Borçlar Hukukunda Hata (Yanılma)

Borçlar Hukukunda Hata (Yanılma) Müessesesi ve İrade Bozukluğu (Yargıtay HGK – K.2018/1939)

Hukuk dünyasında kurulan bir işlemin (sözleşmenin) bütünüyle geçerli sayılabilmesi ve tarafların arzu ettiği hukuki sonuçları doğurabilmesi için; o işlemi gerçekleştiren şahısların iradelerinin hiçbir etki altında kalmadan, tamamen “sağlıklı” bir şekilde oluşmuş olması ve içlerindeki bu gerçek iradenin, elde edilmek istenen hukuki amaca birebir uygun şekilde dışa vurulması (açıklanması) şarttır. Hukuk terminolojisinde “irade bozukluğu” olarak adlandırılan kavram, kendi içinde iki farklı veche (yön) barındırır: Bunlardan ilki, iradenin henüz kişinin zihninde (iç dünyasında) “oluşum” safhasındayken meydana gelen sakatlık; ikincisi ise zihinde doğru oluşan iradenin karşı tarafa veya dış dünyaya “açıklanması (beyan edilmesi)” evresinde yaşanan sakatlıktır.

İradeyi fesada uğratan (bozan) bu sakatlık halleri; mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nda (BK) “Rızadaki fesat” ana başlığı altında “Hile”, “Hata” ve “İkrah” isimleriyle 23. ile 31. maddeler arasında hüküm altına alınmıştı. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren ve günümüzde uygulanan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda (TBK) ise aynı kurumlar 30. ile 39. maddeler arasında, dili güncellenerek “Aldatma”, “Yanılma” ve “Korkutma” başlıkları altında yeniden tanzim edilmiştir.

Görüldüğü üzere, Türk Borçlar Hukuku sistematiği iradeyi sakatlayan sebepleri üç ayrı başlık (durum) altında toplamıştır. Yanılma (hata), aldatma (hile) ve korkutma (ikrah) kurumları, oluşum ve gerçekleşme biçimleri bakımından birbirinden tamamen farklı hukuki niteliklere sahiptir.

Bilindiği üzere yanılma (hata); kişinin iç dünyasındaki gerçek iradesi ile dış dünyaya yansıttığı (açıkladığı) beyanı arasında, tamamen “istemeyerek” (farkında olmadan) oluşan bir uyumsuzluk durumudur. Aldatma (hile) ise; bir kimseyi belirli bir irade beyanında bulunmaya ve bilhassa o sözleşmeye imza atmaya sevk (ikna) edebilmek amacıyla, onun zihninde “kasten” yanlış (hatalı) bir inanç (kanı) yaratmak veya şahsın zaten içinde bulunduğu o yanlış inancı düzeltmeyip devamını ve korunmasını sağlamak olarak tarif edilir. Özetle; hatada kişinin kendi kendine “yanılması”, hilede ise dışarıdan birinin kasıtlı olarak “yanıltması (kandırması)” söz konusudur.

Türk hukuk sisteminde irade bozukluğu hallerine bağlanan hukuki yaptırım, o işlemin baştan itibaren ölü doğduğu “kesin hükümsüzlük (mutlak butlan)” hali değildir. Mülga BK’nın 23 ve devamı maddelerinde geçen “…ilzam olunamaz” (BK. 23), “…o akit ile ilzam olunmaz” (BK. 28), “…kendi hakkında lüzum ifade etmez” (BK. 29/I) söylemleri; yeni TBK’da yerini “…bağlı olmaz” (TBK. m. 30) ve “…sözleşmeyle bağlı değildir” (TBK. m. 36 ve 37/1) ifadelerine bırakmıştır. Kanun koyucunun buradaki temel gayesi şudur: İradesi hile, hata veya ikrahla sakatlanan mağdur taraf, imzaladığı bu sözleşmeyle hukuken bağlı sayılamaz. Kanun, iradesi sakatlanan bu tarafa, belirli ve kesin bir süre zarfında kullanabileceği bir “iptal hakkı” bahşetmiştir.

Ancak yasa koyucu, çok basit ve “esaslı olmayan” sıradan hataların sözleşmenin iptaline gerekçe yapılmasını kabul etmemiştir. Bir sözleşme kurulurken ancak “esaslı (çok önemli) bir yanılmaya” düşen taraf, o sözleşmeyle bağlı olmaktan kurtulabilir (TBK. m. 30, BK. m. 23). Lakin, taraflardan birisi diğerinin kasıtlı “aldatması (hilesi)” neticesinde o işlemi yapmışsa; aldatılanın düştüğü yanılma “esaslı olmasa dahi”, o kişi sözleşmeyle bağlı sayılmaz (TBK. m. 36/1, BK. m. 28/1).

