İnanç Sözleşmesi ve Şartları

İnanç Sözleşmesi (İnançlı İşlem): Şekil Şartları, İspat Usulü ve Hukuki Sonuçları (Yargıtay HGK-K.2021/635)
Bilindiği üzere Türk hukuk sistematiğinde “inançlı işlemleri” doğrudan tarif eden spesifik bir kanun hükmü mevcut değildir. Buna mukabil, hem yargı uygulamalarında hem de hukuk öğretisinde (doktrinde); mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 19. maddesinde ve güncel 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 26. maddesinde hayat bulan “sözleşme özgürlüğü” (irade muhtariyeti) prensibi çerçevesinde inanç sözleşmelerinin kurulabileceği ve hukuken geçerli olduğu kesin olarak kabul edilmektedir.

İnançlı işlemlerde süreç şu şekilde işler: “İnanan” ile “inanılan” taraf bir araya gelerek, inanç sözleşmesine konu olan malın/hakkın mülkiyetinin ilk etapta inanılan tarafa devredilmesi, belirlenen amacın gerçekleşmesinin ardından ise mülkiyetin tekrar inanan tarafa iade edilmesi hususunda karşılıklı bir mutabakata varırlar. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.05.2000 tarihli (Esas: 2000/2-888, Karar: 2000/885) içtihadında da net bir biçimde ifade edildiği üzere inançlı işlemler; bir şahsın (inananın) kendi menfaatini koruması yahut bir borcuna karşılık teminat (güvence) sağlaması maksadıyla, sahip olduğu bazı hakları güvendiği bir başkasına “ciddi olarak” devrettiği; ancak devralan tarafın (inanılanın) bu haklardan doğan bazı yetkileri hiçbir şekilde kullanamayacağı, bazılarını ise yalnızca hakkı devredenin önceden belirlediği ve menfaatine uygun düşen sınırlar dâhilinde kullanmak mecburiyetinde olduğu yönünde tarafların anlaştığı işlemlerdir.

Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere, inançlı işlem bütünüyle “güven esasına” dayanan bir hukuki kurumdur. Taraflar, aralarındaki karşılıklı güven duygusuna istinaden bir malın mülkiyetini karşı tarafa (inanılana) nakleder ve inanan taraf, zamanı geldiğinde bu malın kendisine eksiksiz iade edileceğine tam bir güven duyar. Nitekim “inanan” terimi, malın kendisine geri döneceğine itimat eden (güvenen) kişiyi tanımlamak için kullanılır.

İnanç sözleşmesi; inanılan ile inanan arasında akdedilen, tarafların karşılıklı borç ve haklarını çizen, inançlı muamelenin hangi hallerde sona ereceğini belirleyen ve devredilen nesnenin/hakkın inanılan tarafından inanana hangi şartlarda geri verileceğini (iade edileceğini) tanzim eden “borçlandırıcı” nitelikte bir sözleşmedir. Bu sözleşme kendi içinde bağımsız bir akit olup, hem alacağın hem de mülkiyet naklinin hukuki temelini (sebebini) oluşturur.

İnançlı işlemin kurgusunda iki ana taraf bulunur: “İnanan” ve “İnanılan”. Kendisine ait bir eşyayı veya hakkı, güvendiği diğer bir şahsa inançlı bir sözleşmeyle devreden kişiye “inanan” denmektedir. Kendisine devredilen bu nesneyi veya hakkı, kendi yararına doğrudan ya da dolaylı olarak kullanan şahsa ise “inanılan” adı verilir. İnananın, inanılan kişiye devrettiği (kazandırdığı) hak veya eşya ise hukuken “inanç konusu şey” olarak adlandırılmaktadır. İnançlı işlemlerde, kazandırıcı işlemi yapan taraflar ile aradaki borçlandırıcı anlaşmayı kuran taraflar aynı kişilerdir.

İnançlı işlem senaryosunda inanılan taraf; kendisine geçen hakkı kullanırken sözleşmede belirlenen sınırlara ve koşullara uymayı, hedeflenen amaç gerçekleştiğinde yahut belirlenen süre dolduğunda o hakkı veya nesneyi tekrar inanana (veya inananın işaret edeceği üçüncü bir kişiye) iade etmeyi peşinen yüklenmektedir. Özetle inançlı işlem; kazandırmayı gerçekleştiren kişiye (inanana), sözleşmedeki şartlar olgunlaştığında o kazandırmanın iadesini (geri verilmesini) talep etme hakkı bahşeden bir akittir. Eğer inanılan bu iade yükümlülüğünden kaçınırsa, inanan taraf konuyu yargıya taşıyarak (dava yoluyla) iadenin hükmen yerine getirilmesini talep edebilir.

Pratikte taraflar bu sözleşmeye ve temlik (devir) işlemine genellikle şu amaçla başvururlar: İnanan kişi, teminat (rehin) vermek ve iş bittiğinde geri almak üzere malvarlığındaki bir nesneyi/hakkı, standart hukuki muamelelere kıyasla “çok daha güçlü bir hukuki durum” yaratarak inanılana devreder. Diğer bir deyişle borçlu kişi; alacaklısına malını sadece rehin verip ona “sınırlı ayni hak” tanımak yerine, doğrudan malın “mülkiyetini” geçirerek rehin hakkından çok daha ileri giden, çok daha sağlam bir güvence mekanizması kurmuş olur.

Sözleşmenin ve temlikin bu kendine has özellikleri sebebiyle; taşınmazını bir inanç sözleşmesi kapsamında karşı tarafa (alacaklıya) satan kişinin elinde artık mülkiyet hakkı değil, sadece borç aldığı parayı geri ödediğinde “taşınmazın kendisine tekrar devredilmesini isteme” yönünde bir şahsi alacak hakkı kalır. Taşınmazı inançlı işlemle devralan kişinin (inanılanın) ise; borcun ödeneceği güne kadar o taşınmazı üçüncü bir kişiye satmamak (devretmemek) ve borç ödendiği an taşınmazı ilk sahibine iade etmek yönünde yasal bir borcu doğmuş olur.

Farklı bir hukuki pencereden bakıldığında, taşınmazın mülkiyeti bütünüyle inanılana (alacaklıya) geçmiştir. İnançlı işlemle satış yapan borçlunun taşınmaz üzerinde hiçbir mülkiyet hakkı kalmadığı gibi, alıcının elindeki bu mülkiyet üzerinde tesis edilmiş bir “rehin hakkından” da bahsedilemez. İnanç sözleşmeleri, tarafların hür ve karşılıklı iradelerine tam bir uygunluk taşıdığı için, onlara haklar veren ve karşılıklı borçlar yükleyen tamamen geçerli sözleşmelerdir (6098 sayılı TBK md. 97). Bu akitlerde taraflar, inançlı işlemin süresini, sona erme koşullarını, iade şartlarını ve sözleşmeye aykırılık halindeki yaptırımları serbestçe belirleyebilirler. Bu amaca yönelik sözleşme hükümleri; 6098 sayılı TBK’nın 26. ve 27. maddelerine (Mülga 818 sayılı BK’nın 19. ve 20. maddelerine) aykırı düşmediği müddetçe hukuken geçerli sayılır.

Lakin Türk hukuk sisteminde, taşınmazlara (gayrimenkullere) dair mülkiyet devri (tasarruf) işlemleri ancak Tapu Sicil Müdürlüklerinde “resmi şekilde” yapıldığında geçerli olur. Mevzuatımız gereği tapuda doğrudan “inançlı temlik” adı altında bir devir işlemi yapılamamaktadır. Bu şekli kısıtlama, taşınmazların inançlı devrinin sıklıkla “muvazaa” (danışıklı işlem) kurumuyla karıştırılmasına yol açmakta ve pratikte pek çok hukuki sakınca doğurmaktadır. Hak sahipleri (taraflar), taşınmazı aslında “inançlı işlem” mantığıyla devretmek istemelerine rağmen, tapu memurları bu isimle işlem yapamadığı için mecburen tapudaki işlemi standart “satış sözleşmesi” olarak göstermektedir. Tarafların asıl ve gerçek iradelerini barındıran (gizli işlem niteliğindeki) inanç sözleşmesi ise adi yazılı şekilde yapıldığından, taşınmazların salt inanç sözleşmesiyle mülkiyetinin devri şekil yönünden mümkün olmamaktadır.

İşte tam da bu sebeple; şekle sıkı sıkıya bağlı akitlerde veya taşınmaz malların devrinde, taraflar arasındaki inanç sözleşmelerinin ne tür hukuki sonuçlar doğuracağı ve sözleşmedeki şartlar gerçekleştiğinde bunun “taşınmaz mülkiyetinin nakli (iadesi) için geçerli bir hukuki sebep” oluşturup oluşturmayacağı büyük bir önem kazanmıştır. Bu tarihi tartışma, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile masaya yatırılmış; eski dönem hukukunda geçerli olan “nam-ı müstear” ve “muvazaa” iddialarının, Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesinin ardından taşınmaz mallar için mahkemelerde dinlenip dinlenemeyeceği kesin karara bağlanmıştır.

Söz konusu İçtihadı Birleştirme Kararında şu tespitlere yer verilmiştir: Bir taşınmazın tapu kaydında, gerçek malik yerine çeşitli amaçlarla başka bir ismin yazılması veya sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın (nam-ı müstear) gösterilmesi hukuken mümkündür. Bu tür senaryolarda; tıpkı bir vekilin kendi namına fakat müvekkilinin hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi, üçüncü kişilerden bir gerçeği gizleme amacı güdülebilir. “Haksız ve kötü niyetli gizlemeler” istisna olmak kaydıyla; bu ihtimallere binaen açılacak bir dava, gerçekte ya var olan bir hakka dayanarak mülkiyetin el değiştirmesini ya da bir hakkın korunmasını hedefleyecektir. Bu durum, vekâlet ve temsil ilişkisinde “mülkiyette halefiyet” prensibi olarak kabul görmüş bir husustur. Halefiyeti düzeltmek maksadıyla öncelikle mülkiyetin vekile ait olduğu düşünülse dahi, bu durum temsil hukuku kurallarına aykırı olduğundan bunun devamına ve korunmasına hükmedilemez. Zira Borçlar Kanunu’ndaki “Müvekkil, vekiline karşı olan muhtelif borçlarını ifa edince; vekilin kendi namına ancak müvekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı doğrudan müvekkilin olur” amir hükmü de bu hukuki düşünceyi teyit etmektedir. Öte yandan, ister taşınır ister taşınmaz mallara ilişkin olsun, “nam-ı müstear” (takma ad/ödünç isim) hadiselerinde, açılacak davanın niteliği bir “mülkiyet ve istihkak davası” boyutunu aşamayacağından, burada artık ne resmi senet kuralı ne de şekil şartı meselesi bahis konusu yapılamaz. Meselenin, isimde ve akitte muvazaayı düzenleyen Borçlar Kanunu’nun 18. maddesi perspektifinden değerlendirilmesi kanunun öz amacına çok daha uygun düşecektir. Kararın sonuç (hüküm) bölümünde ise; nam-ı müstear davalarının mahkemelerde dinlenebilir (mesmu) olduğuna ve bu davaların ancak “yazılı delil” ile ispatının caiz olduğuna kesin olarak hükmedilmiştir.

Hukuk sistemimizde İçtihadı Birleştirme Kararlarının; salt konularıyla sınırlı olduğu, gerekçeleriyle mahkemelere yol gösterdiği ve sonuç kısımlarıyla tüm yargı mercilerini bağladığı tartışılmaz bir kuraldır. Belirtilen bu İçtihadı Birleştirme Kararında da vurgulandığı üzere; inanç sözleşmeleri bir taraftan “mülkiyeti nakil borcu” doğurması sebebiyle tarafları bağlayan borçlandırıcı bir işlem, diğer taraftan mülkiyetin devrine hukuki sebep teşkil etmesi hasebiyle bünyesinde “tasarruf işlemlerini” barındıran özel sözleşmelerdir. Bu itibarla, inanç sözleşmesindeki şartların olgunlaşması halinde, bu belgenin taşınmaz mülkiyetini nakletme (iade etme) özelliğini taşıdığı kabul edilmek zorundadır.

İlave olarak, bahsi geçen İçtihadı Birleştirme Kararının hüküm (sonuç) fıkrasında; inanç sözleşmesi niteliğindeki belgenin geçerli olabilmesi için sadece “sözleşmeye taraf olanların imzasını taşıması” yeterli görülmüştür. Kararın hiçbir cümlesinde, inançlı işlemin ispatına yarayan bu yazılı belgenin “en geç tapudaki işlem (devir) tarihinde veya daha önceki bir tarihte düzenlenmiş olması gerektiği” yönünde bir tartışma yapılmamış, bu konuya dair en ufak bir şerh veya açıklama düşülmemiştir. Kararın metninde olmayan böyle bir “önceki tarih” şartının varlığını kabul etmek, İçtihadı Birleştirme Kararının sınırlarını (kapsamını) keyfi olarak genişletmek manasına geleceğinden, bu yaklaşım hukuk düzeni tarafından asla kabul göremez.

Bu tespitlerin doğal bir sonucu olarak; inanç sözleşmesine (inançlı işleme) dayalı iddiaların, herhangi bir resmi şekle (noter vb.) bağlı olmaksızın, sadece tarafların imzasını barındıran “adi yazılı bir belge” ile kanıtlanabileceği ve bu yazılı belgenin tapudaki devir (akit) tarihinden önce yahut sonra düzenlenmiş olmasının davanın sonucuna hiçbir etki etmeyeceği, 1947 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararının emredici sonucudur. Zira söz konusu kararın gerekçesinde, yazılı belgenin mutlaka akitten önce düzenlenmesi gerektiğine dair veya akitten sonraki bir tarihi taşıyan belgenin geçersiz sayılacağına dair hiçbir ibare yer almadığı gibi; sonuç kısmında da salt “nam-ı müstear davalarının mesmu olduğu ve yazılı delil ile ispat edilebileceği” kurala bağlanmıştır.

İçtihadı Birleştirme Kararının lafzında ve ruhunda bulunmayan “belgenin akit tarihinden önce düzenlenmesi zorunluluğu” şeklinde bir ek (ilave) koşulun, zorlama bir yorum yoluyla karar kapsamına dâhil edilmesi hukuken mümkün değildir.

Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 14.07.2010 tarihli (Esas: 2010/14-394, Karar: 2010/395) güncel içtihadında da birebir aynı hukuki hususlara vurgu yapılmıştır. Buradan çıkan net sonuç şudur: Tapuya kayıtlı bir gayrimenkulün inançlı işlem mantığıyla (teminat vb. amaçla) devredilmesinde, aradaki inançlı işlemin “adi yazılı” biçimde yapılmış olması hukuken hem gerekli hem de yeterlidir. Yazılı şeklin bir geçerlilik şartı değil, bir “ispat koşulu” olduğu hususu, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının kesin emridir. Bununla birlikte, inançlı işlemin yazılı delili konumundaki inanç sözleşmesinin varlığını; bu işleme dayanarak karşı taraftan tazminat, iade veya sözleşmenin feshini talep eden taraf (iddia sahibi), 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 6. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 190/1. maddesindeki “ispat yükü” genel hükümleri çerçevesinde ispat etmekle mükelleftir.

Pratik yargılamalarda; iddia sahibinin elinde yukarıda tarif edilen nitelikte (iki tarafın imzasını taşıyan) kesin bir “yazılı delil” bulunmasa dahi; taraflar arasındaki inanç uyuşmazlığının tamamını ispatlamaya tek başına yetmese de olayın (inançlı işlemin) vuku bulduğuna güçlü bir delalet eden ve “karşı tarafın elinden çıkmış” olan bir delil başlangıcı niteliğinde belge mevcutsa; inanç sözleşmesinin artık “tanık” beyanları da dâhil olmak üzere her türlü yasal delille kanıtlanabileceği Yargıtay tarafından kabul edilmiştir (Bu husus, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 28.12.2005 tarihli ve 2005/14-677 E., 2005/774 K. ile 14.11.2019 tarihli ve 2017/1-1254 E., 2019/1197 K. sayılı kararlarında istikrar kazanmıştır). Eğer davacının elinde ne bir yazılı delil ne de bir “delil başlangıcı” belgesi varsa; inanç sözleşmesinin varlığı, ancak karşı tarafın ikrarı (HMK m. 188) veya karşı tarafa teklif edilecek yemin (HMK m. 225 vd.) gibi “kesin delillerle” ispat edilebilir.

İnanç Sözleşmelerinden Doğan Davalarda Zamanaşımı Süresi (Yargıtay HGK-K.2011/189)
İnançlı işlemler yoluyla tapuda (veya noterde) yapılan temlik (devir) işlemleri hukuken tamamen geçerli işlemler olup, mülkiyet hakkı yasal olarak karşı tarafa (inanılana) geçmektedir. Bu yasal gerçeklik ışığında; inançlı işlem temelinde açılan tapu iptal ve tescil davalarında davacı taraf (inanan), aslen “yolsuz tescil” (geçersiz kayıt) iddiasına veya bir “ayni hakka” dayanmamakta; bilakis sadece inanç sözleşmesinden neşet eden “kişisel (şahsi) hakkına” dayanarak iade talep etmektedir. Durum böyle olunca, açılan davanın yegane konusu bir “taşınmaz (gayrimenkul)” olsa bile, bu dava hukuken ayni hakkı koruyan bir istihkak davası sayılamaz. Davanın özü inanç sözleşmesindeki kişisel (şahsi) alacak hakkına dayandığından, inançlı işleme dayalı tüm davaların doğal olarak “zamanaşımı” kurallarına tabi olması kaçınılmazdır.

Türk Borçlar Kanunu’nda inançlı işlemlerin özel olarak düzenlenmemiş olması gibi, bu sözleşmelerden doğan davaların hangi zamanaşımı süresine tabi olacağı da özel bir maddeyle tayin edilmemiştir. Ancak gerek bilimsel (akademik) alanda gerekse Yargıtay uygulamalarında yerleşik bir içtihat oluşmuştur: İnanç konusu malın/taşınmazın iadesine veya inanç konusu mal üçüncü bir kişiye satılıp inanılanın elinden çıkmışsa “tazminat (bedel)” talebine yönelik dava açma hakkının; genel zamanaşımı kuralını düzenleyen Borçlar Kanunu’nun 125. maddesi (yeni TBK m. 146) uyarınca 10 (on) yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu tüm hukuk çevrelerince ortaklaşa kabul edilmektedir.

Bu 10 yıllık zamanaşımı süresi, alacağın “muaccel” (istenebilir) olduğu tarihte; diğer bir tabirle inanç konusu malın/hakkın sözleşme gereği “iade edilmesi gerektiği tarihte” işlemeye başlar. Şayet sözleşmede belirlenen iade tarihi (örneğin borcun vadesi) henüz gelmemişse ve inanılan taraf inanç konusunu kendi elinde tutmakta hukuken haklıysa, zamanaşımı süresinin başlamasına (işlemesine) imkân yoktur. Zamanaşımı saati ancak iade yükümlülüğünün doğduğu an çalışmaya başlar.

İnanç Sözleşmesinin İspatında “Delil Başlangıcı” Kavramı (Yargıtay 14. HD – K.2021/3720)
İnançlı işlemler; inanan tarafın, kendi malvarlığındaki bir eşyayı veya hakkı, güvendiği kişiye (inanılana) bir borca teminat oluşturmak veya yönetilmesini sağlamak amacıyla devretmesini kapsayan işlemlerdir. İnanılan taraf da bu anlaşma kapsamında; inanç konusu malı sözleşmedeki koşullara riayet ederek kullanmayı ve hedeflenen amaç hasıl olduğunda malı inanana önceden belirlenen yöntemle iade etmeyi taahhüt eder. İnançlı bir işlem vasıtasıyla inanan kişi, sahibi bulunduğu mülkiyet veya alacak hakkını kazandırıcı bir devir işlemiyle inanılana geçirmekte, lakin eşzamanlı olarak yaptığı borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu iade vb. yükümlülükler altına sokmaktadır.

Yukarıda da defaatle vurgulandığı üzere; hakkı/nesneyi devreden kişiye “inanan”, bunu devralıp kendi yararına kullanan kişiye “inanılan”, devredilen mala ise “inanç konusu şey” denir. İnançlı işlemde kazandırmayı yapan taraflarla, borç doğuran anlaşmayı akdeden taraflar birebir aynıdır. İnanılanın en büyük borcu, şartlar gerçekleştiğinde veya süre bittiğinde malı inanana (veya onun yetkilendirdiği 3. şahsa) iade etmektir. İade borcu yerine getirilmezse, inanan kişi dava açarak bu devrin mahkeme hükmüyle yapılmasını zorlayabilir.

İnanç sözleşmesinin (inançlı işlemin) mahkemede ispatlanması usulü, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile katı bir kurala bağlanmıştır: İnanç sözleşmesi ancak ve ancak “yazılı delil” ile kanıtlanabilir. Yüksek mahkemenin aradığı bu yazılı delil, tarafların mahkemeye sunacakları ve bizzat “kendi imzalarını” taşıyan (adi yazılı dahi olsa) net bir belge olmak zorundadır.

Somut Davanın İspat Boyutu: İncelenen dava dosyasında davacı taraf, dava konusu edilen taşınmazın aslında kendisine ait olduğunu ve sadece “iade edilmek koşuluyla” (inançlı işlemle) davalıya devredildiğini iddia etmektedir. Ne var ki; taraflar arasında bu iddiayı doğrulayacak, karşılıklı imzalanmış net bir “yazılı belge” dosyada bulunmamaktadır.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu (6100 sayılı HMK) madde 202 uyarınca; şayet iddia makamının elinde bu nitelikte tam teşekküllü bir yazılı delil yoksa, ancak uyuşmazlığın tamamını kanıtlamaya yetmese de olayın gerçekleştiğine delalet eden (ipucu veren) ve bizzat “karşı tarafın (inanılanın) elinden çıkmış” olan bir belge varsa, bu belge hukuken “delil başlangıcı” kabul edilir. Delil başlangıcı sayılabilen evraklara örnek olarak; inanılan şahıs tarafından kendi el yazısıyla yazılmış fakat altına imza atılmamış bir mektup veya senet, bilgisayarla/daktiloyla yazılmış ancak inanılanın sadece “parafını” barındıran bir kâğıt yahut usulüne uygun onaylanmamış mühürlü/parmak izli belgeler gösterilebilir. Dosyada karşı tarafın elinden çıkmış böyle bir “delil başlangıcı” evrakı mevcutsa, o zaman katı ispat kuralı esner ve inanç sözleşmesinin varlığı artık “tanık” dâhil her türlü yan delille ispat edilebilir hale gelir.

Lakin somut uyuşmazlıkta davacı tarafın sunduğu tek delil; kendi banka hesabından yüklü miktarda para çekmiş olması ve bu para çekme tarihiyle, uyuşmazlık konusu taşınmazın davalı adına tapuda satın alınma tarihinin birbirine çok yakın (uyumlu) olmasıdır. Yargıtay’a göre; davacının kendi banka hesabından çektiği paralara ait banka dekontları, “karşı tarafın (davalının) elinden çıkmış” bir belge sayılamayacağından, bu dekontların inanç sözleşmesi için “delil başlangıcı” niteliğinde olduğu kesinlikle söylenemez.

Ortada HMK anlamında geçerli bir yazılı delil veya delil başlangıcı yoksa; inanç sözleşmesinin ispatlanabilmesi için davacının elinde sadece karşı tarafın açık ikrarı (HMK m. 188) veya karşı tarafa yöneltilecek yemin (HMK m. 225 vd.) gibi “kesin deliller” kalır. Eğer davacı dava dilekçesinde “yemin” deliline dayanmışsa, hakimin davacıya bu yemin teklif etme hakkını mutlaka hatırlatması yasal bir zorunluluktur (Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 09.12.2015 tarihli, 2014/14-516 Esas, 2015/2838 Karar sayılı içtihadı da birebir bu yöndedir).

Davaya konu dosyada, davacı tarafın dava dilekçesinde açıkça listelediği “yemin” delilinden duruşma aşamasında kendi iradesiyle feragat etmiş olduğu anlaşılmıştır. Yazılı delil olmayan, delil başlangıcı bulunmayan ve yemin hakkından da feragat edilen bu dosyada, inanç sözleşmesi iddiası ispatlanamamıştır. Kanıtlanamayan bu tapu iptal ve tescil davasının mahkemece doğrudan “reddine” karar verilmesi icap ederken, hatalı değerlendirmeyle yazılı şekilde davanın kabulüne hükmedilmesi usul ve yasaya aykırı bulunmuş olup hükmün bozulması gerekmiştir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir