Alacağın Temliki (Devri) Nedir ve Hukuki Boyutu (Yargıtay HGK – K.2021/685)
Alacağın temliki yahut diğer bir deyişle alacağın devri; şekli sınırları yasayla çizilmiş yazılı bir devir sözleşmesi aracılığıyla, hâlihazırda mevcut olan bir alacağın “alacaklısının” değiştirilmesi (başka bir şahsa geçmesi) işlemidir. Türk hukuk sistemimizde alacağın temliki müessesesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 183. ve devamı maddelerinde tüm detaylarıyla hüküm altına alınmıştır.
Bir borç (veya sözleşme) ilişkisinden doğan kendi alacak hakkını, borçlu olan kişinin hiçbir rızasına veya onayına ihtiyaç duymadan, aralarında kurdukları özel bir sözleşmeye dayanarak üçüncü bir kişiye (yeni alacaklıya) devretmesi işlemine hukuken alacağın temliki adı verilir (Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 21. Baskı, Ankara 2017, s.1248). Alacağın temliki işlemiyle birlikte, o borç münasebetinin alacaklı tarafının şahsında tam bir değişiklik (halefiyet) vuku bulur; eski alacaklı (temlik eden) o ilişkiden tamamen çıkarken, onun yerini ve tüm haklarını yeni alacaklı (temellük eden/devralan) alır.
Genel kural olarak, hukuk dünyasındaki bütün alacaklar temlik (devir) edilebilir niteliktedir. Bu bağlamda; hâlihazırda doğmuş ve kazanılmış (iktisap edilmiş) bir alacak kadar, ileride doğması kesin veya muhtemel olan (ileride iktisap olunacak) bir alacak da; keza vadesi gelmiş (muaccel) bir alacak kadar, henüz vadesi gelmemiş bir süreye veya şarta bağlanmış olan alacaklar da pekâlâ temlik olunabilir. Devre konu olan bu alacağın kaynağının ne olduğunun da bir önemi yoktur; alacak bir hukuki muameleden (sözleşmeden), bir haksız fiilden (tazminat), sebepsiz zenginleşmeden veya doğrudan doğruya kanundan doğmuş olsa dahi rahatlıkla temlik edilebilir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 21.03.2019 tarihli ve 2017/11-2630 E., 2019/328 K. sayılı içtihadında da bu geniş temlik serbestisi açıkça vurgulanmıştır.
Bununla birlikte, hukuk düzeni bazı istisnai alacakların temlikine kesinlikle izin vermemiştir. Devri caiz (mümkün) olmayan bu alacak tipleri ya doğrudan kanundan, ya taraflar arasındaki sözleşmeden ya da bizzat “işin niteliğinden” doğmaktadır. Örneğin, devri baştan sözleşme ile yasaklanmış (menedilmiş) alacaklarda durum şöyledir; alacaklı ve borçlu sözleşmeyi kurarken kendi aralarında anlaşıp, alacağın devrini kısmen veya tamamen, belli kişilere karşı veya belli bir süreyle sınırlı kalmak kaydıyla yasaklayabilirler. Bu devir yasağı sözleşmesi, kural olarak herhangi bir şekle (noter vb.) bağlı değildir. Lakin, aralarındaki bu devir yasağının üçüncü şahıslara (iyiniyetli kişilere) karşı ileri sürülebilmesi (geçerli olabilmesi) için; o devir yasağının mutlaka “yazılı” olması ve bu şartın borç senedinin (veya sözleşmenin) bizzat metninde/üzerinde açıkça belirtilmiş olması şarttır (Feyzioğlu, F. N.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C. II, İstanbul 1977, s.631,632). Şayet devri caiz olmayan (yasaklı) bir alacak hakkında yine de bir temlik (devir) işlemi yapılmışsa, yapılan bu işlem ilke olarak tamamen geçersizdir (batıldır). Böyle sakat bir devir, sadece borçluya karşı değil; bizzat temlik eden ile temlik alan arasında dahi hiçbir hukuki hüküm ve sonuç doğurmaz. Eğer asıl sözleşmede açık bir temlik yasağı varsa veya temlik işlemi “borçlunun rızasına” bağlanmış olup da o rıza alınmamışsa, yapılan alacağın temliki işlemi borçluya karşı asla ileri sürülemez.
Alacağın Temliki Sözleşmesinde Aranılan Yazılı Şekil Şartı
Türk Borçlar Kanunu’nun 184. maddesi amir hükmüne göre; alacağın temliki sözleşmesi, temlik eden (eski alacaklı) ile temlik alan (yeni alacaklı) arasında mutlak surette “yazılı” bir şekilde yapılmak zorundadır. Kanunun burada aradığı “yazılı şekil şartından” kasıt, temlik sözleşmesinin en azından basit bir kağıda “adi yazılı” şekilde dökülüp taraflarca imzalanmasıdır.
Kanun koyucu 184. maddede, alacağın temliki sözleşmesi kurulurken asgari olarak adi yazılı şekil şartının yerine getirilmesini yeterli görmüş, bu temlik sözleşmesinin illa ki “resmi şekilde (noterde vb.)” yapılmasını mecburi kılmamıştır. Ancak bu durum, tarafların isterlerse işlemi daha da sağlama almak için resmi şekilde yapmalarına engel değildir. Yani alacağın temliki sözleşmesi adi yazılı bir kağıtla yapılabileceği gibi, tarafların arzusuyla resmi şekilde (örneğin, noter huzurunda düzenleme/onaylama şeklinde) de pekâlâ yapılabilir.
Alacağın Temliki Sözleşmesiyle Birlikte Devralana (Yeni Alacaklıya) Geçen Haklar (Yargıtay 3. HD – K.2021/8606)
Alacağın temliki; o alacak hakkını devredenin (eski alacaklının) mal varlığından tamamen koparıp çıkararak, devralanın (yeni alacaklının) mal varlığına dâhil eden ve temelini sözleşmeden alan güçlü bir “tasarruf işlemi”dir. Böylece yapılan temlik işlemiyle birlikte devreden şahıs o borç ilişkisinden tamamen çıkar (ilişiği kesilir) ve onun yerine tüm alacaklı sıfatı ve haklarıyla devralan kişi geçer.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 189. maddesi (mülga 818 sayılı BK’nın 168. maddesi) gereğince; alacağın devredilmesiyle birlikte, sadece asıl alacak değil, o alacağa bağlı olan (devredenin kişiliğine/şahsına özgü olanlar hariç) tüm “öncelik hakları” ve “bağlı haklar (fer’iler)” da otomatik olarak devralana temlik edilmiş olur. Temlik işlemiyle devralana zımnen geçen bu hakların kapsamına; rehin ve kefalet gibi güçlü teminat hakları dâhil olduğu gibi, kanuni ipotek hakkı, mülkiyeti saklı tutma hakkı, hapis (alıkoyma) hakkı, o alacak için mahkemede dava açma hakkı ve icra takibinde bulunma yetkisi de eksiksiz olarak dâhildir. Yine TBK’nın 189/2. maddesinde açıkça zikredildiği üzere; o güne dek “işlemiş olan faizler” de asıl alacağa sımsıkı bağlı bir yan (feri) hak olarak devralana geçecektir. Tüm bu hukuki mantık silsilesi ışığında; temlik işleminden “sonra” işleyecek olan temerrüt faizlerinin de asıl alacağa bağlı bir yan hak vasfıyla doğrudan devralana geçtiğinin kabulü zorunludur (EREN, Fikret: Borçlar Hukuk Genel Hükümler, Yirmi Beşinci Basım, Ankara 2020, s. 1362-1375).
Somut Dava Dosyasının İncelenmesi: Yargılamaya konu olayda davacı taraf, bir mal alım satım sözleşmesi kapsamında doğmuş olan kendi alacağını, 30.03.2010 tarihli imzalı bir “temlikname” belgesi ile dava dışı üçüncü kişi olan Creditwest Faktoring Hizmetleri A.Ş.’ye tamamen temlik (devr) etmiştir. Bir tasarruf işlemi olan bu temlik ile birlikte, dava konusu o alacak davacının mal varlığından hukuken çıkmış ve devralan faktoring şirketinin mal varlığına resmen dâhil olmuştur. Davacının (eski alacaklının) yaptığı bu temlik işlemiyle birlikte asıl alacak üzerindeki tüm “tasarruf yetkisinin ve sıfatının” tamamen sona erdiği dikkate alındığında; artık o davacının, asıl alacağa sıkı sıkıya bağlı olan “devirden sonra işleyecek temerrüt faizini” mahkemeden veya icradan talep etmesi hukuken mümkün değildir.
Alacağın Temliki Durumunda Davada “Taraf Sıfatı” Meselesi (Yargıtay 3. HD – K.2021/4104)
Borcun veya sözleşmenin kaynağı ne olursa olsun, bir alacaklının, elindeki o alacağı nakit ihtiyacı vb. sebeplerle bir başkasına (üçüncü kişiye) temlik etmesi ticari hayatta sıkça karşılaşılan bir ihtiyaç olarak ortaya çıkabilir. Bir alacaklı, sahip olduğu alacağının tamamını bir üçüncü şahsa devrettiğinde (sattığında), o borç ilişkisinde alacaklı tarafın “bir hukuksal işleme (sözleşmeye) dayanan” köklü bir değişimi söz konusu olacaktır. Bir alacağın başkasına devredilmesi (temliki) işlemi; bizzat alacaklının hür iradesine (yani üçüncü kişiyle imzaladığı sözleşmeye), doğrudan bir kanun hükmüne (yasal halefiyet) veya kesinleşmiş bir mahkeme kararına dayalı olarak gerçekleşebilir (KILIÇOĞLU, M. Ahmet, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 16. B., Ankara 2012, s. 784).
Alacağın temliki müessesesi, 6098 sayılı TBK’nın 183. ve devamı maddelerinde genişçe düzenlenmiştir. Tarafların kendi iradeleriyle yaptıkları rızai temliki tanzim eden TBK’nın 183. maddesi; “Kanun, sözleşme ve işin niteliği engel olmadıkça alacaklı, borçlunun rızasını almaksızın alacağını üçüncü bir kişiye devredebilir” amir hükmünü içermektedir. Bu kanun hükmünden de çok açıkça anlaşılacağı üzere; alacağın temliki, mevcut bir alacağın o alacaklı tarafından bir başka kimseye (gerçek/tüzel kişiye) devredilmesidir. Bu devir suretiyle mevcut borç münasebetinde alacaklının şahsında tam bir halefiyet (değişiklik) vuku bulmakta, eski alacaklının (temlik edenin) hukuki yerini tamamen yeni alacaklı (temellük eden) almaktadır. Aynı zamanda, temlik (devir) edilen alacak eski alacaklının mamelekinden (malvarlığından) koparak yeni alacaklının mamelekine dâhil olmakta ve en önemlisi “alacağı talep (dava/icra) etmek hakkı” da yeni alacaklıya intikâl etmektedir (geçmektedir). Bu noktada ince bir ayrım vardır: Eğer alacaklı, alacağını sadece “bir başkası vasıtasıyla tahsil ettirmek” isterse, bu kimseye sadece bir vekaletname veya “tahsil yetkisi” verecek yerde, alacağını doğrudan ona temlik ederse (devrederse); bu durumda yapılan işlem “tahsil maksadıyla yapılmış alacağın temliki” olmaktadır.
Türk Hukukunda sözleşmeler için egemen olan ilke, “şekil serbestîsi” (6098 sayılı TBK madde 12) olsa da; istisnai olarak TBK’nın “Şekli” kenar başlıklı 184. maddesinde yer alan “Alacağın devrinin geçerliliği, yazılı şekilde yapılmış olmasına bağlıdır” emredici hükmü gereğince, Kanunumuz alacağın temlikinin mutlaka yazılı yapılmasını öngörmektedir. Alacağın temliki işlemiyle birlikte, normalde asıl haktan ayrılarak tek başına (yalnız başına) başkasına devredilemeyen “dava hakkı” da asıl alacakla birlikte devredilmiş (temlik edilmiş) olur. Bu hukuki anlamda; o alacakla ilgili açılacak bir davada artık “davacı (taraf) sıfatı” (aktif husumet ehliyeti) eski alacaklıda değil, tamamen temlik alan (devralan) kişide olmaktadır.
Alacağın Temliki Hallerinde Zorunlu Dava Arkadaşlığı Kuralı (Yargıtay 15. HD – K.2021/1139)
İncelenen bu davada konu; bir yükleniciden (müteahhitten) adi yazılı sözleşmeyle satın alınan bağımsız bölümle (daireyle) ilgili olarak, arsa sahiplerine karşı açılan “temliken (temlike dayalı) tescil” istemine ilişkindir. Öncelikle bir tanımlama ve çerçeve çizmek gerekirse alacağın temliki; alacaklı konumundaki (yüklenici) ile ondan bu hakkı temlik alan (satın alan) üçüncü kişi (davacı) arasında, borçlu konumundaki (arsa sahiplerinin) hiçbir rızasını veya onayını gerektirmeden yapılabilen ve niteliği itibarıyla sadece “kazandırıcı bir tasarruf işlemi” vasfı taşıyan şekle bağlı (yazılı) bir akittir. Kuşkusuz ki, yüklenicinin üçüncü kişiye yaptığı bu temlik (satış) işleminin hukuken geçerli bir hüküm ve sonuç doğurması, temlik işleminin konusu olan o alacağın (daire hakkının) aslında “gerçek (geçerli) bir alacak” olmasına sıkı sıkıya bağlıdır. Alacağın temlik edildiği (devredildiği) o üçüncü kişi, elinde bu şekilde yazılı bir temlik (sözleşme) varsa, bu temlik işleminden yararlanarak o daireyi talep hakkını doğrudan “arsa sahibine karşı da” ileri sürebilir hale gelir. Zira, o alacağı devralan kişi, evvelki alacaklının (yüklenicinin) yerine halef olarak geçer ve borçludan (arsa sahibinden) ifayı (tapuyu) istemek gerektiğinde de onu ifaya zorlamak artık doğrudan onun da yasal hakkı olur.
Ne var ki; bu hakkı devralan üçüncü kişinin, borçluyu (arsa sahibini) hasım göstererek (davalı yaparak) açacağı bir tapu iptal ve tescil davasında borçlu (arsa sahibi) tamamen savunmasız değildir. Arsa sahibi, eğer bu temlik hiç yapılmamış olsaydı eski alacaklısına (yükleniciye) karşı sözleşmeden doğan ne gibi “def’ilerde (savunmalarda)” bulunmak hakkına sahip idi ise (örneğin; “inşaat bitmedi, eksik var, iskan alınmadı” gibi), bu def’ilerin tamamını yeni alacaklıya (hakkı temellük eden o üçüncü kişiye) karşı da aynen ileri sürebilir. Kısacası bu gibi karmaşık davalarda, davacı olan üçüncü kişi; öncelikle temlik işleminin geçerli varlığını “yükleniciye” karşı ispat etmek, ardından da o alacağın (dairenin) gerçekten kazanıldığını (inşaatın bittiğini) “arsa sahiplerine” karşı ispat etmek zorundadır. O yüzden hukuken kesin olarak denilebilir ki; temlik işlemine dayalı açılan bu tür tescil davalarında, arsa sahipleri ile yüklenici arasında “zorunlu dava arkadaşlığı (mecburi dava arkadaşlığı)” bulunmaktadır.
Davanın mecburen hem arsa sahibine hem de yükleniciye karşı birlikte açılması ve bunlar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunması sebebiyle; yüklenicinin ve arsa sahiplerinin o davadaki hukuki varlığı (temsili) birbirinden ayrı düşünülemez. Uyuşmazlığın (çekişmenin) esası hakkındaki nihai hükmün, bunların tamamına karşı (hep birlikte) kurulması hukuki bir zorunluluktur. Zorunlu dava arkadaşlığı kurallarının geçerli olduğu davalarda, zorunlu dava arkadaşlarından sadece birinin bile davada yokluğu (taraf gösterilmemesi veya ölümü halinde mirasçılarının dâhil edilmemesi) halinde “taraf teşkilinde eksiklik” doğacağından, mahkemece işin esasına girilerek hüküm kurulamaz. Davada eksiksiz taraf teşkili sağlanması meselesi doğrudan “kamu düzenine” ilişkin bir kural olup, tüm taraflar davaya usulünce dâhil edilmeden işin esası incelenip yargılamanın sonuçlandırılması usulen mümkün değildir. Bu husus kamu düzeni ile çok yakından ilgili olup, görevi gereği ilk derece mahkemelerince ve temyiz aşamasında Yargıtay’ca re’sen (kendiliğinden) gözetilir ve incelenir.
Böyle olunca yerel mahkemece yapılması gereken şudur; aralarında zorunlu dava arkadaşlığı bulunan “tüm arsa sahiplerinin”, vefat etmiş olan arsa sahiplerinin “tüm yasal mirasçılarının” ve “yüklenicinin (ve varsa onun da mirasçılarının)” davaya usulünce dâhil edilmesi sağlanarak eksiksiz “taraf teşkili” sağlandıktan sonra işin esasına geçilmelidir. Esasa geçildiğinde; yüklenicinin arsa payı karşılığı sözleşme ve eklerine, onaylı tadilat ruhsatına ve mimari projeye (imar mevzuatına) uygun biçimde inşaat edimini (borcunu) yerine getirip getirmediği, sözleşme gereğince o bağımsız bölümlere ve arsa payına gerçekten “hak kazanıp kazanmadığı” bilirkişilerce belirlenmelidir. Eğer yüklenici edimini yapmamış ve daireye hak kazanmamışsa davacı üçüncü kişinin davasının reddine karar verilmelidir. Şayet yüklenici edimini yapmış ve hak kazanmışsa; bu kez davacıya (üçüncü kişiye) satışı vaat edilen o bağımsız bölümlerin, kat irtifakına esas arsa paylarının tam olarak hesaplanması için uzman (teknik) bilirkişiden çok detaylı, gerekçeli ve Yargıtay denetimine elverişli bir rapor alınıp, tapudaki bağımsız bölüm numaralarıyla da birebir irtibatlandırılarak sonucuna uygun bir tescil kararı verilmesi gerekirken; mahkemece taraf teşkili sağlanmadan, noksan inceleme ve eksik araştırmayla karar verilmesi usul ve yasaya doğru olmamış, hükmün bozulması uygun bulunmuştur.
Arsa Payı (Kat) Karşılığı İnşaat Sözleşmelerinde Alacağın Temliki (Yargıtay 6. HD – K.2021/956 ve 15. HD – K.2021/2118)
Bu tür davaların özü, yükleniciden “temlik alınan kişisel hakka” (alacağın temlikine) dayalı tapu iptâli ve tescil istemine ilişkindir. Bir tanımlama yapmak gerekirse alacağın temliki; alacaklı (yüklenici) ile ondan bu hakkı temlik alan (satın alan) üçüncü kişi (davacı) arasında, asıl borçlunun (arsa sahiplerinin) onayını veya rızasını gerektirmeden yapılabilen ve salt kazandırıcı bir tasarruf işlemi niteliği taşıyan şekle bağlı (yazılı) bir akittir. Kuşkusuz ki, yüklenicinin üçüncü şahsa yaptığı bu temlik (devir) işleminin geçerli bir hüküm ve sonuç doğurması, temlik işleminin konusu olan o alacağın (daire hakkının) gerçekten kazanılmış “gerçek bir alacak” olmasına sıkı sıkıya bağlıdır. Alacağın kendisine temlik edildiği üçüncü kişi (davacı), elinde bu şekilde geçerli bir temlik sözleşmesi varsa bu işlemden yararlanarak, bu tapu hakkını asıl arsa sahibine karşı da yasal yollarla ileri sürebilir hale gelir. Zira alacağı usulünce devralan kişi, hukuken evvelki alacaklının (müteahhidin) yerine tam halef olur ve borçludan ifayı (tapuyu) istemek gerektiğinde de borçluyu ifaya zorlamak artık doğrudan onun hakkı olur. Ne var ki; üçüncü kişinin borçluyu (arsa sahibini) hasım göstererek açacağı bu tapu tescil davasında borçlu taraf (arsa sahibi), şayet bu temlik hiç yapılmamış olsaydı eski alacaklısına (yükleniciye) ne gibi “def’ilerde (savunmalarda)” bulunmak hakkına sahip idi ise, bu güçlü def’ilerin tamamını yeni alacaklıya (hakkı temellük eden üçüncü kişiye) karşı da aynen ileri sürebilir.
Bu tür inşaat davalarında mahkemece yapılması gereken öncelikli iş; yüklenicinin asıl edimini (eseri fenne uygun meydana getirme ve eksiksiz teslim borcunu) tam olarak yerine getirip getirmediğinin, bunun ardından ise sözleşme hükümlerindeki “iskan koşulu (oturma/yapı kullanma izni alma)” v.s. gibi diğer tali borçlarını da ifa edip etmediğinin kesin olarak açıklığa kavuşturulması zorunluluğudur. Bunun tespiti için de; arsa maliki ile yüklenici arasında imzalanan “arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi” gereğince yüklenicinin tüm borçlarının (maddi ve hukuki) neler olduğunun sözleşme hükümleri çerçevesinde tek tek incelenip değerlendirilmesi, yüklenicinin dava konusu bağımsız bölüme (daireye) gerçekten “hak kazanıp kazanmadığı” ve buna bağlı (fer’i) olarak da bu hakkı ondan temlik alan üçüncü kişinin tapu iptali ve tescil isteminin yerinde (haklı) olup olmadığı titizlikle incelenmelidir (Yargıtay 6. HD – K.2021/956).
Temlik Alan Üçüncü Kişinin Sorumluluk Sınırı (Yargıtay 15. HD – K.2021/2118): Temlik işlemi yapıldığı an, o alacak ve ona sımsıkı bağlı olan bütün yan haklar ile öncelikli haklar devralana (üçüncü kişiye) geçer. Yine, temlik işleminin yapıldığı o ana kadar aslında temlik sözleşmesinin tamamen “dışında olan” ve o işlemin tarafı dahi olmayan (somut olayda) arsa sahibi, işlemin yapıldığı ve kendisine bildirildiği andan itibaren o temlik işleminin tarafı konumuna gelir ve arsa payı devri karşılığı inşaat yapım sözleşmesinden kaynaklanan tüm yasal haklarını (eksik iş, ceza, iskan borcu vb.) ona karşı (üçüncü kişiye) ileri sürer hale gelir. Şayet, temlik edilen alacağın asıl dayanağı olan davalılar arasındaki borç ilişkisi (kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesi), yüklenici bakımından bütünüyle ifa edilmemişse (eksik bırakılmışsa); üçüncü kişi (davacı), yüklenicinin “ifa etmediği o borç miktarı kadar (parasal karşılığı kadar)” arsa sahibine karşı şahsen sorumludur. Bu yasal nedenledir ki, borçlu arsa sahibi, temlik yapılmamış olsaydı eski alacaklısına (yükleniciye) ne gibi defilerde (itirazlarda) bulunmak imkanına haiz idiyse, bu defileri yeni alacaklıya (temellük eden üçüncü kişiye) karşı da ileri sürebilir (mülga B.K. m. 167, yeni TBK m. 188). Aksinin (böyle olmadığının) düşünülmesi ve kabul edilmesi halinde; arsa sahibine karşı sözleşmedeki ağır edimlerini bütünüyle yerine getirmeyen ve inşaatı yarım bırakan bir yüklenici, arsa sahibinin hiçbir rızası dahi gerekmeden dışarıdan yaptığı basit bir temlik işleminden (üçüncü kişiye satıştan) dolayı borçlarından kolayca kurtulacak; asıl mağdur olan arsa sahibi olan tarafın mal varlığında ise telafisi imkansız, sebepsiz bir azalma (fakirleşme) olacaktır. Kuşkusuz ki, temlik yoluyla dairenin ifasını (tapusunu) talep eden iyi niyetli üçüncü kişi, asıl temlik sözleşmesinin dışında sırf tapusunu alabilmek için arsa sahibine “bazı ödemeler (eksik iş bedeli, iskan harcı vb.)” yapmak zorunda kalmışsa; mağdur olan bu üçüncü kişi, yükleniciyle aralarında var olan o temlik sözleşmesine (satışa) dayanarak ödediği bu paraların istirdatını (iadesini) rücuen ancak kendi satıcısından (yükleniciden) dava yoluyla isteyebilir.
Bütün bu karmaşık hukuki açıklamalardan sonra konuyu kısaca özetlemek gerekirse; yüklenicinin asıl borcu kapsamında kalan o eserdeki “ayıp ve eksikliklerden” ve yasal koşulları yerinde ise arsa sahibinin isteyebileceği “cezai şart alacağı” ile sözleşmedeki diğer maddi alacaklardan ve ayrıca bizzat kanundan (imar yasası vb.) kaynaklanan arsa sahibinin diğer harç/vergi alacaklarından da, ondan temellük edilen o kişisel hakkın ifasını (tapusunu) isteyen üçüncü kişi de (birlikte ifa kuralı gereği) sorumludur. Yargılamaya konu olan olayda yerel mahkemece; davacı üçüncü kişiye, sadece arsa sahiplerine düşen zemin kat, 3. ve 4. kattaki eksik iş bedellerini depo ettirmesi (mahkeme veznesine yatırtması) istenmiş, lakin yükleniciye kalan (sattığı) 1, 2, 5 ve 6. katlardaki eksik iş bedelleri ile yine sözleşme gereği bizzat yüklenicinin ödemesi gereken SGK prim borcu, yapı denetim masrafları, vergi borcu, belediye harçları ve iskan (yapı kullanma izni) alınması için gerekli olan devasa diğer masraflar hiç araştırılmadan (depo ettirilmeden) doğrudan tapu tesciline karar verilmesi usule ve hukuka doğru olmamıştır. Kabule göre de (bir an için karar doğru sayılsa bile); davanın açıldığı tarihte inşaatın ve iskanın tamamlanmamış olması nedeni ile davalı arsa sahiplerinin “birlikte ifa def’ini” kullanarak tapu devrinden kaçınmasının hukuken haklı (meşru) olduğu, dolayısıyla arsa sahiplerinin bu davanın açılmasına kendi kusurlarıyla sebebiyet vermedikleri de dikkate alınarak; arsa sahiplerinin yargılama gideri ve karşı taraf avukatlık (vekalet) ücretinden sorumlu tutulmamak suretiyle bir karar verilmesi gerekirdi. Anılan tüm bu nedenlerle eksik inceleme, hesapsızlık ve noksan araştırmayla yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, verilen hükmün davalı arsa sahipleri lehine bozulması Yargıtay’ca uygun bulunmuştur.
Avukatlık Vekalet Ücreti Alacağının Temliki Geçerli midir? (Yargıtay 3. HD – K.2021/781)
Alacağın temliki müessesesi, dava tarihinde yürürlükte bulunan mülga 818 Sayılı Borçlar Kanunu’nun 162. ve devamı maddelerinde (yeni TBK m. 183 vd.) detaylıca düzenlenmiştir. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun rızai (iradi) temliki düzenleyen 162. maddesi şu emredici kuralı barındırır: “Kanun veya akit ile veya işin mahiyeti icabı olarak menedilmiş olmadıkça borçlunun rızasını aramaksızın alacaklı, alacağını üçüncü bir şahsa temlik edebilir. Borçlu, alacağın temlik edilmemesi şart edilmiş olduğunu, bu şartı ihtiva etmeyen bir ikrarı bilkitabeye (yazılı belgeye) istinat ile, alacağını temellük eden üçüncü bir şahsa karşı iddia edemez.” Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere alacağın temliki, mevcut bir alacağın o alacaklı tarafından bir başka kimseye hukuken devredilmesidir. Bu devir şekliyle borç ilişkisinde alacaklının şahsında kesin bir değişiklik (halefiyet) vuku bulmakta, eski alacaklının (temlik edenin) yerini tamamen yeni alacaklı (temellük eden) almaktadır. Eş zamanlı olarak, temlik edilen o alacak kalemi eski alacaklının mamelekinden (malvarlığından) koparak çıkmakta ve yeni alacaklının mamelekine (hesabına) dâhil olmakta, o alacağı talep ve tahsil etmek hakkı da yeni alacaklıya intikâl etmektedir. Temel ilke ve kural olarak, kanunla yasaklanmayan “bütün alacaklar” temlik edilebilir. Böylece halen iktisap edilmiş (doğmuş/kazanılmış) bir alacak kadar, ileride iktisap olunacak (doğacak) bir alacak da; keza vadesi gelmiş muaccel bir alacak kadar, henüz bir vadeye veya şarta bağlanmış olan alacaklar da taraflarca temlik olunabilir. Hattâ o alacağın bir hukukî muameleden (sözleşmeden), bir haksız fiilden, sebepsiz zenginleşmeden veya doğrudan doğruya kanundan doğmuş olmasının da temlik edilebilirlik açısından hiçbir önemi veya engeli yoktur (HGK, E. 2010/11-333 , K.2010/406, T.22.9.2010).
Bu genel kurallar ışığında konuya (somut olaya) bakıldığında; avukatlık mesleğini ve faaliyetlerini düzenleyen 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu’nda da, bir avukatın “avukatlık sözleşmesinden (vekalet akdinden)” kaynaklanan kendi yasal alacaklarının (vekalet ücreti alacaklarının) üçüncü kişilere temlikini (devrini) engelleyen veya yasaklayan hiçbir özel kanun hükmü bulunmamaktadır. Bu yasal serbesti nedeniyle; somut davada, dava dışı avukat … ile davacı şirket (…Ş.) arasında akdedilen “vekalet ücreti alacaklarının” şirket (davacı) lehine temlikine (devrine) dair kurulan yazılı temlik sözleşmesinin de hukuken tamamen “geçerli ve bağlayıcı” olduğuna ilişkin mahkemece hiçbir şüpheye düşülmemesi gerekir.
Alacağın Temliki Sözleşmesinin Borçluya İhbarı (Tebliği) ve Bağlayıcılığı (Yargıtay 3. HD – K.2020/8233)
Güncel 6098 sayılı TBK’nın 183. ve devamı maddelerinde alacağın devrine (temlikine) ilişkin tüm yasal düzenlemeler detaylarıyla yer almaktadır. Alacağın temliki, kısaca bir alacağın, asıl alacaklı tarafından başka bir kimseye (üçüncü şahsa) devredilmesidir. Yapılan böyle bir devir işlemiyle borç ilişkisindeki alacaklı taraf (süje) değiştiği gibi, o alacak hakkı da (tüm fer’ileriyle birlikte) eski alacaklıdan (devredenden) yeni alacaklıya (devralana) kesin olarak geçer.
Alacağın temliki işlemi ticari hayatta; borç ödeme (mahsup), alacağı tahsil etme ya da bir işe güvence (teminat) sağlama maksatları ile yapılabilmektedir. Alacağın üçüncü bir kişiye temlik edilmesinde (devrinde) asıl borçlunun rızasına, onayına veya iznine kesinlikle gerek yoktur. Alacağın devrinin hukuken hüküm ifade edebilmesi için geçerli bir alacağın bulunması şarttır; ancak mevcut bir alacak kadar “ileride kazanılacak (müstakbel)” ya da belli bir şarta bağlı alacaklar da devir (temlik) konusu yapılabilir. Bu devir anlaşması, hukuki mahiyeti itibarıyla “iki taraflı” bir hukuki işlemdir (tasarruf işlemidir). Devreden kişi ile devir alan kişinin karşılıklı iradelerinin uyuşması (yazılı sözleşme yapması) ile anında hüküm doğurur. Devir işlemiyle birlikte o alacak kalemi, devir alanın (yeni alacaklının) malvarlığına resmen girer. Asıl alacak ile birlikte o alacağa bağlı bulunan fer’i (yan) haklar, alacak için verilmiş ayni ve şahsi güvenceler (rehin, ipotek, kefalet vb.), işlemiş faizler ve sözleşmedeki ceza-i şartlar da otomatikman devredilmiş olur. Devir ile birlikte devredenin (eski alacaklının) o dosyadaki “alacaklı sıfatı” tamamen son bulur, onun yerine devir alan kişi “alacaklı” sıfatını kazanır.
Bu el değiştirme nedeniyle; asıl borçlu, artık borcunu “yeni alacaklıya” karşı ifa etmekle (ödemekle) yükümlü olur. Ancak burada borçluyu koruyan çok kritik bir kural vardır: Devirden henüz usulünce haberdar edilmeyen (kendisine bildirim yapılmayan) bir borçlu, hiçbir şeyden habersiz “iyiniyetle” borcunu eski alacaklısına öderse, borcundan tamamen kurtulur ve yeni alacaklı ondan ikinci kez para isteyemez. Fakat borçlu; bu devirden resmen “haberdar edilmişse (kendisine ihtar/tebliğ yapılmışsa)”, artık borcunu sadece ve sadece “devir alana (yeni alacaklıya)” ifa ederek borcundan kurtulabilir (Eskiye öderse bir daha ödemek zorunda kalır). Devralan (yeni) alacaklı, borcun ifasını doğrudan borçludan isteme (icra/dava) hakkına sahip olur. Bunun için elindeki yazılı devir senedini (temliknameyi) ibraz etmesi hukuken yeterlidir. Borçlu taraf ise, bu devri öğrendiği (kendisine tebliğ edildiği) anda; devredene (eski alacaklıya) karşı sahip olduğu tüm alacağa bağlı takas, ödeme gibi def’i ve itirazları, yeni alacaklıya karşı da aynen ileri sürebilir.
Hal böyle olunca somut dosyadaki uyuşmazlığa bakıldığında; davacı şirket tarafından davalı sigorta (…) şirketine, diğer davalı … adına “destekten yoksun kalma tazminatı” alınmasına ilişkin bir idari başvuru yapıldığı, ve çok daha önemlisi bu resmi başvuru dilekçesinin ekinde bizzat davacı şirket ile davalı … arasında imza altına alınan “alacağın temliki sözleşmesinin” de sigorta şirketine iliştirilerek “tebliğ edildiği (bildirildiği)” anlaşıldığına göre; davalı Sigorta (…) şirketi bu saatten sonra mahkemede “Benim bu temlikten haberdar olmadığım için parayı eski alacaklıya ödedim” gibi bir savunmayı (iyiniyet itirazını) asla ileri süremez. Dahası; bu temliknamenin sigorta şirketine sunulmasından (tebliğinden) sonrasındaki bir tarihte, davalı …’ın (temlik edenin) davacı şirketi vekillikten/temsilden tek taraflı olarak “azletmiş” olması; önceden imzalanmış ve karşı tarafa bildirilmiş olan bu “alacağın temliki sözleşmesini” hukuken geriye dönük olarak ortadan kaldırmaz (yok edemez). Zira temlik, bir vekalet ilişkisi değil, mülkiyeti geçiren kesin bir tasarruf işlemidir.
Gayrimenkuller (Taşınmazlar) Doğrudan “Alacağın Devri (Temliki)” Yoluyla Devredilemez (Hukuk Genel Kurulu 2024/361 E. , 2025/337 K.)
Bilindiği üzere Türk usul hukukunda; bir dava açıldıktan sonra da, mahkemece verilmiş (ihtiyati tedbir vb.) sınırlayıcı bir neden (karar) bulunmadığı takdirde, davanın konusu olan malın veya maddi hakkın davanın tarafınca “üçüncü kişilere devredilebilmesi” (satılabilmesi), mülkiyet hukukundaki tasarruf serbestisi kuralının bir gereği ve o mala hak sahibi veya malik olmanın en doğal bir sonucudur.
Mahkemede dava konusu yapılmış olan bir mal veya hakkın davanın sürdüğü esnada başkasına devredilmesi ile birlikte, o mal veya hakka sıkı sıkıya bağlı olan “dava hakkı” da zımnen o şahsa devredilmiş sayılır. Dava esnasında dava konusunu (müddeabihi) başkasına satan/devreden tarafın, artık o dava konusu üzerinde herhangi bir tasarruf yetkisi (şahsi ve ayni hakkı) kalmaz. Başka bir net anlatımla, dava konusunu devreden tarafın (davacının veya davalının), o davada artık “taraf sıfatı (husumet ehliyeti)” kalmaz.
Davada “sıfat” kavramı, o tarafın, dava konusu olan maddi hukuk ilişkisinin gerçek süjesi (sahibi veya borçlusu) olup olmamasıyla çok yakından ilgilidir. Taraf sıfatı (uygulamadaki adıyla husumet); tamamen maddi hukuka göre belirlenen, bir subjektif hakkı davacı olarak “dava etme yetkisini” ya da bir subjektif hakkın davalı olarak kendisinden “talep edilebilme yetkisini” gösteren temel bir hukuki kavramdır. Usul hukukunda “dava şartı” olarak bilinen taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve davayı bizzat takip yetkisi, davanın taraflarının doğrudan “kişilikleriyle (şahıslarıyla)” ilgili olduğu hâlde; taraf sıfatı (husumet), davanın taraflarının şahsına değil doğrudan doğruya “dava konusu sübjektif hakka (mala/alacağa)” ilişkindir.
Davayı açan (davacı tarafta yer alan) kişi için “aktif dava sıfatı”, kendisine karşı dava açılan (davalı tarafta yer alan) kişi için ise “pasif taraf sıfatı” terimlerinden söz edilebilir. Adli uygulamada, “sıfat” terimi yerine çoğu zaman “husumet” terimi de eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Sıfat (husumet) usul hukukunda bir “dava şartı” olmayıp, davanın esasına ilişkin bir “itirazdır”. Çünkü bir kimsenin o davanın gerçekten hak sahibi veya gerçek borçlusu olup olmadığı ancak “davanın esasına (delillerin incelenmesine)” girildikten sonra kesin olarak tespit edilebilir. Bu tespitin sonucunda ise dava usulden değil, esastan ret veya kabul edilir. Oysa ki dava şartları (harç, ehliyet vb.), mahkemenin davanın esasına girmesini daha en baştan engelleyen niteliktedir. Ancak sıfat meselesi bir “itiraz” karakterinde olduğundan, davaya bakan hâkim, diğer tüm itirazlar gibi taraf sıfatını da (husumeti de) dava dosyası ve delillerinden anlayabildiği sürece yargılamanın her aşamasında “kendiliğinden (re’sen)” nazara alır ve inceler (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt.I., s.1157 vd.).
Yukarıda da önemle değinildiği üzere, yargılama sürerken dava konusunu bir başkasına fiilen devretmiş olan tarafın, o davaya artık “taraf sıfatıyla” (hak sahibi olarak) devam etmesine veya kendisine karşı o davaya (eski hâli ile) devam edilmesine hukuken olanak (imkan) yoktur. Bununla birlikte, dava sırasında dava konusu malın veya hakkın bir “üçüncü kişiye devredilmesi” durumunun, bir “taraf usul işlemi” olarak mevcut dava dosyası üzerinde ne şekilde (nasıl) usulü etkileri olacağı sorunsalı, usul hukukundaki “dava konusunun devri” müessesesi ile çözüme kavuşturulması amaçlanmıştır. Medenî usul kanunlarında incelikle düzenlenmiş olan dava konusunun devri kurumu sayesinde; salt taraflardan birisinin davanın sürdüğü esnada dava konusu malı veya hakkı bir üçüncü kişiye devretmesi hâlinde, yıllarca süren o davanın bir anda “sıfat yokluğundan (husumetten)” esastan reddedilmesinin (ve emeğin boşa gitmesinin) önüne geçilmiştir (Levent Börü, Dava Konusunun Devri, Doktora Tezi, Ankara, 2012, s. 32- 37). Bu istisnai durum; devre kadar geçen sürede elde edilmiş hukuki sonuçlar ve toplanan deliller de korunarak, yargılamanın daha ucuz, basit ve çabuk (hızlı) olması ilkelerini tam olarak kapsayan 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının (Anayasa) 141/4. maddesi ve 6100 sayılı HMK’nın 30. maddesinde yer verilen “usul ekonomisi” ilkesine de büyük hizmet etmektedir.
Öte yandan HMK’daki “dava konusunun devri” kurumu, Anayasal bir hak olan “hukuki dinlenilme hakkı” ile son derece sıkı ve organik bir ilişki içindedir. Yargılamada taraflara hukuki dinlenilme hakkı (savunma hakkı) verilmesi anayasal bir güvencedir. Anayasanın 36. maddesine göre güvence altına alınan iddia ve savunma hakkı (hak arama hürriyeti) ile adil yargılanma hakkı, doğal olarak hukuki dinlenilme hakkını da kendi içinde barındırmaktadır. Yine İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin (AİHS) 6. maddesinde de bu hukuki dinlenilme hakkı, “adil yargılanma hakkı” şemsiyesi altında teminat altına alınmıştır. Bu çok temel hakka, tarafın hâkime “meramını (derdini) anlatma hakkı” ya da kısaca “iddia ve savunma hakkı” da denilmektedir. Ancak, hukuki dinlenilme hakkı kavramı, bu basit ifadeleri de kapsayan çok daha geniş ve derin bir anlama sahiptir (Hukuk Genel Kurulunun 20.10.2020 tarihli ve 2017/4-1498 E., 2020/791 K. sayılı kararı).
Yürürlükteki Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 27. maddesinde bu “hukuki dinlenilme hakkı” özel olarak ve ayrıca düzenlenmiş olup; davanın asıl tarafları, fer’i veya asli müdahiller ve yargılamanın diğer tüm ilgilileri, bizzat kendi hakları ile bağlantılı olarak mahkeme önünde “hukuki dinlenilme hakkına” sahiptirler. Bu kutsal hak; kişinin yargılama ile ilgili olarak süreçten tam “bilgi sahibi olunmasını”, iddialarını “açıklama ve ispat etme hakkını”, mahkemenin (hakimin) sunulan bu açıklamaları ciddi şekilde “dikkate alarak değerlendirmesini” ve mahkemenin vereceği kararların mutlak surette “somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini (nedeninin yazılmasını)” içerir (HMK md. 27/2). Görüldüğü üzere, hukuki dinlenilme hakkı temelde; bilgilenme hakkı, açıklama hakkı, ve dikkate alınma hakkı gibi üç alt unsura sahip olup, “dava konusunun devri” kurumu da, bu her üç unsurla da yakından ve doğrudan ilişkilidir. Çünkü dava konusunun davanın ortasında bir başkasına devri ile birlikte hem maddi hem de usulî (şekli) düzeyde köklü değişiklikler gerçekleşeceğinden; o malı devralan şahsın (hukuki halefin), malı devreden eski tarafın (selefin) ve karşı tarafın (davalının) hukuki dinlenilme hakları asla ihlâl edilmeden (onlara söz hakkı verilerek) bir karar verilmelidir.
Medeni usul hukukumuzda (istisnai ayrık durumlar dışında) dava konusu olan mal veya hakkın davanın devamı (derdestliği) sırasında üçüncü kişilere devredilebileceği kuralı kabul edilmiş ve 6100 sayılı HMK’nın 125. maddesinde (Mülga HUMK md.186) dava konusunun taraflarca üçüncü kişiye devir ve temliki hâlinde mahkemece (ve taraflarca) yapılacak usulü (şekli) işlemler detaylıca düzenlenmiştir.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 125. maddesinde şu emredici hükümler yer alır: “(1) Davanın açılmasından sonra, davalı taraf, dava konusunu üçüncü bir kişiye devrederse, davacı aşağıdaki yetkilerden birini kullanabilir: a) İsterse, devreden tarafla olan davasından vazgeçerek, dava konusunu devralmış olan kişiye karşı (yeni davalı olarak) davaya devam eder. Bu takdirde dava davacı lehine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan kişiler, yargılama giderlerinden mahkemeye karşı müteselsilen (birlikte) sorumlu olur. b) İsterse, davasını (eski) devreden taraf hakkında bir “tazminat davasına” dönüştürür. (2) Davanın açılmasından sonra, dava konusu (bu kez) davacı tarafından devredilecek olursa, devralmış olan üçüncü kişi, görülmekte olan davada doğrudan davacı yerine geçer ve dava hiçbir kesintiye uğramadan kaldığı yerden itibaren devam eder. Bu takdirde dava davacı aleyhine sonuçlanırsa (kaybedilirse), dava konusunu devreden ve devralan kişiler, yargılama giderlerinden karşı tarafa karşı müteselsilen sorumlu olur.”
Anılan bu HMK 125. madde hükmü, dava konusunun dava devam ederken el değiştirdiği (satıldığı vb.) bütün hâllerde istisnasız uygulanır. Bu kanuni düzenlemeden çok net anlaşılacağı üzere, dava açıldıktan (tevzi edildikten) sonra iki taraftan biri dava konusunu bir başkasına devrettiği takdirde, bu devrin usul hukuku (yargılama) bakımından doğuracağı hukuki sonuçlar; “devreden tarafın hangi taraf (davacı mı davalı mı) olduğu” esas alınarak kanunda ayrı ayrı ve özel olarak düzenlenmiştir.
Dava mahkemede görülmekte iken “davalının” dava konusu malı (örneğin evi) üçüncü bir kişiye tapuda devrettiğini öğrenen hakimin (mahkemenin), bunu karşı taraf talep etmese dahi “kendiliğinden (resen)” gözeterek; davacıya HMK 125. maddede belirtilen o “seçimlik haklarını (a ve b bentleri)” tek tek hatırlatarak hangisini seçtiğini duruşmada sorması ve davacının vereceği bu cevaba (seçime) göre usuli işlem yapması yasal bir zorunluluktur. Dava sırasında davalının dava konusunu üçüncü bir kişiye satıp devretmiş olmasına rağmen; mahkemece 6100 sayılı Kanun’un 125. maddesinde belirtilen haklardan “hangisini seçtiği” davacıya açıkça sorulmadan ve ona bu yasal seçimi yaptırılmadan, sanki ortada hiçbir devir yapılmamış gibi aynı eski taraflar arasında davaya devam edilerek esastan bir karar verilemez. Davacıya bu seçimlik hakkının hatırlatılması (sorulması) kuralı, doğrudan “kamu düzenine” ilişkin çok ağır bir usul kuralıdır ve istinaf/temyiz kanun yolu dâhil yargılamanın her aşamasında re’sen yapılır (Ejder Yılmaz, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Ankara, 2012, s.819).
Maddenin 2. fıkrası gereğince; davanın açılmasından sonra, dava konusu bu kez “davacı” tarafından bir başkasına devredilirse, o hakkı/malı devralmış olan o üçüncü kişi, görülmekte olan davada hiçbir özel işleme gerek kalmadan doğrudan “davacı” yerine geçer ve o davaya kaldığı yerden (yeni baştan başlamadan) itibaren aynı şartlarla devam eder. Başka bir detaylı anlatımla 6100 sayılı Kanun’un 125/2. maddesinde; davacı tarafından dava konusunun (müddeabihin) üçüncü kişiye devredilmesi (satılması) hâlinde, malı devralan o üçüncü kişinin, sırf “hukuk gereği (ipso iure)” doğrudan davacı sıfatı ve buna sımsıkı bağlı olan “davayı takip yetkisi” kazanacağı ve davanın o yeni davacı ile birlikte süreceği yasa koyucu tarafından kesin olarak kabul edilmiştir. Davacının dava konusunu devretmesi durumunda, karşı taraf olan davalının “tercihi (veya rızası)” hiç aranmadan, devralan kişi, eski davacının yerine adeta kendiliğinden geçerek yargılama aşamasında her zaman davada taraf sıfatını (aktif husumeti) kazanacaktır. Eş deyişle (aynı manaya gelmek üzere) 6100 sayılı Kanun’un 125/2. maddesinde, davalıya (tıpkı 1. fıkradaki gibi) bir seçimlik haklar yelpazesi tanınmamış; malı/hakkı devir alan kişinin doğrudan doğruya davacının yerine geçmek suretiyle davaya kaldığı o kritik yerden devam edeceği ilkesi getirilmiştir. Dava konusu yargılamanın hangi aşamasında devredildiyse (ister keşiften önce ister sonra), o andan itibaren devralan o üçüncü kişi davanın tam ve meşru tarafı hâline gelecektir.
Bu usul hukuku kuralları açıklanırken; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 183 ile 194. maddeleri arasında detaylıca düzenlenen “alacağın devri (temliki)” konusunun maddi hukuk boyutuna da kısaca değinmekte büyük bir teorik fayda bulunmaktadır.
Alacağın devri (temliki); mevcut alacaklı ile o alacağı devir alan (satın alan) üçüncü şahıs arasında; kanunun emredici hükümleri, sözleşme veya o işin niteliği buna engel olmadıkça, asıl borçlunun “rızasına ve onayına ihtiyaç olmaksızın” yapılabilen yazılı şekle bağlı sözleşme, kanun ya da kazaî (mahkeme) kararla gerçekleşen “tasarrufî (mülkiyeti geçirici)” bir muameledir. Alacağın devri işlemi, kural olarak asıl borçlunun hiçbir rızasına ihtiyaç olmaksızın yapılabilen tasarrufî bir hukuki işlemdir; burada devirle birlikte külli (miras gibi tam) değil, sadece o alacağa özgü “cüz’i ve sınırlı bir halefiyet (yerine geçme)” meydana gelmektedir. Burada değişen tek şey “alacaklının değişmesi” yani şahsın değişmesi hususudur (Turgut Uygur, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Şerhi, C.I, Üçüncü Baskı, Ankara, 2013, s.1096).
Yürürlükteki Türk Borçlar Kanunu’nun 183. maddesinde; “Kanun, sözleşme veya işin niteliği engel olmadıkça alacaklı, borçlunun rızasını aramaksızın alacağını üçüncü bir kişiye devredebilir. Borçlu, devir yasağı içermeyen yazılı bir borç tanımasına (senede) güvenerek alacağı devralmış olan iyiniyetli üçüncü kişiye karşı, alacağın devredilemeyeceğinin (kendi aralarında) kararlaştırılmış bulunduğu savunmasını ileri süremez” şeklindeki net düzenleme ile alacağın rızai (iradî) devrinin mümkün ve geçerli olduğu durumlar yasa ile hüküm altına alınmıştır. Metinde (dilinde) yapılan sadeleştirme dışında, bu yeni maddede, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 162. maddesine göre hukuki anlamda herhangi bir “hüküm değişikliği” veya felsefi sapma yoktur. Yalnızca 6098 sayılı Kanun’da eski “alacağın temliki” kavramı yerine, daha Türkçe olan “alacağın devri” ifadesi kullanılmıştır. 6098 sayılı Kanun’un 183. maddesinin 1. fıkrasına göre; maddede tahdidi sayılan “kanun, sözleşme, işin niteliği” gibi istisnai hâller dışında kural (prensip) olarak alacağın devrinde borçlunun rızasına veya onayına kesinlikle gerek yoktur, zira burada sadece “alacağı talep etme hakkı” devredilmektedir. Diğer bir anlatımla alacağın devrinde (temlikinde) borcun asıl “özü (miktarı/vadesi vb.)” aynen muhafaza edilmekte, borçlunun yükü ağırlaşmamakta, sadece parayı/hakkı alacak olan “şahıslarda” bir değişiklik olmaktadır.
Kural olarak, piyasadaki bütün alacaklar temlik (devir) edilebilir statüdedir. Böylece hâlen iktisap edilmiş (geçmişte kazanılmış ve doğmuş) bir alacak kadar, ileride iktisap olunacak (henüz doğmamış müstakbel) bir alacak da; keza vadesi gelmiş ve muaccel olmuş bir alacak kadar, henüz ileri bir vadeye veya şarta bağlanmış olan (talep edilemeyen) alacaklar da devralana temlik olunabilir. Söz konusu alacağın kaynağının bir hukuki muameleden (sözleşmeden), bir haksız fiilden (tazminat), sebepsiz zenginleşmeden veya doğrudan doğruya yasa hükmünden (kanundan) doğmuş olmasının da devredilebilirlik açısından hiçbir önemi ve engeli yoktur (Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 21.03.2019 tarihli ve 2017/11-2630 E., 2019/328 K. sayılı güncel kararı da bu yöndedir).
Alacağın rızai (iradî) devrinde, yani “sözleşmeye dayanan devirde”; yapılan bu devir sözleşmesinin hukuken “geçerli” olabilmesi için bazı kurucu şartlar aranır: Sözleşme taraflarının tam “fiil ve tasarruf ehliyetinin” bulunması, ortada hile/hata barındırmayan “geçerli bir sözleşmenin” olması, alacaklı ile alacağı alan üçüncü kişi arasında TBK’nın 184. maddesi emredici hükmü gereğince o devir sözleşmesinin mutlaka “yazılı” şekilde (adi yazılı vb.) yapılması, devredilen o alacak hakkının hukuken ve fiilen “mevcut” olması ve son olarak o alacak üzerinde kanuni veya sözleşmesel bir “devir engeli” bulunmaması koşullarının eksiksiz gerçekleşmiş olması zorunludur.
Ancak, Türk Borçlar Kanunu’nun 183. maddesinde bazı istisnai alacakların devrine (satılmasına) kesinlikle izin verilmemiştir. Bu “devir yasağı” kurumu; bizzat kanunun kendisinden, taraflar arasındaki sözleşmeden veya “işin niteliğinden (doğasından)” doğmaktadır. Kanun bizzat kendisi bazı özel alacakların devrine izin vermeyebilir. Nitekim 6098 sayılı Kanun’un 619/1. maddesinde açıkça belirtildiği gibi, “ölünceye kadar bakma sözleşmesinde” bakım alacaklısı olan şahıs, bu özel “bakım isteme hakkını” (şahsına sıkı sıkıya bağlı olduğu için) bir başkasına devredemez. Bunun yanında taraflar, kendi aralarında yapmış oldukları sözleşmede, doğacak alacak hakkının başkasına devredilmesini kısmen veya tamamen kendi hür iradeleriyle de yasaklayabilirler. Böyle bir anlaşma yapıldığında ortada bir “akdî (sözleşmesel) devir yasağı” söz konusu olur. Bir de, “Nafaka” alacaklarında olduğu gibi tamamen alacaklının o anki kişiliğine, sosyal durumuna ve acil “ihtiyacına” göre mahkemece takdir edilen şahsi alacakların ise sırf “işin (alacağın) niteliği gereği” bir başkasına devredilmesi (satılması) hukuken ve fiilen mümkün değildir. Tüm bu istisnalara rağmen; devri caiz olmayan (yasaklı) bir alacak hakkında yine de bir temlik (devir) işlemi yapılmışsa, yapılan bu temlik ilke olarak “geçersizdir (batıldır)”; böyle hukuka aykırı bir devir işlemi sadece asıl borçlu karşısında değil, bizzat o işlemi yapan temlik edenle temlik alan arasında dahi hiçbir hukuki hüküm ve bağlayıcı sonuç doğurmaz.
Bu geniş kapsamlı maddi hukuk (alacağın devri) açıklamalarından sonra, asıl ihtilaflı konuya dönülecek olursa; HMK m.125 ile usul hukukunda “dava konusunun (müddeabihin) devrine” sınırsız bir olanak tanınması karşısında; “aynî (eşyaya bağlı) neticeli talep ile tapuda davalılar adına kayıtlı bulunan bir taşınmazın, iptal edilerek davacı adına tescili (yazılması) için açılan tapu iptal ve tescil davaları sırasında, dava konusu o taşınmaza (gayrimenkule) ilişkin talebin (hakkın), ‘alacağın devri (temliki)’ hükümleri yoluyla adi bir yazılı kağıtla başkasına temlikinin (devrinin) mümkün olup olmadığı” hususu son derece kritik bir tartışmadır. Hukuken, görülmekte olan (derdest) bir dava sırasında, mahkemenin nihai kararının kesinleşmesine kadar geçen süreçte o dava konusu taşınmazın bizzat tapu müdürlüğünde (resmi yolla) bir başkasına devredilmesi (satılması) elbette mümkündür ve yasaldır. Bu tapudaki devir durumunda 6100 sayılı HMK’nın 125. madde hükmünün (dava konusunun devri) eksiksiz uygulanacağında hiçbir hukuki kuşku bulunmamakta ise de; dava konusu taşınmazın bizzat kendisinin veya o taşınmaz üzerinde davacı tarafından talep edilen “aynî hakkın (mülkiyetin)”, sadece 6098 sayılı TBK’nın 183/1. madde hükmüne dayanılarak adi bir yazılı kağıtla (alacağın devri/temliki yoluyla) bir başkasına devri hukuken kesinlikle mümkün değildir.
Bunun yasal gerekçesi şudur: 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) ilgili emredici hükümleri uyarınca; Türkiye’de taşınmazlar (gayrimenkuller) doğrudan devletin sıkı denetimi ve kusursuz sorumluluğu altında tutulan resmi “tapu sicillerine” (defterlerine) kaydedilmekte ve o taşınmazlara ait tüm ayni haklar (mülkiyet, rehin vb.) tapu kütüğüne tescil (kayıt) edilmektedir. Kanun sistematiğinde, taşınmazlar üzerinde aynî (eşyaya bağlı) hakların tesis edilmesi, başkasına devri, muhtevalarının (içeriklerinin) değiştirilmesi ve ortadan tamamen kalkması işlemi kural (prensip) olarak o “tapu siciline tescil (yazım)” şartına bağlanmış olup, tapudaki bu tescil işlemi tamamen “kurucu” bir nitelik taşımaktadır. Nitekim 4721 sayılı Kanun’un 1021. maddesinde; kurulması kanunen tescile tâbi olan aynî hakların, tapuya tescil edilmedikçe hukuken “varlık (vücut) kazanamayacağı” emredilmiş; yine 1022/1. maddesinde de aynî hakların ancak “tapu kütüğüne tescil ile doğacağı”; hakların sıralarını ve tarihlerini de yine bu tescile (yazım anına) göre alacakları açıkça öngörülmüştür.
Aynı hukuki düzlemde, bir taşınmaz mülkiyetinin tam olarak kazanılması da 4721 sayılı Kanun’un “Tescil” kenar başlıklı 705/1. maddesine göre ancak ve ancak “tescille (tapuya yazımla)” olur. Buradaki tapu tescili, niteliği itibariyle sadece var olanı gösteren (açıklayıcı/bildirici) bir tescil işlemi olmayıp, o mülkiyet hakkını sıfırdan yaratan “kurucu bir tescildir”. Çünkü az yukarıda da belirtildiği gibi, kurulması kanun gereği tapu tesciline tâbi olan aynî haklar, bizzat o tapu kütüğünün sayfasına tescil (kayıt) edilmedikçe hukuk dünyasında varlık kazanamazlar (geçersizdirler). Maddenin hemen devamındaki ikinci fıkrasında ise bu kuralın “tescilsiz kazanım” istisnaları (durumları) da düzenlenmiş ve; miras geçişi, mahkeme (hakim) kararı, cebri icra (ihale), sahipsiz malı işgal, devletin kamulaştırma hâlleri ile kanunda öngörülen diğer çok özel hâllerde mülkiyetin (daha tapuya yazılmadan) “tescilden önce” de kendiliğinden kazanılacağı kabul edilmiştir. Ancak bu istisnai tescilsiz kazanım hâllerinde dahi, o yeni malikin o taşınmaz üzerinde başkasına satış/devir gibi “tasarruf işlemlerini” yapabilmesi (satabilmesi) yetkisi, yine mülkiyetin kendi adına “tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına (intikale)” bağlanmıştır. Bu yasal hükümden açıkça anlaşılacağı üzere, Türk Hukuku’nda tapu tescil ilkesi %100 mutlak olmayıp, sayılan bazı hukuki sebeplerin (miras vb.) varlığı durumunda tapu tescili yapılmadan önce de taşınmaz mülkiyetinin anında kazanılacağı (istisnai olarak) kabul edilmiş ise de; bu kurucu tescil prensibinin bir istisnasından söz edebilmek için, bu istisnanın mutlaka “Kanun (meclis) tarafından” açıkça yazılı olarak öngörülmüş (sayılmış) olması gerekmektedir. (Yorumla istisna yaratılamaz).
Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706/1. maddesinde yer alan o meşhur “Taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan sözleşmelerin geçerli olması, resmi şekilde düzenlenmiş olmasına bağlıdır” emredici hükmü ile birlikte; taşınmaz mülkiyetinin devrine (satışına/bağışına) ilişkin sözleşmelerin resmi makamlarca “resmî şekilde (tapu/noter)” yapılmadıkça katiyen hukuken geçerli (sahih) olmayacağı düzenlenmiştir. Taşınmaz satış sözleşmesinin detaylıca düzenlendiği 6098 sayılı TBK’nın 237. maddesinde de tamamen benzer şekilde “Taşınmaz satışının geçerli olabilmesi için, sözleşmenin resmi şekilde düzenlenmesi şarttır” denilerek bu kural pekiştirilmiştir. Dolayısıyla 4721 sayılı TMK’nın 706/1. ve 6098 sayılı TBK’nın 237/1. maddeleri uyarınca; bir taşınmaz (gayrimenkul) satış sözleşmesinin yapılması mutlaka “resmî şekle” tabidir ve buradaki “resmî şekil”, basit bir ispat kuralı değil, doğrudan davanın özünü ilgilendiren bir “geçerlilik şartıdır (sıhhat şartıdır)”. Uygulama kurallarını belirleyen Tapu Sicili Tüzüğünün 21/1. maddesine göre de; sözleşme düzenlenmesi (tarafların iradesi) gereken işlemlerde mutlaka “resmî senet” düzenlenir. Bu hayati Resmî senetler ise, Tapu Kanunu’nun 26. maddesine göre sadece ve sadece “tapu sicil müdürü veya onun yetkilendirdiği tapu sicil görevlileri (memurları)” tarafından tanzim edilir. Akitli (sözleşmeli) işlemler sebebiyle tapuda hazırlanacak olan bu resmî senetlerin düzenlenmesine ilişkin tüm usul ve teknik esaslar ise ilgili yönetmelikte çok ayrıntılı bir şekilde hüküm altına alınmıştır.
Özetle; taşınmazların mülkiyet devrine ilişkin kurallar, yukarıdaki kanunların emredici hükümleri ile sıkı sıkıya belirlenerek, sadece tapu müdürü veya tapu görevlileri tarafından bizzat tanzim edilecek o ağır “şekil (resmi) koşullarına” bağlandığından; mahkemelerde devam eden “tapu iptali ve tescil istemiyle” açılan davalar sırasında, davacının, sırf usul (hukuk yargılaması) yargılamasında uygulanacak esnek hükümleri düzenleyen 6100 sayılı HMK’nın 125/2. maddesine dayanarak (sığınarak), dava konusu taşınmazdaki varlığını iddia ettiği o “mülkiyet” ya da “aynî hakkını”, adi bir kağıtla “alacağın devri (temliki)” yoluyla üçüncü bir kişiye devretmesi ve onu kendi yerine davacı yapması hukuken olanaksızdır (mümkün değildir). Çünkü 6098 sayılı TBK’nın 183. maddesine göre bir hakkın (alacağın devri yoluyla) üçüncü bir kişiye temliki (satışı) için, “işin niteliğinin” buna engel olmaması gerekir. Oysa bu tür (tapu tescil) davalarda, ortada “alacağın temliki” yoluyla basitçe devri mümkün olan alelade bir (şahsi) hak bulunmamaktadır. Herkese karşı ileri sürülebilen, mutlak hak niteliğindeki “aynî hakların (tapu/mülkiyet)” adi kağıtla (temlikle) bu şekilde devri mümkün olmadığından, o kağıdı temlik alan kişinin (üçüncü şahsın), mülkiyet hakkı sahibi olduğunu iddia eden davacının yerine geçerek davada “taraf sıfatını (aktif husumeti)” kazandığından da asla söz edilemez. Eğer bunun aksi kabul edilirse (mümkün denerse); davacı kişi, tapu kaydını henüz mahkeme kararıyla kendi adına (üzerine) bile geçirmeden, dava sırasında sadece “varlığını iddia ettiği (henüz ispatlanmamış)” o mülkiyet hakkını, adi bir kağıtla (alacağın temliki yoluyla) temlik alana geçirmiş ve kanunun emrettiği resmi şekli (tapuyu) by-pass etmiş (dolanmış) olacaktır.
Ayrıca, maddi (öz) hukuka ilişkin kanun hükümleri (TMK, TBK) kapsamında bir hakkın devri için “resmî şekil koşulunun (tapu memurunun)” mutlak bir geçerlilik (sıhhat) koşulu olarak öngörüldüğü ağır bir konu hakkında; sırf yargılamayı düzenleyen 6100 sayılı HMK’nın 125/2. maddesi ile (usul kanunuyla) bu şekle bir “istisna getirildiğini” söylemek de hukuken asla isabetli (doğru) olmayacaktır. Zira “Maddi hukuk” kuralları (Medeni, Borçlar vb.) kişilerin toplumda sahip oldukları hak, yetki, ödev ve asli borçları düzenlerken; “Usul (şekil) kuralları (HMK)” ise; sadece mahkemeler önündeki bir davanın çözüm yöntemini, sürelerini ve duruşma işleyişiyle ilgili “şekli kuralları” düzenlemekte, davaların önceden belirlenen bu usullere uygun olarak çözümlenmesini (adilliğini) hedeflemektedir. Bu keskin ayrımdan dolayı; “maddi hukukun (Medeni Kanunun)” hiçbir hüküm ve hukuki sonuç bağlamadığı (geçersiz saydığı adi temlik gibi) olgulara, sırf “usul hukuku (HMK)” anlamında bir geçerlilik tanınarak (esnetilerek) aynî hakkın (tapunun) geçerlice devredildiği kabul edilemez. Esasen usuldeki “dava konusunun devri (HMK 125)” kurumu; maddi hukuk (tapu dairesi) düzeyinde usulünce ortaya çıkan değişikliklerin (satışların), usul hukuku (mahkeme) düzeyinde davanın tarafı olarak nasıl değerlendirilmesi (kimin davaya devam etmesi) gerektiğini belirleyen teknik bir kurumdur.
Yukarıda detaylıca açıklanan bu yasal düzenleme ve sarsılmaz ilkeler çerçevesinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önüne gelen somut olaya (davaya) gelindiğinde: Dava konusu edilen 1166 ada 24 parsel numaralı taşınmazdaki 2/4 (yarı) pay, başlangıçta … oğlu… adına tapuda kayıtlı iken; sonradan mahkeme hükmüyle (hükmen)… Vakfı adına tapuya tescil edildikten sonra, İstanbul 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 09.11.2005 tarihli ve 2006/9 Esas, 2006/471 Karar sayılı ilamıyla (kararıyla) bu taşınmazdaki “ortaklığının giderilmesine (izale-i şuyu)” karar verildiği; bu kararın kesinleşmesi neticesinde eldeki davanın mahkemede yargılaması devam ederken, 27.05.2008 tarihinde İcra Dairesince “cebri satış (ihale)” suretiyle dava dışı üçüncü kişilere ihale edildiği (satıldığı) görülmüştür. Bu ihalenin kesinleşmesi ile birlikte 20.08.2008 tarihinde tapu kütüğünde yeni ihale alıcıları adına (resmen) tescil edildiği, bunun üzerine asıl ve birleştirilen 2015/253 Esas sayılı dava davacıları tarafından (taşınmaz ellerinden gittiği için) 30.06.2009 ve 10.11.2015 tarihli dilekçeler ile davanın niteliğinin değiştirilerek “tapu iptali ve tescil” isteminin mecburen “bedele (tazminata/alacağa) dönüştürüldüğü” saptanmıştır.
Ayrıca bu süreçte; asıl dava davacıları … ve …’ya vekâleten …’ın 10.04.2012 tarihli sözleşme ile; birleştirilen 2015/253 Esas sayılı dava davacıları … ve …’ye vekâleten …’ın ise 01.12.2015 tarihli sözleşmeler ile; mahkemedeki bu dava neticesinde elde edilecek “hakların (artık bedele dönüşen alacağın) belirli paylarını” adi yazılı sözleşmelerle …, …, … ve … isimli 3. şahıslara temlik (devir) ettikleri gözetildiğinde; Normal şartlarda aynî (mülkiyete dair) bir hakkın (tapunun) bu şekilde adi kağıtla (temlikle) devri hukuken asla mümkün değil ise de; somut uyuşmazlıkta davacıların talebi (taşınmaz ihalede satıldığı için) tapudan çıkıp “bedele (yani doğrudan alacak hakkına)” dönüştüğünden ve “alacak hakkının (paranın)” adi yazılı temlik sözleşmesiyle devri TBK 183 uyarınca hukuken tamamen “mümkün” olduğundan; bu adi temliknameyi alanlar lehine mahkemece hüküm kurulmasında (taraf kabul edilmelerinde) hiçbir hukuki isabetsizlik görülmemiştir.
Bu yasal nedenlerle; davanın artık “alacak (bedel) istemi” hâline gelmesi bakımından, bu bedeli temlik alan 3. şahısların, temlik edilen (satın aldıkları) oranlarda davacılar yerine geçtiği (HMK uyarınca davacı taraf sıfatı kazandıkları) kabul edilerek, yerel mahkemece haklarında hüküm kurulmuş olması hukuka, yasalara ve usule tamamen yerindedir (onama sebebidir).