Yukarıda izah edildiği üzere; iradesi fesada uğrayan (sakatlanan) tarafın, elindeki bu iptal hakkını kullanması, diğer bir deyişle “Ben bu sözleşmeyle bağlı değilim” şeklinde bildirimde bulunması eylemi, TBK’nın 39. maddesinde (818 sayılı BK’nın 31. maddesinde) kesin bir süreye bağlanmıştır. Aldatma (hile) veya yanılma (hata) sebebiyle yahut korkutma (ikrah) neticesinde sözleşme imzalayan mağdur taraf; o yanılmayı veya aldatmayı “öğrendiği” andan ya da korkutmanın üzerindeki etkisinin tamamen “ortadan kalktığı” andan itibaren 1 (bir) yıl içinde, sözleşmeyle bağlı olmadığını karşı tarafa bildirmez veya verdiği malı/parayı geri istemezse, sözleşmeyi hukuken “onamış (kabul etmiş)” sayılır (TBK. m. 39/1).

Burada zikredilen 1 yıllık süre; Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 01.06.2011 tarihli ve 2011/14-281 E., 2011/373 K. sayılı içtihadında da altı çizildiği üzere, bir zamanaşımı değil, kesin bir “hak düşürücü süre” niteliğindedir. Bu hak düşürücü sürenin başlangıç anı da, kanunun amir hükmü uyarınca sözleşmenin yapıldığı tarih değil; hata veya hilenin (yanılma ve aldatmanın) mağdur tarafından “öğrenildiği” tarihtir. İradesi sakatlanan tarafın, hatayı veya hileyi fark ettiği (öğrendiği) o andan itibaren işleyecek bu 1 yıllık hak düşürücü süre içerisinde; sözleşmeyle bağlı olmadığını beyan etmesi veya devrettiği şeyi iade talep etmesi mutlak bir yasal zorunluluktur.

Diğer taraftan, 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Resmî belgelerle ispat” kenar başlıklı 7. maddesi son derece nettir: “Resmî sicil ve senetler, belgeledikleri olguların doğruluğuna kanıt oluşturur. Bunların içeriğinin doğru olmadığının ispatı, kanunlarda başka bir hüküm bulunmadıkça, herhangi bir şekle bağlı değildir.” Bu emredici hükümden anlaşılacağı üzere; iptali istenen sözleşme noterde veya tapuda “resmî senetle” tanzim edilmiş olsa bile, hile ve hata olguları herhangi bir yazılı belge şartı aranmaksızın her türlü delille (tanık dâhil) mahkemede ispatlanabilir.

Somut yargılama dosyasında; davacı taraf, aldatma (hile) ve yanılma (hata) hukuksal iddialarına dayanarak, 27.04.2006 tarihinde tapuda “bağışlama” suretiyle yaptığı temlikin (devrin) iptalini talep etmiştir. Davacı bu davayı 03.09.2009 tarihinde açmış olup; dilekçesinde, dayandığı irade bozukluğu (hata/hile) hallerini ancak 06.03.2009 tarihinde tesadüfen “öğrendiğini” ileri sürmüştür. Yerel mahkemece yapılması gereken; davacının bu öğrenme tarihi iddiası ile sunduğu delillerin, yukarıda izah edilen yasal kurallar ve ilkeler ışığında titizlikle değerlendirilerek bir sonuca varılmasıdır. Hal böyleyken; yerel mahkemenin yasadaki “öğrenme tarihi” kuralını hiçe sayarak, 1 yıllık hak düşürücü sürenin “sözleşmenin yapıldığı tarihten (2006) itibaren başlayacağı” ve resmi tapu senedinin aksinin ancak ve ancak “yine aynı derecede resmi bir belge ile kanıtlanabileceği” şeklindeki hatalı gerekçelerle davanın reddine karar vermiş olması, usul ve yasalara kesinlikle isabetsizdir (aykırıdır).


Hata (Yanılma) ile Hile (Aldatma) Arasındaki İnce Hukuki Fark (Yargıtay HGK – K.2021/60)

Kanunlarımızda iradeyi fesada uğratan (bozan) sebepler üç temel durum olarak tasnif edilmiş olup; yanılma (hata), aldatma (hile) ve korkutma (ikrah) eylemleri, ortaya çıkış ve gerçekleşme formları bakımından birbirinden çok keskin çizgilerle ayrılır. Ayrıca önemle belirtilmelidir ki, irade bozukluğu müessesesi salt karşılıklı sözleşmelere özgü bir iptal nedeni olmayıp, vasiyetname gibi “tek taraflı” hukuki işlemlerin iptali için de geçerli bir dayanaktır.

Yanılma (hata); kişinin gerçek iç iradesi ile karşı tarafa beyan ettiği iradesi arasında, tamamen “istemeyerek” ve “farkında olmadan” oluşan bir uyumsuzluk (çelişki) halidir. Diğer bir anlatımla hata; bir hukuki işlemi akdeden (irade beyanında bulunan) şahsın, aslında hiç düşünmediği ve kesinlikle arzu etmediği bir husus için, bütünüyle “istemeyerek (fark etmeden)” iradesini açıklamasıdır. Sözleşme yapmak isteyen bu şahıs; bizzat kendi dalgınlığı, aceleciliği veya konuyu yanlış anlaması neticesinde gerçek iradesini hiç de istemediği bir biçimde dışarıya yansıtmış olabileceği gibi; bu hata, beyanı yapan kişinin şahsı dışında gelişen birtakım harici nedenlerden ötürü de doğmuş olabilir. Sonuç olarak kişi, kendi içsel gerçekliğine uymayan bir imza (beyan) ortaya koyarak iradesini sakatlamış olur. Yanılgıya (hataya) düşen bu kişi, sözleşmenin karşı tarafının hiçbir kusuru, hilesi veya yönlendirici etkisi olmaksızın, kendi kendine iradesine ters düşen o bildirimi yapmaktadır.

Aldatma (hile) ise iradeyi sakatlayan tamamen farklı bir sebep olarak TBK’nın 36. maddesinde şu şekilde kaleme alınmıştır: “Taraflardan biri, diğerinin aldatması sonucu bir sözleşme yapmışsa, yanılması esaslı olmasa bile, sözleşmeyle bağlı değildir. Üçüncü bir kişinin aldatması sonucu bir sözleşme yapan taraf, sözleşmenin yapıldığı sırada karşı tarafın aldatmayı bilmesi veya bilecek durumda olması hâlinde, sözleşmeyle bağlı değildir.”

Her ne kadar kanun lafzında hilenin doğrudan ve sınırları çizilmiş bir tanımı yapılmamış olsa da; aldatma (hile); genel hukuk teorisinde, bir şahsı herhangi bir irade beyanında bulunmaya, bilhassa da o sözleşmeye imza atmaya sevk (ikna) edebilmek amacıyla, onun zihninde “kasten ve bilerek” hatalı (yanlış) bir inanç/kanı uyandırmak veya şahsın zaten içinde debelendiği o hatalı inancı düzeltmeyip, sırf menfaat için korunmasını ve devamını sağlamak olarak tarif edilir.

Buradan çıkacak en net özet şudur: Hatada kişinin kendi kendine “yanılması”, hilede ise dışarıdan birinin kasıtlı olarak onu “yanıltması (kandırması)” söz konusudur. Hile hallerinde iradedeki sakatlık (bozukluk), iradenin dışarıya yansıtılış (beyan) şeklinde değil; bizzat iradenin iç dünyada “oluşum” (karar verme) evresinde kök salar. Bu oluşum evresindeki sakatlık, tamamen kişinin kendisi dışındaki başka bir şahsın bilinçli ve kasıtlı aldatma manevraları sayesinde hayat bulmaktadır. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun (HGK) yerleşik içtihatlarında da (20.10.2010 tarihli, 2010/1-502 E., 2010/536 K. ile 08.07.2020 tarihli, 2017/1-1831 E., 2020/549 K. sayılı kararları) hilenin ruhu şu şekilde özetlenmiştir: Hile; bir kimsenin, aslında o anki gerçek durumu (gerçek tabloyu) bilseydi asla ve asla kabul etmeyeceği bir şeyi, sırf diğer bir kimsenin manipülasyonu ve kandırması neticesinde “kabul etmek zorunda bırakılmasına” yol açılmasıdır.

Hilenin (aldatmanın) hukuken var sayılabilmesi ve iptal davalarına konu edilebilmesi için şu üç katı şartın mutlaka gerçekleşmesine ihtiyaç vardır:

  • Birinci Şart “Aldatma Fiili (Maddi Unsur)”: Aldatan şahıs, karşısındakini bir şekilde hataya düşürmüş (yanıltmış) olmalıdır. Fakat karşı tarafın (mağdurun) düştüğü bu yanılmanın “esaslı” (çok büyük) bir yanılma olması şartı aranmaz (TBK. m.36/1). Çünkü hukuk, dürüstlüğe aykırı davranan “aldatanı” hiçbir surette korumaya layık görmez. Aldatan şahıs; sözleşmenin kurulması ve özellikle müzakere (görüşme) aşamalarında, belirli konularda kasten doğru olmayan (yalan) bilgiler vermekte veya bazı kritik hususları dürüstlük kuralı (TMK m. 2) gereğince karşı tarafa açıklaması (söylemesi) gerekirken, sırf menfaat için kasten gizlemektedir (sükut suretiyle hile).
  • İkinci Şart “Aldatma Kastı (Manevi Unsur)”: Aldatan kişi, karşı tarafı o sözleşmeyi yapmaya ikna edebilmek için ona tamamen “bilerek ve isteyerek” (kasten) gerçeğe aykırı bir beyanda bulunmuş olmalıdır. Başka bir deyişle; yalanı söyleyen kişinin içinde, karşı tarafı kandırmak ve “eğer gerçeği bilseydi o sözleşmeyi yapmayacak olan” o kişiyi sözleşme yapmaya sürüklemek (ikna etmek) gibi net bir kötü niyet bulunmalıdır. Şayet bir kimse; aslında o durumu bilmemesi kendisi için ağır bir kusur teşkil etmesine rağmen, gerçekten “durumu bilmeden” (taksirle/ihmalle) yanlış bir beyanda bulunmuş ise, burada bilinçli bir “aldatma kastı” olmadığından hileden bahsedilemez.
  • Üçüncü Şart “İlliyet (Nedensellik) Bağı”: Sözleşme, doğrudan doğruya bu aldatma fiilinin sonucu olarak ve onun etkisi (yönlendirmesi) altında imzalanmış olmalıdır. Aldatılan mağdur; yapmış olduğu o sözleşmeyi, “eğer bu aldatma manevraları olmasaydı ya kesinlikle hiç yapmayacaktım ya da çok daha farklı/iyi şartlarda yapacaktım” diyebiliyorsa, illiyet bağı tam olarak gerçekleşmiş demektir. Aldatma eylemi, sözleşmenin kurulmasını sağlayan “asli (kurucu) şart” konumunda olmalı ve aldatma eylemi ile sözleşmenin kurulması arasında kopmaz, tabi bir illiyet bağı (neden-sonuç ilişkisi) bulunmalıdır (Prof. Dr. F. Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s. 414 vd. ile HGK’nın 20.10.2010 tarih ve 2010/1-502 E., 2010/536 K.; 08.07.2020 tarih ve 2017/1-1831 E., 2020/549 K. sayılı kararları bu ilkeleri teyit eder).

Tüm bu bilimsel ve hukuki açıklamalar kapsamında, HGK önüne gelen davanın hukuki niteliğine bakılacak olursa: Davacı taraf (alıcı), gerek dava dilekçesinde gerekse yargılamanın tüm aşamalarında şu iddiayı öne sürmüştür: Bölgede emlakçılık (gayrimenkul danışmanlığı) yapan dava dışı … isimli şahıs, kendisine Merkez Mahallesinde bulunan ve piyasa değeri oldukça yüksek olan lüks bir evi gezdirmiş; “Ev sahibinin paraya çok sıkışık olduğunu, bu yüzden burayı çok uygun bir fiyata anında satın alabileceğini” söyleyerek onu kandırmıştır. Bu cezbedici telkinler üzerine davacı, kendisine gösterilen o lüks evi satın almaya karar vermiştir. Ancak tapu dairesindeki devir işlemleri sırasında emlakçı …, davacıya o Merkez Mahallesindeki evi değil; tamamen başka bir mahallede bulunan, davalıya ait olan ve piyasa değeri çok daha düşük sıradan bir evi satarak tapu devrini hileyle gerçekleştirmiştir. Davacı, “Normal şartlarda ve aklı başında olsam asla satın almayacağım bu taşınmazı, sırf emlakçı …’un beni aldatması (göz boyaması) sebebiyle aldım” diyerek işlemin iptalini istemiştir.

Olayların davacı tarafından izah edilen bu oluş şekline göre; davacı iradesindeki sakatlığın, kendisinden kaynaklanan bir dalgınlık, dikkatsizlik ya da bilgisizlik nedeniyle olmadığını savunmaktadır. Aksine davacı; tamamen adı geçen emlakçı …’un planlı, “kasıtlı telkin ve eylemleri” sonucunda gerçek iradesine aykırı bir beyanda bulunduğunu belirterek, iradesinin oluşumu sırasındaki bu sakatlığın bizzat bu “kandırma eyleminden” kaynaklandığını iddia etmektedir. Açıklanan bu maddi vakıa bütününün; irade bozukluğu sebeplerinden olan kendi kendine “yanılma (hata)” olgusuna değil, doğrudan doğruya dışarıdan yapılan müdahale ile “aldatma (hile)” olgusuna ilişkin olduğu tartışmasız bir gerçektir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir