Muvazaa Nedir? (TBK m.19)

Borçlar Hukukunda Muvazaa (Danışıklı İşlem) Nedir? (TBK m.19)

Muvazaa kurumu, Türk Borçlar Hukuku sistematiğinde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) “Sözleşmelerin yorumu, muvazaalı işlemler” alt başlığını taşıyan 19. maddesinde genel hatlarıyla şu şekilde düzenlenmiştir: MADDE 19- Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır. Borçlu, yazılı bir borç tanımasına (senede) güvenerek o alacağı kazanmış olan iyiniyetli üçüncü kişiye karşı, bu işlemin muvazaalı olduğu savunmasında (def’inde) bulunamaz.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun (HGK) 2012/618 numaralı kararında da işaret edildiği üzere muvazaa en yalın ve basit tanımıyla; bir sözleşmenin taraflarının, gerçek durumu aralarında anlaşarak dışarıdan (üçüncü kişilerden) gizleyip, onları aldatmak maksadıyla, aslında kendi gerçek iradelerine hiç uymayan ve sırf kendi aralarında “geçerli olmaması (hüküm doğurmaması)” hususunda anlaştıkları sahte bir işlem (sözleşme) yapmalarıdır. Hukuk dünyasında bu niyetle ve bu şekilde kurgulanarak yapılan işlemlere genel olarak “muvazaalı işlemler (danışıklı işlemler)” adı verilmektedir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 09.02.2005 gün 2005/1-19 E., 2005/42 K.; 16.6.2010 gün, 2010/1-281 E., 2010/323 K. sayılı ilamları da bu yöndedir).

Muvazaa olgusunun temelinde, daima dış dünyaya karşı “görünüşte var olan (vitrin)”, ancak taraflarca iç dünyada “gerçekte asla istenmeyen ve amaçlanmayan”, salt üçüncü kişilere (alacaklılara, devlete, mirasçılara vb.) yanlış bir kanaat verip onları aldatmak amacıyla sahnelenmiş bir “görünürdeki hukuki işlem” ile; bu işlemin aslında kendi aralarında hiçbir geçerliliği olmadığına dair yaptıkları gizli bir “muvazaa anlaşması” mevcuttur. Bazı karmaşık muvazaa durumlarında ise, bu iki unsura (vitrin işlem ve muvazaa anlaşması) ek olarak, tarafların gerçek iradelerine birebir uygun olan (yani tarafların asıl ve gerçekte yapmak istedikleri), ancak çeşitli (vergiden kaçınma, mal kaçırma vb.) nedenlerle o görünen sahte işlemin arkasına sakladıkları, maskeledikleri bir “gizli işlem” daha bulunur. Hukuk sistemimizde, taraflar arasında işte bu tür saklanmış bir “gizli işlemin” bulunup bulunmadığına bakılarak, muvazaanın iki farklı türünden söz edilir:

1. Mutlak (Basit) Muvazaa: Bunlardan ilki, tarafların kendi aralarında hukuken geçerli hiçbir işlem (satış, bağış vb.) yapmak istemedikleri halde, sırf dışarıdaki üçüncü kişilere karşı aralarında sanki bir hukuki işlem varmış gibi (örneğin hacizden kurtulmak için mallarını arkadaşına satmış gibi) sahte bir işlem yapmaları halidir. Ortada gizlenen ikinci bir işlem yoktur. Bu hâle “mutlak muvazaa” denir ve yapılan o görünürdeki işlem baştan itibaren kesin hükümsüzdür (batıldır). 2. Nispi (Mevsuf) Muvazaa: Diğer tür ise, içinde bir gizli işlemi barındıran nispi muvazaadır. Bu muvazaa türü; sözleşmenin hukuki niteliğinde (örneğin bağışlamayı satış gibi göstermek), sözleşmenin konusunda, şartlarında (bedelde muvazaa) ya da doğrudan tarafların şahsında (nam-ı müstear) ortaya çıkabilir. Bu durumda, dış dünyaya sunulan o “görünüşteki işlem” tarafların gerçek iradesine hiçbir şekilde uygun bulunmadığından her koşulda “geçersizdir (batıldır)”. Arkasına saklanan o “gizli işlem” ise; şayet yasanın o işlem türü için öngördüğü “şekil şartına (örneğin tapuda resmi şekle)” ve ayrıca herhangi bir sözleşmenin geçerli olabilmesi için aradığı “genel geçerlilik şartlarına” uygun olarak yapılmış (bulunmuş) takdirde, ancak o zaman hukuken “geçerli” olabilecektir.

Diğer taraftan, görünüşteki o sahte hukuki işlemin muvazaa nedeniyle geçersiz (batıl) bulunduğu iddiası; sadece işlemi yapan taraflarca değil, bu muvazaalı işlem yüzünden hukuken korunması gereken bir hakkı zedelenen (zarar gören) “üçüncü kişiler” tarafından da mahkemelerde ileri sürülebilir. Çünkü muvazaalı (danışıklı) bir hukuki işlem tezgâhlanarak bir üçüncü kişinin kasten zarara uğratılması eylemi, hukuk nezdinde o üçüncü kişiye karşı işlenmiş bir “haksız fiil” niteliğindedir.

Bu noktada ispat hukuku devreye girer. Görünüşteki o sahte işlemin geçerliliği ve yapılışı (örneğin tapu devri) ne kadar katı bir “resmi şekle” bağlı bulunsa bile; bu işlemden zarar gören üçüncü kişiler, muvazaa iddiasını (işlemin sahteliğini) “tanık (şahit) beyanları da dâhil olmak üzere” her türlü yasal delille mahkemede ispat edebilirler. Esasen, kendisinin bizzat tarafı olmadığı, kapalı kapılar ardında yapılan bir sözleşmedeki o gizli “muvazaa olgusunu”, dışarıdaki bir üçüncü kişiye “mutlaka yazılı delille kanıtlama yükümü” getirilmesine mantıken ve hukuken olanak da yoktur (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 02.10.2002 gün ve 2002/6-618 E.-659 K.; 24.02.2010 gün ve 2010/6-94 E. – 100 K. sayılı ilamları bu yöndedir). Nitekim Yargıtay kararları ile yıllarca istikrarlı şekilde uygulanan bu ispat serbestisi hususu, kanun koyucu (Meclis) tarafından da aynen benimsenerek yasalaştırılmış; 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 203/1-d maddesinde *”Hukuki işlemlere ve senetlere karşı üçüncü kişilerin muvazaa iddiaları”*nın (miktar sınırına bakılmaksızın) “tanık delili” ile rahatlıkla ispatlanabileceği açıkça kabul edilmiştir.

Muvazaa Davalarında Zamanaşımı Süresi veya Hak Düşürücü Süre Var mıdır?

Hukuk sistemimizde, muvazaa (danışıklık) iddiasına dayalı olarak açılan iptal davalarının hiçbir “zamanaşımına” ve “hak düşürücü süreye” tabi olmaksızın, aradan ne kadar yıl geçerse geçsin “her zaman” açılabileceği kuralı yargısal uygulamayla kesin olarak benimsenmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 22.6.1983 gün ve 479/719 sayılı köklü kararında da çok net belirtildiği üzere; aradan bir zamanın geçmesi ile veya muvazaa sebebinin sonradan ortadan kalkması ile, baştan ölü doğan o görünürdeki sahte işlemin kendi kendine “geçerli ve yasal” hale gelemeyeceği kuşkusuz (sabit) bulunduğundan, muvazaa iddiası mahkemelerde her zaman ileri sürülebilir. Bu çok temel nedenledir ki, muvazaa iddialarında (ve davalarında) zamanaşımı def’i kesinlikle kabul edilmemiştir (HGK-K.2015/2371).

Muvazaa davası, temel mantık olarak; borçlunun mallarını kaçırmak için yaptığı tasarrufi işlemlerin (devirlerin), gerçekte “hiç yapılmamış olduğunu (yokluğunu)” mahkeme kararıyla tespit ettirmeyi amaçlar. Kural olarak, bu muvazaa nedeniyle hakları ihlal olunan ve alacağını alamayıp zarar gören 3. kişiler (alacaklılar), borçlunun yaptığı bu tek taraflı veya çok taraflı hukuki işlemlerin geçersizliğini (iptalini) her zaman ileri sürebilirler. Bir 3. kişinin, yapılan bu muvazaalı işlem ile kendi “hakkının zarar gördüğünün” mahkemece benimsenebilmesi için; o 3. kişinin (davacının), muvazaalı işlemde bulunan borçludan “hukuken geçerli bir alacağının var olması” ve borçlunun tam da bu alacağın ödenmesini (haczi) önlemek (geciktirmek) amacıyla o muvazaalı işlemi yapmış olması gerekir. Davacının bu muvazaa davasındaki asıl amacı, kendi alacağını tahsil edebilmek (o mala haciz koyabilmek) için, muvazaa nedeniyle temelde zaten geçersiz (batıl) olan o işlemin, dış dünyaya karşı da “hükümsüzlüğünü” sağlamaktır. TBK’nın 19. maddesine göre “genel muvazaa” nedeniyle açılan bu iptal davalarında; (İİK’daki tasarrufun iptali davalarının aksine) davacının önceden mutlaka bir “icra takibine geçmesi” ve borçlu hakkında “aciz belgesi (borç ödemeden aciz vesikası)” almasına kesinlikle gerek olmadığı gibi; bu muvazaa davalarında herhangi bir (1, 2 veya 5 yıllık) hak düşürücü süre de uygulanmaz (Yargıtay 4. HD – K.2021/605).

Muvazaalı olarak kurulan sözleşmelerde, muvazaanın mahkemece tespiti veya o işlemin iptali için açılacak bir davada muvazaa varlığının ileri sürülmesi hiçbir yasal süreye bağlı değildir (Yargıtay HGK – K.2011/189). Eski BK’nun 19. maddesine (Yeni TBK 19) göre muvazaa nedeniyle açılan iptal davalarında “hak düşürücü veya zamanaşımı süresi” kesinlikle uygulanmaz (Yargıtay 17. HD – K.2020/2138).

Muvazaa Davasının Temel Amacı ve Görevli Mahkeme (Yargıtay 17. HD – K.2019/10012)

Dava dosyasına yansıyan olay; mülga BK 19’a (yeni TBK m. 19’a) dayalı olarak (muvazaa nedeniyle) açılmış bir “tapu iptali ve tescil” davasıdır. Bir muvazaa davası, borçlunun mal kaçırmak kastıyla yaptığı o tasarrufi işlemlerin (tapu devirlerinin vb.) maddi gerçekte “hiç yapılmamış olduğunu (yok hükmünde olduğunu)” tespit ettirmeyi amaçlar. Davacının (alacaklının) bu muvazaa davasındaki asıl amacı ve hukuki yararı; kendi alacağını o mal üzerinden tahsil edebilmek için, sırf muvazaa nedeniyle temelde baştan geçersiz (batıl) olan o işlemin “hükümsüzlüğünü (iptalini)” yargı kararıyla sağlamaktır. Muvazaaya dayalı olarak açılan bu iptal davasında davacı, yapılan o muvazaalı (sahte) işlemle bizzat “kendisinin (alacağının) zararlandırıldığını” ileri sürmektedir. Bu yasal nedenle muvazaaya dayalı iptal davası; doğrudan davacıya o alacağını veya açtığı davada “tahsil olanağını (haciz yetkisini)” sağlayan, “nisbi (kişisel) nitelikte” ve doğrudan yasadan (TBK’dan) doğan bir dava olup; davanın asıl konusu, o tasarrufa konu edilen işlem veya tasarruf konusu malların “aynı (mülkiyetin kime ait olacağı)” ile doğrudan ilgili olmadığı gibi; davanın taraflarının şahsi sıfatının “tacir (şirket/esnaf)” olmasının da, davaya bakacak “görevli mahkemenin (hususunun)” belirlenmesine hiçbir doğrudan etkisi (ticari dava sayılmasına yetkisi) yoktur. Kaldı ki bu davada asıl incelenmesi gereken teknik husus, yapılan işlemin ticari olup olmadığı değil, BK’nın 19. maddesinde yazılı olan o “muvazaa şartlarının (anlaşma, 3. kişiyi aldatma kastı vb.)” olayda gerçekleşip gerçekleşmediğidir. Açıklanan bu şekli ile, muvazaa davalarına bakma görevinin Asliye Ticaret değil, “genel mahkemelere (Asliye Hukuk Mahkemelerine)” ait olduğu da son derece açıktır. Hal böyle olunca, yerel mahkemece davaya Asliye Hukuk sıfatıyla devam edilerek tarafların tüm delilleri toplanıp sonucuna göre esastan bir karar vermek yerine; taraflar tacir diye yanılgılı ve yazılı gerekçe ile “görevsizlik kararı (ticaret mahkemesine gönderme)” verilmesi hukuken isabetli değildir.

Aynı Davada Genel Muvazaa ve Muris Muvazaasına Birlikte Dayanılabilir mi? (Yargıtay 1. HD – K.2020/1318)

Dava dosyasında davacıların; dilekçelerinde hem “muris muvazaası (mirastan mal kaçırma)” hem de TBK m. 19 hükmünde genel çerçevede düzenlenen “genel muvazaa” hukuksal nedenlerine (iddialarına) aynı anda, birlikte dayandığı mahkemece kabul edilmelidir.

Bilindiği üzere, Türk hukukunda mihenk taşı olan 01.04.1974 tarihli, 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı (YİBK); ancak ve ancak bizzat mirasbırakanın (murisin) kendi üzerinde tapuda resmi olarak kayıtlı olan taşınmazların; bizzat mirasbırakanın kendisi ya da onun yetkilendirdiği vekili (temsilcisi) tarafından, gerçekte (iç iradede) bir “bağış (hibe)” olduğu halde, tapu memuru önünde “satış (bedelli)” biçiminde temlik edilmesi (devredilmesi) durumunda doğrudan uygulama olanağı bulur. (Bu duruma muris muvazaası denir).

Ancak hukukun genel kuralı gereği, İçtihadı Birleştirme Kararları; sadece kapsadıkları o dar “konuları ile sınırlı”, gerekçeleri ile alt mahkemelere “yol gösterici” ve sonuç fıkraları ile “bağlayıcı” nitelikte kararlar olduğundan; bizzat murisin “tapuda (resmi memur önünde) yaptığı o temlikler” dışındaki diğer tüm adi işlemler (örneğin harici satışlar, banka havaleleri, gizli devirler vb.) yönünden belirtilen 1974 tarihli bu özel İçtihadı Birleştirme Kararı kıyasen uygulanamaz. Ancak, tapu dışındaki böyle (diğer) muvazaalı hâllerde, hukuken çaresiz kalınmaz; doğrudan TBK m. 19’daki “genel muvazaa” hükümlerinin uygulanması ve olayın o kapsamda çözülmesi gerekir. Gerçekten de, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 19. maddesi hükmünde “genel muvazaa” kurumu çok geniş düzenlenmiş olup, “…..tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır” şeklinde evrensel bir hüküm getirilmiştir.

Davacı konumundaki mirasçı, murisin yaptığı o muvazaalı “sözleşmenin tarafı (imzacısı)” olmadığından, hukuken “üçüncü kişi” konumundadır ve sözleşmenin muvazaalı (danışıklı) olarak yapıldığı iddiasını, yazılı belgeye mahkum olmadan “her türlü delille (tanık vb.)” mahkemede kanıtlayabilir. Özellikle, tapu gibi resmi sicillere sıkı sıkıya bağlı tutulan malların muvazaalı devrinde (muris muvazaası şartları uymasa bile) doğrudan TBK’nın 19. maddesindeki genel muvazaa hükmünün uygulanabileceği ve davanın reddedilmeyip muvazaa iddiasının bu yönden araştırılacağı, yasal ve yargısal uygulamanın (adaletin) bir gereğidir. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.05.2009 günlü ve 1999/4-286 Esas, 1999/293 Karar sayılı emsal kararında da birebir aynı hukuki görüş benimsenmiştir.

Tasarrufun İptali Davası (İİK 277) ile Muvazaaya Dayalı Tapu İptal Davasının Keskin Farkları (Yargıtay HGK – K.2021/146)

İncelenen bu davada süreç şöyle gelişmiştir: Yerel Mahkemece açılan bu dava, İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 277. ve devamı maddelerine dayalı olarak açılan klasik bir “tasarrufun iptali davası” olarak nitelendirilmiş ve usul işlemleri buna göre yapılmıştır. Yargıtay Özel Dairesi ise, bu nitelendirmeye karşı çıkarak davanın aslen, mülga BK’nın 18. maddesinde (yeni TBK m. 19) düzenlenen biçimi ile bir “muvazaa iddiasına dayalı tasarrufun iptali (geçersizliği)” istemine ilişkin olduğunu vurgulamış ve bu (TBK 19’a dayalı) tür muvazaa davalarında İİK’daki o “5 yıllık hak düşürücü sürenin” kesinlikle söz konusu olmadığını (uygulanamayacağını) belirtmiştir. Bir hukuk davasında davacı tarafça öne sürülen o maddi olguların (olayların) hukuki nitelendirmesini (teşhisini) yapmak ve o olaya “uygulanacak doğru yasa maddelerini” belirlemek, avukatın değil doğrudan doğruya “hâkimin kendi asli görevidir” (Jura novit curia ilkesi). Bu hukuki durumda, davacının dava dilekçesinde öne sürdüğü maddi olguların hukuksal nitelendirmesini dosdoğru olarak yaparak konunun aydınlatılması bakımından; öncelikle mülga BK’nın 18. maddesinde (TBK m. 19) düzenlenen o “genel muvazaa davası” ile, 2004 sayılı İİK’nın 277. ve devamı maddelerinde düzenlenen “tasarrufun iptali davalarının” arasındaki derin farkların incelenmesi ve ortaya konması gerekmektedir.

Mülga BK’nın 18. maddesinde; (yeni TBK m. 19) “Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmıyarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır. Tahriri borç ikrarına (yazılı senede) istinat ile alacaklı sıfatını iktisabeden (kazanan) başkasına karşı, borçlu tarafından muvazaa iddiası dermeyan olunamaz.” şeklindeki emredici hüküm ile genel muvazaa düzenlenmiştir. Bilindiği üzere; “tarafların üçüncü kişileri (alacaklıları) aldatmak amacı ile gerçek durumu (işlemi) onlardan tamamen gizleyerek, kendi gerçek (iç) iradelerine uymayan ve kendi aralarında hiçbir şekilde geçerli olmayan sahte bir hususta anlaşmalarına” hukukta “muvazaa”, ve bu şekilde kurgulanarak yapılan işlemlere de “muvazaalı işlemler” denilir. Bir başka detaylı söyleyişle muvazaa; “açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına (niyetlerine) hiç uymadıklarını pekala bildikleri hâlde, tarafların kastettikleri o gizli durumdan başka (sahte) bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi dışarıya göstermeleri hâli (7.10.1953 tarihli ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı), tarafların masum üçüncü kişileri aldatmak amacıyla kendi gerçek iradelerine uymayan ve haksız eylem niteliğinde olan anlaşmalarıdır.”

Bir olayda muvazaalı (danışıklı) bir hukuki işlemden bahsedebilmek için şu üç unsurun birlikte bulunması şarttır:

  • a) Tarafların iç iradeleri ile dışarıya yansıttıkları beyanları arasında “bilerek ve isteyerek (kasten)” yaratılmış bir uygunsuzluk (çelişki) bulunması,
  • b) Üçüncü kişileri (devleti veya alacaklıları) kandırmak ve “aldatmak (muvazaa) niyeti” taşıması,
  • c) Taraflar arasında o sahte gizli işlemi (vitrini) yaratan, perde arkasındaki “muvazaa sözleşmesinin (anlaşmasının)” bulunması.

Yüzeysel olarak uzaktan bakıldığında, İİK 277’deki iptal davaları ile TBK 19’daki muvazaa davaları arasında büyük bir benzerlik görülmekte ise de; bu benzerlik her iki tür davanın da alacaklıyı koruma yönünde “güttüğü pratik amaçtan (malı geri getirmekten)” öteye gitmemektedir. Muvazaa davası (yani yapılan o işlemin muvazaa nedeniyle baştan hükümsüz/batıl olduğunu belirtmek için açılan dava) ile tasarrufun iptali davası, sonuç (amaçları) bakımından birbirlerine çok yaklaşırlarsa da; gerçekte hukuki nitelikleri, ispat koşulları ve doğurduğu sonuçlar bakımından birbirinden tamamen farklı iki ayrı kurumdur.

  • Davayı Açanlar: Tasarrufun iptali davası, ancak borçlunun yaptığı o tasarruf (satış) işlemlerinden zarar gören ve elinde borçluya ait bir “aciz belgesi (borç ödemeden aciz vesikası)” bulunan resmi alacaklılar tarafından açılabilir. Muvazaa davasında ise aciz belgesine gerek yoktur, menfaati zedelenen herkes açabilir.
  • İşlemin Geçerliliği: Tasarrufun iptali davası, borçlu tarafından (hukuken) “geçerli olarak” yapılan tasarruf işlemlerinin, sadece o davayı açan davacı alacaklı bakımından “hükümsüz olduğunu (haciz yetkisi verdiğini)” tespit ettirmek için açıldığı hâlde; muvazaa davasında, borçlunun yaptığı o tasarruf işleminin “gerçekte hiç yapılmamış (ölü doğmuş) olduğunun” ve herkese karşı geçersizliğinin tespiti istenir. Yani muvazaada doğrudan yapılan o işlemin mutlak “geçersizliği (butlanı)” ileri sürülür.
  • Davanın Niteliği: Tasarrufun iptali davası, “ayni (mülkiyete dair)” nitelikte bir dava olmayıp tamamen “kişisel (şahsi)” bir dava (sadece o alacaklıya haciz hakkı verir) olduğu hâlde; muvazaa davası doğrudan doğruya “ayni (mülkiyet) nitelikte” bir davadır. Muvazaanın mahkemede kanıtlanması hâlinde o dava konusu mal (örneğin ev), hukuken borçlunun mal varlığından “hiç çıkmamış (satılmamış)” hâle gelir. Taşınmaza ilişkin açılan muvazaa davalarında hâkim, satışın iptaliyle birlikte o tapu kaydının tekrar “borçlu adına tesciline (yazılmasına)” karar verir.
  • Zamanaşımı Süresi: Muvazaa iddiası (işlem baştan batıl olduğu için), hiçbir zamanaşımına bağlı olmadan “her zaman” ileri sürülebildiği hâlde; İİK’daki iptal davasının, o şüpheli tasarrufun (satışın) yapıldığı tarihten itibaren en geç yasadaki hak düşürücü süre olan “beş (5) yıl içinde” mutlak surette açılması gerekir (İİK m.284). 5 yıl geçerse iptal davası açılamaz.
  • Sonuçları: İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayalı olarak açılmış olan bir iptal davasının yegâne amacı; davacı alacaklının o davaya konu edilen mal üzerinde (tapuyu iptal ettirmeden), “cebri icra (haciz ve satış) yolu ile” sadece kendi alacağı miktarla sınırlı olarak hakkını (parasını) almasını sağlamaktır.

Kural olarak İİK iptal davasına konu edilen o tasarruflar (satışlar vb.), muvazaalı akitlerden (sahte işlemlerden) çok farklı olarak “hukuken tamamen geçerlidir”. Başka bir ifade ile muvazaalı (danışıklı) akitlerde, tapuda “görülen akit (satış)” değil, tarafların çekmecede anlaştığı o gerçek iradelerine uygun bulunan (örneğin bağış) akit tarafları bağlayıcı olduğu hâlde; İİK’nın 277. ve bunu izleyen maddelerinde düzenlenen o (kötüniyetli) tasarruflar, özel hukuk ilişkisi açısından taraflar arasında geçerliliğini tamamen korumaktadır (Yani tapu yeni alıcıda kalır). Bu temel nedenle, İİK iptal davasında hâkimin; alacaklının o gerçek alacak ve eklentilerine (faiz/masraf) yetecek miktardaki tasarrufun “iptaline (haciz iznine)” karar vermesi, bunun dışında kalan (artan) kısmın (mülkiyetin) ise geçerliliğini koruyacağından, tapunun olduğu gibi o 3. şahıs üzerinde bırakılmasına karar vermesi gerekmektedir. Kanun koyucu bu ince özelliği gözeterek İİK m.283’te; “iptal davasının sübutu (ispatı) hâlinde, davaya konu teşkil eden o mal üzerinde doğrudan icra kovuşturması (haciz) yapılabileceğini, davanın konusu taşınmaz mal olduğu takdirde ise, o üçüncü şahıs üzerindeki tapu kaydının düzeltilmeksizin (iptal edilmeksizin) o taşınmazın doğrudan haciz ve satışının istenebileceğini” açıkça öngörmüştür. Nitekim aynı derin hukuki ilkeler, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.01.2019 tarihli ve 2017/17-2051 E., 2019/19 K. ile 25.02.2020 tarihli ve 2017/17-1505 E., 2020/204 K. sayılı yakın tarihli kararlarında da aynen benimsenmiştir ve vurgulanmıştır.

Muvazaalı (Düşük Bedelle) Satılan Gayrimenkulün “Gerçek Satım Bedeli” Yazılı Sözleşmeyle İspatlanabilir mi? (Yargıtay HGK – K.2022/427)

Bilindiği üzere, bir sözleşmenin taraflarının, üçüncü kişileri (devleti, diğer ortakları vb.) aldatmak ve zarara uğratmak amacıyla, ortadaki o gerçek durumu gizleyerek, aslında kendi gerçek iradelerine hiç uymayan ve kendi aralarında da geçerli olmayan (sahte) bir hususta anlaşmalarına “muvazaa”; bu karanlık şekilde kurgulanarak yapılan işlemlere de “muvazaalı işlemler” adı verilir (Yargıtay HGK’nın 12.10.2021 tarihli ve 2017/11-2905 E., 2021/1214 K. sayılı kararı). Muvazaada, her daim dış dünyaya karşı “görünüşte var olan”, ancak işlemi yapan taraflarca gerçekte asla “istenmeyen”, salt o üçüncü kişilere yanlış kanaat verip onları aldatmak (yanıltmak) amacıyla vitrine konmuş bir “hukukî işlem” ile; bu işlemin aralarında geçerli (bağlayıcı) olmadığına ilişkin yaptıkları gizli bir “muvazaa anlaşması” mevcuttur.

Bazı spesifik durumlarda, bu iki unsura ek olarak, tarafların aslında “gerçek iradelerine uygun olan”, ancak (vergiden kaçmak, şufa hakkını engellemek gibi) çeşitli nedenlerle o görünen sahte işlemin arkasına sakladıkları, maskeledikleri bir “gizli işlem” daha bulunur. Hukuk sistemimizde taraflar arasında böyle bir gizli işlemin (sözleşmenin) bulunup bulunmadığına bakılarak, muvazaanın iki farklı türünden söz edilir.

Eğer tarafların, kendi aralarında geçerli herhangi bir hukukî işlem yapmak niyetleri (istekleri) olmadığı hâlde, salt dışarıdaki üçüncü kişilere, aralarında sanki bir hukukî işlem (satış vb.) varmış gibi görünmek için işlem yapmaları (mal devretmeleri) hâlinde “mutlak (basit) muvazaa” söz konusu olur (Gizli işlem yoktur). Buna karşılık “nispi (mevsuf) muvazaada” ise; taraflar arasında tamamen gerçek iradelerine uygun olan (örneğin 1 milyon TL’ye satış) bir hukukî işlem bulunmakla birlikte, bu gerçek işlem, kendi iradelerine uymayan ve sırf dışa karşı yapılmış (örneğin tapuda 100 bin TL gösterilen) bir başka sahte hukukî işlemle ustaca gizlenir (maskelenir). Bu nispi muvazaa türü; bir sözleşmenin hukuki niteliğinde (bağışı satış göstermek), taraflarının şahsında (başkasının ismini kullanmak), konusunda ve sözleşmenin “koşullarında (bedelinde)” pekâlâ söz konusu olabilir.

Bir sözleşmenin bizzat “konusunda ve koşullarında (örneğin satış bedelinde)” muvazaa yapılması hâlinde; tapudaki o görünüşteki hukukî işlem (taşınmazın satılması iradesi) aslında tarafların gerçek iradelerine uygundur (Taraflar o evi gerçekten alıp satmak istemektedir). Ancak, görünüşteki o işlemin “bazı şartları” ve bilhassa konusunun belli bir bölümü (fiyatı), aralarındaki o “gizli anlaşmadan” (gerçekten) çok farklı düzenlenmiştir. Bu tür “bedelde muvazaada” taraflar, görünüşteki sözleşmenin bazı koşullarını (sırf harç ödememek için) değiştirirken; sözleşmenin tamamı (yani evin satılması niteliği) değil, sadece o değiştirilen “bazı koşulları (rakamları)” gizli sözleşmeye uymaz. Açıklandığı üzere taraflar, o görünüşteki satım sözleşmesini yapmayı (malı devretmeyi) son derece ciddi olarak istemekte ve bu satışın niteliğinde de tam olarak anlaşmaktadırlar. Ancak burada tapuya beyan edilen “bedel”, gerçekte ödenen bedelden “az veya çok fazla” gösterilmektedir. Yani görünüşteki resmi sözleşmenin sadece ve sadece “bedeli (rakamı)” değiştirilmektedir. Bu durumda muvazaa, o sözleşmesinin tamamında değil sadece “bir unsurunda (bedel kısmında)” bulunmaktadır (Özkaya, Eraslan: İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, Ankara 2011, s. 173).

Hukuken, taraflar arasındaki o asıl “muvazaa sözleşmesinde (gizli anlaşmada)” hiçbir şekil koşulu (noter vb.) aranmaz. Bu gizli anlaşma kendi aralarında “yazılı” veya “sözlü” olarak yapılabilir. Dışarıya sunulan görünüşteki sözleşme (örneğin tapu devri) çok katı bir resmi şekle bağlı olsa dahi, o muvazaa sözleşmesinin (gerçek bedel anlaşmasının) de “yazılı veya resmî” şekilde yapılması bir geçerlilik şartı olarak gerekmez. Ancak burada ispat hukuku devreye girer: Görünüşteki o sözleşmenin (tapunun) katı bir şekle bağlı olması hâlinde, o işlemdeki “muvazaanın (bedel farkının) mutlak surette ‘yazılı delil’ ile ispat edilmesi” kuralı; o muvazaa sözleşmesinin “geçerli olması için değil”, sadece mahkemede “ispat edilebilmesi için” aranan usuli bir kuraldır. Bu zorunlu bağlamda; görünüşteki yazılı veya resmi bir sözleşmenin (tapu senedinin) aksini (gerçek bedelini) iddia eden tarafın (davacının), 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 200. ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 13. maddeleri amir hükümleri uyarınca; bu iddiasını (gerçekte daha fazla/az ödediğini) mahkemede mutlak surette bir “yazılı delil (adi sözleşme, protokol, banka dekontu vb.)” ile ispat etmesi zorunludur. Tarafların imzaladığı o muvazaa sözleşmesi (gizli anlaşma), resmi makamlar önündeki görünüşteki o sözleşmeyi değiştirdiğine veya o kısmı hükümsüz kıldığına göre; mahkemede bir “ispat gücü” kazanabilmesi için o gizli anlaşmanın da en azından “yazılı” olması (imzalı belge), değinilen ispat kanunlarının açık ve emredici hükümleri gereğidir (Yargıtay İBKG’nin 05.02.1947 tarihli ve 1945/20 E., 1947/6 K. sayılı tarihi kararı da bu ispat kuralını koymuştur).

Yapılan bu derin hukuki açıklamalar ışığında Yargıtay HGK önüne gelen somut olay (dava) değerlendirildiğinde; Taraflar arasında tapu dairesinde imzalanan “17.12.2013” tarihli resmî satış senedinde (tapu belgesinde), davacı adına kayıtlı bulunan dükkânın davalıya resmi olarak sadece “31.000 TL” gibi düşük bir bedelle satıldığı anlaşılmaktadır. Ancak dava dosyası içerisine davacı tarafından sunulan ve taraflar arasında resmiyetten uzak, “haricen (kendi aralarında adi yazılı olarak)” düzenlenen “18.11.2013” tarihli o yazılı gizli sözleşme (protokol) ile; tapudaki o satışa konu edilen dükkânın, aslında davacı tarafından davalıya gerçekte “60.000 TL” bedelle satıldığı, bu gerçek bedelin 55.000 TL’sinin tapu devri anında peşin olarak, kalan 5.000 TL’sinin de dükkânın resmi satışından sonraki bir tarihte davalı tarafından ödeneceği çok net bir şekilde kararlaştırılmış ve imza altına alınmıştır.

Yargıtay’ın tespiti şudur: Resmî şekilde yapılması kanunen zorunlu olan taşınmaz (tapu) satış sözleşmesinde, “bedelde muvazaa (eksik gösterme)” yapıldığı iddiasının mahkemede “yazılı delille ispatına” ilişkin o katı koşul; asıl işlemin geçerliliğine (tapunun iptaline) dair bir geçerlilik koşulu olmayıp, sadece aradaki o “bedel farkının ispatına” ilişkin usuli bir koşuldur. Bu bağlamda, taraflar arasında tapuda imzalanan o görünürdeki (resmi) sözleşmenin yapılmasında tarafların asıl iç iradelerinin, “o taşınmazın devri yönünde (satışında)” zaten birbirine tamamen uygun (ortak) olması nedeniyle; ortada bir irade fesadı yoktur. Bu yüzden, salt “bedele ilişkin (rakamı eksik gösteren)” o gizli anlaşmanın geçerliliği, görünürdeki sözleşmenin o ağır (resmi) geçerlilik şartlarına tabî değildir (Adi yazılı olması ispat için yeterlidir).

Davacı satıcı tarafından; satış bedelinin, tapudaki o resmî satış senedinde belirtilen sahte 31.000 TL’nin aksine, gerçekte 60.000 TL olduğu hususu; tarafların 18.11.2013 tarihinde haricen imzaladıkları o (adi) yazılı satış sözleşmesi (gizli anlaşma) ile mahkemede kesin olarak ispatlanmıştır. Karşı taraf olan davalı alıcı da mahkemedeki savunmasında, bu sözleşmedeki o bakiye kalan 5.000 TL’nin kendisi tarafından “ödendiği yönünde” (ispatlayıcı) hiçbir geçerli savunmada bulunmamıştır (Ödediğini ispat edememiştir).

Açıklanan tüm bu hukuki nedenlerle ve bedelde muvazaanın yazılı delille kanıtlanması gerçeği karşısında; yerel mahkemece taraflar arasındaki asıl satış sözleşmesi gereği o bakiye kalan (5.000 TL) bedelin davalıca ödenmediği kabul edilerek, davacının başlattığı takibe yönelik “itirazın iptaline (borcun ödenmesine)” dair verilen o direnme kararı usul ve yasaya tamamen yerindedir (HGK kararı onamıştır).

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir