada tüm tebligatların da davacının yasal vekili sıfatıyla davalı avukata yapıldığı da net olarak anlaşılmaktadır. Esasen, hukukun temel kuralı gereği taraflar arasındaki sözleşme (vekâlet) ilişkisi devam ettiği sürece (kopmadıkça), müvekkil aleyhine zamanaşımı süresinin işlemeye başlamasından da hukuken söz edilemez. O halde, açılan bu tazminat davasında zamanaşımı engeli söz konusu olmadığından; yerel mahkemece işin esası (avukatın kusuru) incelenerek, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken; yazılı şekilde hatalı bir yorumla davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş olması, usul ve yasaya tamamen aykırı olup, hükmün bozulmasını gerektirir (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 2013/31257 E. , 2014/33064 K.).

Avukatın Hesap Verme Yükümlülüğü Yerine Getirilmemişse Zamanaşımı Saati İşlemez

Yargılamaya konu olan dava; davalı avukatlara karşı, müvekkili (davacı) adına vekâleten (icradan/sigortadan) yapmış olduğu tahsilatları (paraları) kendi uhdesinde alıkoyması nedeniyle, o alacağın tahsili amacıyla başlatılan icra takibine vaki haksız itirazın iptali istemine ilişkindir. İddianın ileri sürülüş şekli ve dava dilekçesinde dayanılan olgular çerçevesinde; davacı-karşı davalının mahkemedeki bu “alacak isteminin”, doğrudan doğruya vekilin (avukatın) yasal “hesap verme yükümlülüğüne aykırı davranması” hukuksal nedenine dayandırıldığı çok açıktır. Gerçekten de Borçlar Kanunu genel kuralları uyarınca vekil (avukat), üstlendiği vekâleti iyi bir surette ifa ile (yapmakla) yükümlüdür. Başka bir edebi ifade ile vekil; müvekkilin kendisine verdiği o görevi, en üst düzeyde özen ve sadakatle ifa etmek yükümlülüğü (borcu) altındadır. Öte yandan vekil; müvekkilinin ilk talebi üzerine, yapmış olduğu o işin “hesabını tam olarak vermekle” ve (karşı taraftan) her ne nam ile olursa olsun, almış olduğu (tahsil ettiği) o şeyi (parayı/malı) müvekkile derhal “tediye etmekle (ödemekle)” yükümlüdür. Vekilin bu mecburi “hesap verme” yükümlülüğünün kapsamına, üçüncü kişilerden (sigorta, borçlu vb.) tahsil ettiği tüm parasal değerler öncelikle dâhildir.

Vekilin bu “hesap verme borcu”; aralarındaki vekâlet sözleşmesinin kurulmasıyla (vekaletnamenin verilmesiyle) birlikte doğup, o işin vekil tarafından yürütülmesi sırasında ve işin sona ermesinde (bitiminde) de kesintisiz devam etmektedir. Vekilin üçüncü kişilerden aldıklarını müvekkiline “geri verme (tediye) borcunda” muacceliyet (istenebilirlik durumu); ancak ve ancak vekilin o işin hesabını eksiksiz vermesiyle veya aralarındaki sözleşme ilişkisinin resmi olarak bitmesi (azil/istifa) ile başlar. (Bkz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2011 tarih ve 2011/13-161 esas ve 2011/276 karar sayılı ilamı da tam olarak bu yöndedir.)

Bu çok temel hukuki açıklamalar ışığında somut olay (dava) değerlendirilecek olursa; davacı-karşı davalı müvekkil, davalı avukatların bir trafik kazası/hasar davasında sigorta şirketinden “tahsil ettikleri o tazminat parasının tamamının” kendisine dürüstçe ödenmediğini (eksik aktarıldığını) ileri sürmüştür. Yerel mahkemece ise bu alacak davasında; Avukatlık Kanunu 40. maddesi yanlış yorumlanarak “1 (bir) yıllık zamanaşımı süresinin çoktan dolduğu” gerekçe gösterilerek asıl davanın (alacak talebinin) zamanaşımından reddine karar verilmiş ise de bu hüküm hatalıdır. Çünkü davacı-karşı davalının asıl talebi; bir tazminat değil, bizzat davalı avukatlar tarafından karşı taraftan tahsil edilen o paranın “bakiye (kalan) kısmının ödenmesine (iadesine)” ilişkindir. Yukarıda izah edildiği üzere; davalı avukatların (müvekkile karşı) o paranın “hesap verme yükümlülüğünü” tam ve dürüst olarak yerine getirdikleri tarihe kadar zamanaşımı saatinin kesinlikle işlemeyeceği dikkate alınarak; mahkemece işin esasının (paranın eksik yatıp yatmadığının) incelenmesi gerekirken, hatalı bir hukuki değerlendirme ile yazılı şekilde asıl davanın zamanaşımından usulden reddine karar verilmesi usul ve yasaya açıkça aykırı olup, kararın bozulmasını gerektirir (YARGITAY 13. Hukuk Dairesi -KARAR NO : 2016/22476).

Avukatın Elden Teslim Aldığı Senetleri İcraya Koymaması (İhmali) Nedeniyle Zarar Oluşup Oluşmadığının Tespiti

Bir avukatın, vekil sıfatıyla üstlendiği hukuki borçları Borçlar Kanununun 389. (Yeni 6098 sayılı Borçlar Kanunu 505. md) ve devamı maddelerinde ayrıntılıca gösterilmiş olup; vekil (avukat), adı geçen Kanunun 390. maddesine (Yeni Borçlar Kanunu 506. md) göre müvekkiline karşı üstlendiği vekâleti en üst düzey “sadakat ve özen” ile ifa etmekle yasal olarak yükümlüdür. Vekil, sadakat borcu gereği olarak daima müvekkilinin “yararına (menfaatine)” olacak davranışlarda bulunmak, ona zarar verecek her türlü ihmal ve davranışlardan kesinlikle kaçınmak zorundadır. “Özen borcu” ile ilgili olarak özel kanun olan 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 34. maddesinde mevcut olan; “Avukatlar, yüklendikleri görevleri, bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek ve avukatlık ünvanının gerektirdiği saygı ve güvene yakışır bir şekilde hareket etmekle yükümlüdürler.” şeklindeki emredici hüküm ise; avukatlık mesleğinin salt bir iş değil “bir kamu hizmeti” olması nedeniyle, genel Borçlar Kanununun 390. maddesinde düzenlenen standart “vekilin özen borcuna” göre çok daha ağır, kapsamlı ve özel bir disiplin düzenlemesidir. Buna göre bir avukat, üzerine aldığı işi (davayı/takibi) özenle ve müvekkili yararına yürütüp sonuca bağlamakla görevli olduğu gibi, müvekkilinin kendisi hakkındaki “güveninin sarsılmasına” neden olacak her türlü tutum ve ihmalkar davranışlardan da titizlikle kaçınmak zorundadır. Yine Avukatlık Kanunu’nun 40. maddesinde “İş sahibi tarafından sözleşmeye dayanılarak avukata karşı ileri sürülen tazminat istekleri, bu hakkın doğumunun öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve her halde zararı doğuran olaydan itibaren beş yıl geçmekle düşer.” şeklinde özel zamanaşımı düzenlenmiştir. Avukatlık Kanunu ve meslek kuralları gereği, bir avukat üzerine aldığı (sözleşme yaptığı) bir işi sonuna kadar (hukuki yolları tüketene dek) takip etmelidir. (Davacının dilekçesindeki talebi doğrultusunda olayın “hukuki vasıflandırmasını” yapma görevi ve yetkisi doğrudan hakime aittir).

Yerel Mahkemece verilen kararda; “Bakırköy 13. İcra Müdürlüğü’nün takip dosyasında her ne kadar davalı avukattan bono (senet) bedelleri tazminat olarak talep edilmiş ise de; aslında İstanbul İcra Müdürlüğü dosyasında davacı dışındaki diğer asıl borçlu kişilerden o bono bedelleri zaten tahsil edilemediği (borçlular batık olduğu için), bu yüzden avukatın vekâlet sözleşmesi uyarınca görevini zamanında yerine getirmemesinden (ihmalinden) dolayı sadece davalı avukat hakkında ‘suç duyurusunda’ bulunulmasının yeterli olacağı; ortada borçlulardan tahsil kabiliyeti olmayan o senetlerden dolayı zaten icra takibi yapılamayacağından (sonuçsuz kalacağından) senetlerin asıl bedelleri ile faizlerine yönelik avukata karşı da tazminat takibi yapılamayacağı kanaatiyle” diyerek, avukata açılan tazminat davasının reddine karar verilmiştir. Ancak Yargıtay’a göre somut olayda; avukatlık ücret sözleşmesi gereği davalı avukata icradan tahsili için bizzat elden teslim edilen 8 adet ve toplamda 295.000 TL bedelli o kıymetli evrakı (senetleri), davalı avukatın kasasına koyup “hiç icra takibine koymadığı (işlemsiz bıraktığı)” dosya kapsamından açıkça anlaşılmıştır. Davacının (müvekkilin), davalı vekilin bu çok ağır ihmali (eylemi) ile gerçekte bir “zarara uğrayıp uğramadığının”, Avukatlık Kanununun 40. maddesi kapsamında eldeki bu tazminat davasında enine boyuna tartışılarak incelenmesi ve bilirkişilerce hesaplanması gerekir. (Sırf borçluların o an parası yok diye avukatın senetleri çekmecede çürütmesi onu sorumluluktan kurtarmaz). O halde mahkemece; Avukatlık Kanunu’nun yukarıda açıklanan o emredici özen ve sadakat maddeleri tartışılarak, müvekkil aleyhine bir “zararın oluşup oluşmadığına (zamanaşımına uğratıp uğratmadığına)” göre esastan bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde sığ gerekçelerle ve eksik inceleme ile avukatı aklayan karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2020/3818 E. , 2021/1805 K.).

Avukata Karşı Açılan Tazminat Davasında “Islah Tarihinde” Zamanaşımının Durumu

Dava, davalı avukatların mesleki “özen yükümlülüğüne aykırı davranması (ihmali)” nedeni ile uğranılan zararın tazmini (ödenmesi) istemine ilişkindir. Davalı avukatlar, mahkemedeki ilk cevaplarında öncelikle Avukatlık Kanunu 40. madde gereği o kısa “zamanaşımı süresinin dolduğunu” (def’ini) savunarak davanın usulden reddini dilemişlerdir. Ancak Yerel Mahkemece, davalıların bu ciddi “zamanaşımı defi” (itirazı) duruşmalarda hiç tartışılmadan ve karara bağlanmadan doğrudan esasa girilerek davanın kabulüne karar verilmiştir.

Bilindiği üzere Avukatlık Kanununun 40. maddesinde; “iş sahibi tarafından sözleşmeye dayanılarak avukata karşı ileri sürülen tazminat istekleri, bu hakkın doğumunun öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve her halde zararı doğuran olaydan itibaren beş yıl geçmekle düşer” hükmü bulunmakta olup, bu yasal hükümle müvekkilin avukata karşı açacağı tazminat isteminin 1 ve 5 yıllık kısa zamanaşımına tabi olduğu kesin olarak belirtilmiştir. Eldeki dosyadaki kronoloji şöyledir: Asıl dava, “23/12/2011” tarihinde belli bir miktar üzerinden açılmış; davanın değerini artırmaya yönelik “ıslah” işlemi ise ancak “02/01/2014” tarihinde yapılmış olup, görüleceği üzere asıl dava tarihinden itibaren o “1 (bir) yıllık” hak düşürücü/zamanaşımı süresi çoktan geçtikten sonra mahkemeye ıslah dilekçesi sunulmuştur. Buna rağmen, mahkemece davalıların bu artan (ıslah edilen) kısım yönünden ileri sürdüğü zamanaşımı itirazı konusunda kararda olumlu ya da olumsuz hiçbir hüküm (karar) verilmemiştir.

Bu durumda Mahkemece yapılması gereken şudur; öncelikle tarafların tüm delilleri toplanarak, müvekkilin o “tazminat hakkının doğumunu (zararı) fiilen öğrendiği gerçek tarih” konusunda detaylı bir araştırma yapılıp saptanması; bunun sonucuna göre de yasa (Av. Kanunu m. 40) hükmü doğrultusunda matematiksel bir değerlendirme yapılmak suretiyle hasıl olacak o sonuca göre; öncelikle davalıların ıslah tarihine yönelik “zamanaşımı def’i” hakkında olumlu veya olumsuz (kabul/ret) net bir karar verilmesi (gerekçelendirilmesi) gerekirken; bu usuli zamanaşımı def’i hiç tartışılmaksızın ve atlanarak yazılı şekilde doğrudan işin esasına (tazminata) girilerek karar verilmesi usul ve yasaya açıkça aykırı olup, kesin bir bozma nedenidir (Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesi 2017/5854 E. , 2020/2877 K.).

Avukata Karşı Açılan Tazminat Davasında 1 Yıllık Zamanaşımının Dolması (Öğrenme Tarihi)

Avukatlık Kanununun 40. maddesinde yer alan; “iş sahibi tarafından sözleşmeye dayanılarak avukata karşı ileri sürülen tazminat istekleri, bu hakkın doğumunun öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve her halde zararı doğuran olaydan itibaren beş yıl geçmekle düşer.” hükmü son derece açıktır ve bu hükümle müvekkilin, avukata karşı sadece tazminat isteminin bir ve beş yıllık zamanaşımına tabi olduğu sınırlandırılmıştır. Bahsi geçen bu madde gereğince müvekkilin (iş sahibinin) avukata karşı açacağı bir tazminat davasında zamanaşımı süresinin, o tazminat hakkının doğumunun (avukatın yaptığı o fahiş hatanın) “öğrenildiği” (idrak edildiği) o gerçek tarihten itibaren işlemeye başlayacağı kuşkusuzdur.

Somut olayda (Yargıtay dosyasında); davacı müvekkile ait dava konusu o gayrimenkulün (taşınmazın) icra yoluyla tahliye edilmesi sonrasında, o evin anahtarlarının … 5. İcra Müdürlüğü’nün 2006/21768 esas sayılı icra dosyasına bizzat “teslim edildiği” tarih olan “1/6/2007” tarihi itibarıyla, taşınmazın tahliye işleminin gerçekleştiğinin ve avukatın eyleminin “idarece (müvekkilce) fiilen öğrenildiğinin” hukuken kabulü şarttır. Bu resmi tarihten önce de taşınmazın boşaltıldığına dair dosyada şifahi bilgiler olmakla beraber; en azından bu kesin “1/6/2007” tarihi tahliye ve öğrenme tarihi olarak kabul edildiğinde dahi; davacının avukata karşı açtığı bu tazminat davası tarihi itibarıyla yasadaki o “1 (bir) yıllık” kısa zamanaşımı süresinin çoktan dolmuş olması nedeniyle, mahkemece davanın (esasa girmeden) usulden reddi gerekirken; yazılı ve eksik gerekçe ile davanın kısmen kabulüne (avukata ceza kesilmesine) karar verilmesi usul ve yasaya bütünüyle aykırı olup, bir bozma nedenidir (Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesi 2017/675 E. , 2019/12526 K.).

Avukatı Disiplin İçin Baroya Şikâyet Etmekle Birlikte Zarar “Öğrenilmiş” Sayılır (Süre İşler)

İncelenen bu dava, avukat olan davalının davasındaki ağır “kusuru (ihmali)” nedeniyle uğranılan zararın tazmini (ödenmesi) davasıdır. Davacı (müvekkil) dilekçesinde; davalı avukatın vekil olarak takip ettiği “muris muvazaasına (mirastan mal kaçırma) dayalı tapu iptal ve tescil” davasında, avukatın kendisinin hiçbir “onayı ve talimatı olmadan” 6 ve 51 nolu çok değerli parsellerden mahkemede kendi başına “feragat etmesi (vazgeçmesi)” sonucunda milyonlarca lira zarara uğradığını, o değerli parsellerden yasal hissesini (tapusunu) bu hata yüzünden alamadığını ileri sürmüş; ve tam da bu konuyla (feragatle) ilgili olarak davalı avukatı (ceza alması için) “3.2.2009” tarihinde resmi bir dilekçeyle Ordu Baro Başkanlığına “şikâyet etmiştir”.

Yargıtay’ın buradaki can alıcı tespiti şudur: Davacı müvekkil, gidip davalı avukatı bu eyleminden ötürü Baroya şikâyet etmekle birlikte, aslında o hatayı ve uğradığı “zararı” hukuken kesin olarak “öğrenmiş (fark etmiş)” sayılır. Nitekim bu şikayet üzerine, Ordu Barosu Disiplin Kurulu Başkanlığının avukata verdiği “27.12.2010” tarihli kınama cezası ile ilgili idari karar da, itiraz süreçlerinden geçerek “18.2.2011” tarihinde kesinleşmiştir. Avukatlık Kanunu 40. maddesinde yer alan “İş sahibi tarafından sözleşmeye dayanılarak avukata karşı ileri sürülen tazminat istekleri, bu hakkın doğumunun öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve her halde zararı doğuran olaydan itibaren beş yıl geçmekle düşer.” emredici hükmü bulunmaktadır. Dosyadaki tarihlere bakıldığında; davacı müvekkilin avukata karşı açtığı bu maddi tazminat davası “26.6.2012” tarihinde açılmıştır. Davalı avukat mahkemede süresinde “zamanaşımı itirazında (def’inde)” bulunmuştur. Davacı müvekkil de o zararı taa (Baro şikayet tarihi olan) “3.2.2009” tarihinde öğrendiğini kendi eylemiyle bildirdiğine (ikrar ettiğine) göre; hem o şikayet tarihinden hem de o disiplin kararının kesinleşme tarihi olan (18.2.2011)’den sonra yasadaki o “1 (bir) ve 5 (beş) yıllık” zamanaşımı süreleri fazlasıyla aşıldıktan (geçtikten) sonra bu davanın açılmış olması nedeniyle; mahkemece davanın “zamanaşımı itirazından usulden reddine” karar verilmesi zorunluyken, yazılı şekilde esasa girilerek hüküm kurulması (avukata tazminat çıkarılması) usul ve yasaya açıkça aykırı olup, hükmün Yargıtay’ca bozulmasını gerektirir (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 2014/14175 E. , 2014/41408 K.).

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir