Kambiyo Senetlerinde (Bono ve Çek) Bedelsizlik İddiası ve Menfi Tespit Davası (Yargıtay HGK – K.2021/542)
İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 170/b maddesinin, yine aynı Kanun’un 72. maddesine yaptığı doğrudan yollama (atıf) neticesinde; kambiyo senetlerine özgü haciz yoluyla başlatılan takiplerde de borçlunun “menfi tespit davası” açma hakkının bulunduğu hukuken hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde açıktır. Nitekim İİK’nin 72/1 maddesi, “Borçlu, icra takibinden önce veya takip sırasında borçlu bulunmadığını ispat için menfi tesbit davası açabilir” şeklindeki amir hükmü barındırmaktadır. Bu kural ışığında borçlu kişi; henüz aleyhine resmi bir icra takibi başlatılmamışken (tehdit altındayken) alacaklıya karşı borçsuzluğunun tespiti amacıyla menfi tespit davası ikame edebileceği gibi, aleyhine icra takibi başlatılıp tebligat geldikten sonra da bu davayı açma hakkına sahiptir.
Bono, poliçe ve çek gibi kambiyo senetleri, hukuk sistemimizde “mücerret (soyut) kıymetli evrak” vasfını taşırlar. Bu mücerretlik ilkesi gereğince, senet üzerinde yazılı olan hak, senedin düzenlenmesine sebep olan “temel borç ilişkisinden” tamamen bağımsız bir karakter kazanır. Lakin, bir kambiyo taahhüdü (imzası) altına girilmesinin zemininde, hukuki bir şart olmamakla beraber, genellikle bağışlama, taşıma, kira veya satım sözleşmesi gibi bir “borçlandırıcı işlem” yatar. Şayet arka planda böyle bir borçlandırıcı işlem (temel ilişki) yoksa, o senedin salt “hatır senedi” olarak verildiği karinesine dayanılır. Temel borç ilişkisinin taraflarından birisinin, diğerine (lehtara) bir kambiyo senedi düzenleyip teslim etmesiyle birlikte, artık aralarında temel ilişkiden bağımsız, yepyeni ve ikinci bir borç ilişkisi doğar ki buna “kambiyo ilişkisi” denir. Çünkü mevcut bir borç için sonradan bir kambiyo senedi düzenlenip verilmesi; tarafların açıkça “eski borcu yeniliyoruz” şeklinde bir iradesi (anlaşması) bulunmadıkça, Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 133/2 maddesi uyarınca borcun yenilenmesi (tecdit) sonucunu doğurmaz. Hukuken, o kambiyo senedinin borcun “ifası yerine (ödenmesi yerine)” değil, sadece “ifası uğruna (ödenmesini kolaylaştırmak amacıyla)” verildiği kabul edilir. Sonuç olarak, mevcut bir borç karşılığında kambiyo senedi tanzim edildiğinde, taraflar arasında eşzamanlı yürüyen iki ayrı ilişki doğar: Biri “temel borç ilişkisi”, diğeri ise “kambiyo ilişkisi”. Bu ikili yapı, senedin üçüncü kişilere (ciro yoluyla) devredilmesi (tedavülü) durumunda da aynen geçerlidir. Bir kambiyo senedi ciro edildiğinde, ciro eden (ciranta) ile senedi devralan (ciro edilen) şahıs arasında kural olarak bir asıl borç ilişkisi (temel ilişki) mevcuttur. Bunun yanı sıra, bu iki şahıs arasında bizzat kambiyo hukukundan kaynaklanan bir “kambiyo ilişkisi” de kurulmuş olur. İşte tam da bu mücerretlik (soyutluk) ilkesi sebebiyle; taraflar arasındaki temel borç ilişkisinde var olan sakatlıklar veya bozukluklar, doğrudan doğruya kambiyo ilişkisini etkilemez. Temel borç ilişkisine dayanan savunmalar (def’iler); ancak ve ancak temel borç ilişkisinin tarafları ile kambiyo ilişkisinin taraflarının “aynı kişiler” olması halinde veya üçüncü kişinin senedi devralırken “bile bile borçlunun zararına hareket etmesi (kötüniyet)” hallerinde ileri sürülebilir. Bunun dışındaki durumlarda temel ilişki def’ileri kambiyo ilişkisinde öne sürülemez. Zira temel borç ilişkisi borçlar hukukuna, kambiyo ilişkisi ise kıymetli evrak hukukuna (kendi özel hukukuna) tabidir.
Hakkında takip yapılan borçlu, bir kambiyo senedi dolayısıyla alacaklıya karşı koyarken genel çerçevede iki yoldan birini seçerek menfi tespit talebinde bulunabilir: Ya doğrudan “kambiyo taahhüdünün (imzanın/senedin) tamamen hükümsüz olduğunu” iddia eder ya da “temel borç ilişkisindeki sakatlıklar sebebiyle borçlu tutulamayacağını” savunur. Başka bir ifadeyle; borçlunun senetten dolayı sorumlu olmadığını öne sürmesi, bizzat kambiyo senetleri hukukunun şekli kurallarından kaynaklanabileceği gibi, arka plandaki temel borç ilişkisinin yapısına da dayanabilir. Fakat borçlu mahkemede “takas def’ini” ileri sürüyorsa durum farklıdır; burada borçlu ne temel ilişkiye ne de senet borcunun geçersizliğine dayanmaktadır, sadece “kambiyo senedinden doğan kendi borcunu, hamil konumundaki kişiden olan kendi alacağı ile takas ettiğini (mahsup ettiğini)” beyan etmektedir.
Borçlunun doğrudan doğruya “kambiyo taahhüdünün hükümsüz (geçersiz) olduğu” iddiasıyla açtığı menfi tespit davası, özünde maddi hukuk normlarına dayanan bir “itiraz” sebebidir. Bu tür hükümsüzlük iddialarına dayalı menfi tespit davalarında asıl uyuşmazlık temel sözleşmeden değil, bizzat “kambiyo senetleri hukukundan” doğmaktadır. Bu davalarda davacının (borçlunun) dayandığı iddialar, kural olarak senet üzerinde imzası bulunan “tüm ilgililere (herkese) karşı ileri sürülebilen” mutlak def’iler niteliğindedir. Somut örnekler vermek gerekirse; kambiyo senedinde kanunun aradığı zorunlu şekil şartlarının (örneğin imza, düzenleme tarihi vb.) eksik olması, senedin vadesi gelmeden (erken) icraya konulması, kambiyo alacağının zamanaşımına uğramış olması, ciro silsilesindeki (zincirindeki) kopukluklar, müracaat (başvuru) hakkının yasal süreler kaçırılarak yitirilmiş olması, senedin ön veya arka yüzüne yazılı kısmi ödeme şerhleri, sorumsuzluk kayıtları yahut senedi imzalayanın iradesindeki (ehliyetindeki) bozukluk sebebiyle taahhüdün sahibini bağlamayacağı yönündeki güçlü iddialar, doğrudan hükümsüzlük nedenine dayalı menfi tespit davasının konusunu oluştururlar.
Buna karşılık borçlunun, “temel borç ilişkisinden ötürü herhangi bir sebeple sorumlu tutulamayacağı” iddiasına dayanarak açtığı menfi tespit davaları, yargı uygulamasında ve hukuk öğretisinde “bedelsizliğe dayalı menfi tespit davası” olarak isimlendirilir. Hukuken bedelsizlik kavramı; bir kambiyo senedinin yaratılmasına (ihdasına) zemin hazırlayan temel alacağın, herhangi bir hukuki veya fiili nedenle “mevcut olmaması (yok olması)” durumudur (İnan, Nurkut: Türk Hukukunda Hatır Senetleri ve Özellikle Hatır Bonoları, Ankara, 1969, s.16). Farklı bir ifadeyle; eğer bir kambiyo taahhüdünün dayandığı asıl alacak baştan geçersizse yahut sonradan (ödeme vb. ile) sona ermişse, o kambiyo taahhüdü (senet) artık “bedelsiz” kalmış demektir. Bu çerçevede bir senedin bedelsizliğine karar verilirken odaklanılan husus, salt temel borç ilişkisi (sözleşme) değil, o ilişkiden doğan “temel alacağın” bizzat kendisidir. Bu bakımdan bedelsizliğe dayalı menfi tespit davasının asıl amacı; maddi hukuk normları çerçevesinde o borcun fiilen mevcut olup olmadığının mahkemece tespit edilmesidir. Borçlu olmadığını iddia eden şahsa, genel ispat kuralları dâhilinde bu iddiasını kanıtlama imkânı sunulur. Yargılama sonucunda borçlu olunmadığının kesinleşmesi (tespiti) halinde; eğer davacı aleyhine henüz bir icra takibi başlatılmamışsa bunun önüne geçilmiş olur, şayet başlamış ve derdest bir icra takibi varsa bu takip mahkemece iptal edilerek, davacının “aslında var olmayan (bedelsiz) bir borcu” haksız yere ödemesi engellenmiş olur.
Ticaret hukukunda bedelsizlik iddiası, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 687. maddesi kapsamında değerlendirilen bir “kişisel (nispi) def’i” türüdür. Bedelsizlik mutlak değil, nispi bir def’i olduğundan dolayı; senedi düzenleyen kişi (keşideci) tarafından, temel kural olarak sadece senedi verdiği ilk kişiye (lehtara) karşı ileri sürülebilir. Fakat borçlu; senedi sonradan elinde bulunduran kişinin (hamilin), o senedi devralırken durumu bildiğini ve sırf “bile bile borçlunun zararına hareket ettiğini (kötüniyetini)” kesin delillerle kanıtlarsa, işte o zaman bedelsizlik def’ini senedi elinde tutan o üçüncü kişiye (hamile) karşı da ileri sürme hakkı kazanır.
Bedelsizliğe dayalı menfi tespit davalarının maddi hukuktaki yasal temeli, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 77. ve devamı maddelerinde detaylandırılan “sebepsiz zenginleşme” kurumudur. Çünkü kambiyo senetleri hukukuna egemen olan “soyutluk (mücerretlik) ilkesi” gereğince; temel alacağın baştan mevcut olmaması veya sonradan geçersiz hale gelmesi, doğrudan doğruya kambiyo senedini “hükümsüz” kılmaz (senet şeklen geçerliliğini korur). Ancak temel ilişkide yaşanan bu sakatlık ve bedelsizlik durumu, kambiyo borçlusuna şu hakkı bahşeder: Borçlu olmadığının mahkemece tespitiyle beraber, alacaklıya karşı “sen benim paramla sebepsiz zenginleşiyorsun” diyerek sebepsiz zenginleşme def’ini (savunmasını) ileri sürme imkânı tanır.
Bir kambiyo senedinin tanzim edilmesindeki en kritik ve varoluşsal unsur, şüphesiz ki “temel alacağın varlığı”dır. Ancak yasa, temel alacağın senedin düzenlendiği o ilk saniyede (tanzim anında) mutlak surette ve tam olarak var olmasını şart koşmaz. Başka bir anlatımla; kambiyo senedinin metninde belirli (muayyen) bir rakamın (meblağın) yazılması şekil şartı olarak mecburi ise de, bu durum temel alacağın da o an itibarıyla aynı kesinlikte (muayyen) olmasını gerektirmez. Eğer temel alacak doğduğu (kesinleştiği) anda, senet üzerinde yazan rakamdan daha düşük bir meblağda ise, o senet aradaki fark kadar “kısmi bedelsizliğe” uğramış sayılır (İnan, s. 45). Bu hukuki esneklik sayesinde taraflar; aralarında geçerli bir temel ilişki bulunmasına rağmen, henüz doğmamış ama gelecekte “doğması muhtemel” olan, şarta bağlanmış olan yahut bir “cezai şarta” (ceza koşuluna) ilişkin olan alacaklar için dahi peşinen kambiyo senedi (bono/çek) düzenleyebilirler. Bu şekilde gelecekteki bir alacağa endekslenerek tanzim edilen bir senet; vadesi geldiğinde şayet o alacak henüz doğmamışsa (şart gerçekleşmemişse), o an itibarıyla tamamen “bedelsiz” kabul edilir. Lakin bu bedelsizlik durumu mutlak değil, “geçici bir süre” içindir. O şarta bağlı alacak doğduğu an, senedin geçici bedelsizliği de o alacak miktarı oranında ortadan kalkacak ve senet tahsil edilebilir hale gelecektir (Ertekin, Erol/Karataş, İzzet: Uygulamada Ticari Senetler, Ankara, 1998, s. 693). Bu teorik altyapı ışığında değerlendirildiğinde; bir kambiyo senedinin “teminat amacıyla (teminat senedi olarak)” verildiği yönündeki iddia da, hukuki özü itibarıyla tamamen “bedelsizliğe dayalı” bir iddiadır. Ancak genel kural şudur ki; bir kambiyo senedinin teminat senedi olarak düzenlenip verilmesi, o senedin doğrudan doğruya ve baştan bedelsiz (geçersiz) olması sonucunu doğurmaz. Senet, ancak teminat altına alınan asıl borcun harfiyen yerine getirilmesi ve alacaklının teminat ihtiyacının tamamen ortadan kalkmasıyla (riskin sıfırlanmasıyla) birlikte “bedelsiz” hale gelir.
Temel bir borç ilişkisindeki edimin (işin) güvencesi (teminatı) olarak tanzim edilen kambiyo senetlerinde; teminat altına aldıkları o riskli husus (ihlal) gerçekleşinceye kadar ortada “geçici bedelsizlik”, o husus (ihlal) gerçekleştikten sonra ise “kesin bedelsizlik” dinamikleri söz konusu olur. Şayet senedin teminat altına aldığı o ihlal (risk) hiç gerçekleşmezse, senedin bedelsizliği kalıcı hale gelecek ve tahsil kabiliyeti ortadan kalkacaktır. Bu yasal yapı uyarınca, kambiyo senedinin teminat maksadıyla düzenlendiği hallerde borçlu taraf; eğer senet hala senedi ilk verdiği kişinin (lehtarın) elindeyse (üçüncü kişilere ciro edilmemişse), ona karşı doğrudan “teminatı talep etme koşullarının henüz oluşmadığını (yani riskin/ihlalin gerçekleşmediğini)” yahut “alacaklının icraya koyduğu senet rakamının, teminat oluşturduğu asıl borç miktarını aştığını” belirterek bunu bir kişisel def’i olarak mahkemede rahatça öne sürebilir. Şayet senet ciro yoluyla üçüncü bir kişiye (hamile) geçmişse; hamilin bu senedin aslında bir “teminat senedi” olduğunu bildiği ve sırf borçluyu mağdur etmek (zararına hareket etmek) niyetiyle senedi devraldığı ispatlanabilirse, anılan bedelsizlik def’inin o hamile karşı da ileri sürülmesi pekâlâ mümkündür.
Burada çok hayati bir usul kuralını hemen belirtmek gerekir: Bir kambiyo senedinin ön yüzünde veya arkasında sadece “teminat (teminattır vb.)” yazması (kaydı bulunması), ancak bu teminatın “neyin teminatı olduğunun” açıkça belirtilmemesi durumu, o kambiyo senedinin “mücerretlik (soyutluk)” vasfını kesinlikle ortadan kaldırmaz. (Yani senet kambiyo vasfını korur). Buna karşın; eğer senet üzerinde doğrudan “asıl borç ilişkisine (sözleşmeye) atıf yapan” (Örn: şu tarihli sözleşmenin teminatıdır) veya senedin “ödenmesini belli bir şarta bağlayan” yazılı kayıtlar mevcutsa, o senedin mücerretlik vasfı tamamen ortadan kalkar (kaybolur). Mücerretliği kaybolan böyle bir senede dayanılarak artık İcra Dairelerinde “kambiyo senetlerine özgü haciz yoluyla” icra takibi yapılamaz (Sadece ilamsız takip yapılabilir). Başka bir anlatımla; senedin bir “teminat senedi” olduğunun doğrudan doğruya senet metninden (üzerindeki yazılardan) net bir şekilde anlaşılması durumunda, senedin mücerretlik niteliği çökeceği için o senet kambiyo hukuku bağlamında “hükümsüzdür”. Üstelik senet metninden anlaşılan bu açık hükümsüzlük; borçlu tarafından sadece lehtara değil, ciro zincirinde yer alan tüm cirantalara ve senedi elinde tutan hamile karşı da şartsız ileri sürülebilir. Çünkü senet metninden anlaşılan bu şekli def’i, kişisel değil “mutlak def’i” niteliği taşır ve senedi devralan iyi niyetli veya kötü niyetli tüm üçüncü kişilere karşı da geçerlidir.
Tüm bu detaylı hukuki ve teorik açıklamalar ışığında Hukuk Genel Kurulu önüne gelen somut uyuşmazlık değerlendirildiğinde: Davacı (borçlu) tarafça bizzat düzenlenerek imzalanan 50.000,00 TL bedelli (rakamlı) bir çekin, lehtar konumundaki davalı tarafa teslim edildiği; davalı (alacaklı) tarafın bu çeki yasal süresi içerisinde muhatap bankaya ibraz ettiği, ancak çek hesabında yeterli karşılık (bakiye) bulunmadığı için bankaca ödeme yapılamadığı (karşılıksız işlemi gördüğü) sabittir. Bunun hemen akabinde davalı alacaklı, davacı aleyhine İcra Müdürlüğünde “kambiyo senetlerine özgü haciz yolu” ile icra takibi başlatmıştır. Davacı (borçlu) vekili, bu icra takibinin kendisine tebliğ edilmesinden sonra; icra takibine mesnet (konu) yapılan bu çekin, taraflar arasında akdedilen bir ticari sözleşmenin “teminatı” gayesiyle verildiğini ve müvekkilinin o sözleşme kuralları gereğince karşı tarafa herhangi bir borcunun doğmadığını (bulunmadığını) iddia ederek, Yargıtay incelemesine konu olan eldeki “menfi tespit davasını” açmıştır. Mahkemece incelenen dava konusu çekin ön veya arka yüzünde “teminat kaydı” bulunmadığı (yani mücerretliğinin bozulmadığı) saptanmıştır. Bu tablo karşısında, eldeki uyuşmazlığın salt bir şekil eksikliği değil, doğrudan doğruya “bedelsizliğe dayalı menfi tespit davası” niteliğinde olduğu dosya kapsamıyla sabittir.
Dosya içeriğine göre; taraflar arasında 10.09.2011 tarihinde resmi bir “öğrenci taşıma (servis) sözleşmesi” imzalandığı, bu sözleşme uyarınca davalı şirketin işletmekte olduğu özel okulun tüm öğrenci taşıma (servis) işinin davacı şahsa (veya firmaya) ihale edildiği anlaşılmaktadır. Bahsi geçen bu taşıma sözleşmesinin 5/f maddesinde açıkça; “davacı (taşıyıcı) tarafından davalıya (okula) sözleşmenin teminatı olarak 50.000,00 TL bedelli bir çek verileceği, şayet taşıyıcı hizmetlerini veya taahhütlerini yerine getirmezse (ihlal ederse) bu çekin tahsil için kullanılacağı” yazılı olarak imza altına alınmıştır. Bu sözleşme maddesi ve tarafların kabulü göz önüne alındığında, dava konusu 50.000 TL’lik çekin kesinlikle “taraflar arasındaki taşıma sözleşmesinin teminatı olarak verildiği” mahkemece kabul edilmelidir. Zaten davanın bu boyutu hususunda, Yerel Mahkeme ile Yargıtay Özel Dairesi arasında herhangi bir hukuki uyuşmazlık (ihtilaf) da bulunmamaktadır.
O hâlde, teorik bölümde de detaylıca bahsedildiği üzere; çekin bir teminat aracı olarak verildiği iddiası ve ispatı karşısında, senedin (çekin) başlangıçta “geçici bedelsizliği” söz konusu olduğundan, davanın çözümü için yapılması gereken tek şey şudur: Çekin düzenleme tarihi olan 07.02.2013 tarihi (veya ibraz tarihi) itibarıyla, sözleşmede teminat altına alınan o ihlal (risk) hususunun gerçekleşip gerçekleşmediğinin titizlikle araştırılması gerekmektedir. Bu hukuki inceleme kapsamında; taraflar arasındaki temel ilişkide (taşıma sözleşmesinde), çekin düzenleme tarihi itibarıyla teminat edilen o risk (ihlal) fiilen gerçekleşmiş ve davalı lehine bir “temel alacak” hakkı doğmuş ise, senedin üzerindeki o geçici bedelsizlik durumu, doğan bu alacak miktarı kadar ortadan kalkacak ve çek o miktar kadar tahsil edilebilir hale gelecektir.
Davalı (alacaklı) vekili mahkemedeki savunmasında; davacı taşıyıcının sözleşmeden doğan servis edimlerini hiç yerine getirmediğini, üstelik tüm eğitim yılının taşıma ücretlerini velilerden peşin olarak tahsil etmesine rağmen, eğitim döneminin tam ortasında taşıma (servis) işini habersizce bırakıp kaçtığını ve velilerden aldığı o paraları da iade etmediğini iddia etmiştir. Davalı vekili ayrıca, davacının müvekkili olan okula ödemesi gereken diğer ücretleri de ödemediğini, hatta önceki dönemden kalan ve 26.06.2012 tarihli resmi borç mutabakat (hesaplaşma) metninde imzası bulunan eski borçlarının da bulunduğunu öne sürerek, dava konusu çekin kesinlikle “bedelsiz olmadığını (tahsil hakkı doğduğunu)” şiddetle savunmuştur.
Tüm bu iddia ve savunmalar ışığında Yargıtay HGK’nın kararı şudur: Bu durumda yerel mahkemece; tüm dosya kapsamı, sözleşmeler ve ödeme belgeleri bir bütün halinde gözetilerek, gerekirse mali konularda uzman bir bilirkişi heyetinden detaylı rapor alınmak suretiyle dava konusu çekin düzenlenme (veya ibraz) tarihi itibarıyla; sözleşmede “teminat edilen o ihlal hususunun (servis işinin bırakılması vb.)” fiilen gerçekleşip gerçekleşmediği, şayet ihlal gerçekleşmiş ise davalının (okulun) davacıdan (taşıyıcıdan) ne kadarlık bir “temel alacağının” bulunduğunun net (rakamsal) olarak tespit edilmesi ve bu bilirkişi tespiti sonucuna göre adil bir karar verilmesi yasal bir mecburiyettir.




