Teslim Fiili/İşleminin İspatı

Sözleşmelerde Teslim Olgusu: Hukuki Fiil mi, Hukuki İşlem mi? İspat Kuralları ve Yargıtay Kararları

Sözleşmeler hukukunda “teslim” mefhumu, yerine getirilen sözleşmenin türüne göre bazen basit bir “hukuki fiil”, bazen de katı şekil şartlarına tabi bir “hukuki işlem” olarak değerlendirilmektedir. Bir davada uyuşmazlık konusu olan malın, paranın, kiralanan bir yerin yahut imal edilen bir eserin karşı tarafa fiilen “teslim edildiğinin” hukuken ispatlanıp ispatlanamadığı, o davanın nihai neticesini (kazanılıp kaybedilmesini) doğrudan belirleyen en hayati faktördür.

Kiralanan Yerin (Taşınmazın) Anahtarının Teslimi ve İspat Yükü

Kira hukukunda, kiralanan mülkün hukuken “tahliye edildiğinin” (yani kiracının sözleşmeden doğan kiralananı iade etme borcunu tam ve eksiksiz olarak yerine getirdiğinin) mahkemece kabul edilebilmesi için, o mülkün içindeki eşyaların boşaltılması (fiilen boşaltılması) asla yeterli bir eylem değildir. Eşyalar çıksa bile, o taşınmazın anahtarının da kiralayana (mülk sahibine) fiilen teslim edilmesi zorunludur. Eğer kiracının mahkemede iddia ettiği tahliye tarihi, kiraya veren (mülk sahibi) tarafından “Hayır, anahtarı o gün vermedi” denilerek kabul edilmezse; başka bir hukuki ifadeyle, tahliye tarihi taraflar arasında “çekişmeli (ihtilaflı)” bir boyuta taşınırsa; kiralananın fiilen boşaltıldığını ve en önemlisi “anahtarın o gün teslim edildiğini”, böylece taraflar arasındaki kira ilişkisinin bizzat kendisince ileri sürülen o erken tarihte “hukuken sona erdirildiğini” mahkemede kesin delillerle kanıtlama (ispat) yükümlülüğü, doğrudan doğruya kiracıya aittir. Şayet kiracı, kiralananı (evi/dükkanı) bizzat kendisinin ileri sürdüğü o tarihte tahliye edip anahtarı verdiğini ispatlayamazsa; mahkemece kiraya verenin bildirdiği o daha geç tahliye tarihine itibar olunmalıdır (ve o tarihe kadar kira hesaplanır). Anahtarın kiraya verene elden teslimi eylemi, her ne kadar hukuki işlemin içerisinde yer alan ve dışarıdan bakıldığında basit bir “maddi vakıa (hukuki fiil)” gibi görünse de; özünde o kira sözleşmesinin feshine (bitmesine) ve borcun sonlanmasına yönelik çok büyük bir “hukuki sonuç doğurduğundan”, bu anahtar tesliminin mahkemede ne şekilde (hangi delille) ispat edileceği hususu; davanın “yıllık kira bedelinin tutarı” (sözleşme değeri) esas alınmak suretiyle, dava tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı HMK’nın 200. ve 201. maddelerindeki katı “ispat sınırları” çerçevesinde değerlendirilmelidir. Eş söyleyişle (aynı anlama gelmek üzere); eğer o sözleşmedeki yıllık kira bedelinin toplam tutarı, yasada belirlenen “senetle ispat sınırının” üzerindeyse ve mahkemede kiraya verenin tanık dinlenmesine “açık muvafakati (onayı)” yoksa; bu anahtar teslimi hususu, kiracı tarafından ancak ve ancak “yazılı delille (tutanak, ihtarname vb.)” ispatlanabilir, bu olay için tanık (şahit) dinlenemez. Bununla birlikte, mülkün tapusunda “birden fazla kiraya verenin (malikin)” varlığı halinde kira sözleşmesi bittiğinde, kiracının o kiralananı “geri verme borcu”, kiracı bakımından TBK’nın 85. maddesi uyarınca bölünemeyen bir borç teşkil eder. Bu yasal nedenle, TBK’nın 85/1 maddesi amir hükmü uyarınca; o paydaşlardan her bir kiraya veren, kiralananın geri verilmesi borcunun, kiraya verenlerin “tamamına (ortaklaşa)” ifasını talep edebilir. Kiracı da, kiralananı geri verme borcunu, kiraya verenlerin “hepsine birden (tümüne)” ifa etmek (anahtarı hepsini kapsayacak şekilde teslim etmek) zorundadır. TBK’nın 169. maddesinde düzenlenen “müteselsil alacaklılıktan” farklı olarak; kiralananın iadesi işleminde kiracı, geri verme borcunu (anahtarı) ortaklardan sadece “tek bir kiraya verene” ifa etmekle (vermekle) borcundan ve hukuki sorumluluğundan tamamen kurtulamaz (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2021/5801 E. , 2021/10444 K.).

Eser Sözleşmelerinde Teslim Olgusunun İspatı (Hukuki Fiil Kuralı)

Genel hukuk kurallarına göre eser sözleşmelerinde (istisna akdinde), yüklenicinin (müteahhidin) sadece sözleşmedeki “eseri meydana getirmesi (inşaatı bitirmesi)”, o sözleşmedeki aslî edim borcunu tamamen yerine getirdiği anlamına gelmemektedir. Yüklenici, sözleşmeye ve fenne uygun olarak meydana getirdiği o eseri aynı zamanda “teslim etme borcu” altındadır. Yüklenici üstlendiği o eseri fiziken meydana getirecek ve meydana getirdiği bu tamamlanmış eseri, iş sahibine usul ve yasaya, sözleşme hükümlerine birebir uygun olarak “teslim” edecektir. Eseri teslim borcu doğrudan doğruya yüklenicide olduğundan, davanın doğası gereği eserin fiilen “teslim edildiğini kanıtlama (ispat) borcu” da yükleniciye (müteahhide) düşmektedir. Bir başka deyişle yüklenici, inşa ettiği eseri, iş sahibine sözleşmeye uygun şekilde teslim ettiğini kesin olarak kanıtlamak zorundadır. Davalı konumundaki yüklenicinin, mahkemedeki “ben işi bitirdim verdim” savunmasını kanıtlayabilmesi için; eseri iş sahibine sözleşmedeki yasal süresi içerisinde ve bizzat iş sahibinin iş yerinde (veya belirlenen adreste) teslim ettiğini kanıtlamakla yükümlüdür.

Eser sözleşmeleri uygulamasında “teslim” kavramı; yüklenicinin tamamen bitirdiği (tamamladığı) eseri, aralarındaki o sözleşmeyi ifa etmek (borçtan kurtulmak) niyeti ile iş sahibinin “fiili hakimiyetine (zilyetliğine)” geçirmesi olarak tanımlanmaktadır. Teslim olgusunu kanıtlama yükü, somut olaydaki “ben teslim ettim” savunmasına göre davalı yüklenici üzerinde olmakla birlikte; asıl mesele bu teslimatın “nasıl (hangi delillerle)” kanıtlaması gerektiği hususudur ve bu durum davanın ana çözüm noktasını oluşturmaktadır. Eserin fiilen teslim edilip edilmediğinin ispatı konusunda, taraflar dilerlerse ispatın hangi delillerle (örneğin sadece yazılı tutanakla) yapılacağı hususunda sözleşmeye peşinen bir hüküm koyabilirler ve kendi aralarında “teslim konusunda bir delil sözleşmesi” yapabilirler. Eğer aralarında böyle bağlayıcı bir “delil sözleşmesi yoksa”; yüklenicinin meydana getirdiği o eseri fiilen teslim ettiği vakıasını (olayını) ispatlaması çok daha esnektir. Çünkü eser sözleşmelerinde teslim olgusu, bir hukuki işlem (sözleşme) değil, basit bir “hukuki fiil (maddi olay)” olduğundan; kural olarak her tür yasal kanıtla, bu arada “tanıkla (şahitle) dahi” ispat edebilir.

Bu hukuki ve teorik açıklamalar ışığında somut olaya (davaya) gelince; taraflar arasında kurulan ticari sözleşme ilişkisinde yazılı bir eser sözleşmesi bulunsa da, bu sözleşme metninde yer alan ve teslime ilişkin katı bir “delil sözleşmesi” niteliğinde olan (yani teslim vakıasının ispatına ilişkin özel bir tutanak vs. emreden) hiçbir hüküm bulunmadığından; davalı yüklenici bu teslim vakıasını (işi bitirip verdiğini) “her tür delil ile (tanık dahil)” kanıtlayabilecektir. Davalı (yüklenici) vekili, mahkemeye sunduğu cevap dilekçesinde açıkça “tanık” deliline dayanmış olmakla; mahkemece usulüne uygun şekilde teslim vakıasına (işin ne zaman ve kime bırakıldığına) ilişkin olarak “davalı tanıkları dinlenmeli”; davalı tarafın aşamalardaki dilekçelerinde keşif ve uzman bilirkişi incelemesi deliline de dayandığı anlaşıldığından, gerektiğinde bizzat mahallinde “keşif ve bilirkişi incelemesi de yapılarak” ve dosyaya sunulan diğer deliller de hep birlikte gözetilmek suretiyle, o eserin tesliminin yapılıp yapılmadığı hususu hiç bir tereddüde ve duraksamaya yer vermeyecek şekilde net olarak belirlenmeli, mahkemenin kararı (uyuşmazlık) buna göre hükme bağlanmalıdır (Yargıtay 15. Hukuk Dairesi 2018/3774 E. , 2018/4129 K.).

Aynı dairenin istikrar kazanmış içtihatlarında yinelendiği üzere; eser sözleşmelerinde teslim, yüklenicinin tamamladığı o eseri, sözleşmeyi ifa etmek (bitirmek) niyeti ile iş sahibinin “fiili hakimiyetine” geçirmesi eylemi olarak tanımlanmaktadır. Eserin iş sahibine teslim edilip edilmediğinin ispatında, tarafların ispatın hangi delillerle yapılacağı hususunda sözleşmeye özel bir hüküm koyma ve teslim konusunda bir “delil sözleşmesi” yapma özgürlükleri vardır. Şayet aralarında böyle yazılı bir delil sözleşmesi (sınırlandırması) yoksa; yüklenicinin bizzat meydana getirdiği eseri teslim ettiği vakıasını (olayını), “teslim, bir hukuki işlem değil, bir hukuki fiil (maddi eylem) olduğundan” kural olarak HMK’daki miktar sınırlarına takılmaksızın her tür kanıtla, bu arada “tanıkla (şahitle) dahi” ispat edebileceği kabul edilmiştir (Emsal Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 17.02.2015 T 2014/2254 E 2015/782 K; 17.12.2014 T 2014/681 E 2014/7323 K; 01.12.2015 T 2015/1884 E 2015/6112 K içtihatları da birebir bu yöndedir). İncelenen somut olayda (davada); mahkemece duruşmada dinlenen tanıklar, söz konusu imalâtların (eserin) davacıya fiilen teslim edildiğini açıkça anlatmışlardır (açıklamışlardır). Bu nedenle Yerel Mahkemenin “teslim olgusunun tanıkla ispat edilemeyeceği (yazılı belge şarttır)” şeklindeki hatalı gerekçesi ile “teslimin yapılmadığına” ilişkin kabulü ve davanın reddi hukuken hiç doğru olmamıştır (Yargıtay 15. Hukuk Dairesi 2015/5536 E. , 2016/951 K.).

Bir başka uyuşmazlıkta; taraflar arasında herhangi bir yazılı belge olmadan sadece “sözlü olarak” kurulan akdi ilişkinin, niteliği itibariyle 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 470 vd. maddelerinde düzenlenen “eser sözleşmesi” niteliğinde olduğu tespit edilmiş olup, aralarındaki uyuşmazlığın doğrudan bu hükümlere göre çözümlenmesi gerektiği çok açıktır. Genel kurallar çerçevesinde eser sözleşmelerinde yüklenici (usta), sözleşmeye ve amaca uygun şekilde meydana getirdiği o eseri “teslim borcu” altındadır. Eserin fiilen teslim edilip edilmediğinin ispatında, eğer taraflar aralarında ispatın hangi delillerle yapılacağı hususunda (sözlü veya yazılı) bir “delil sözleşmesi” yapmamışlarsa; yüklenicinin meydana getirdiği o eseri teslim ettiği vakıasını, (teslim eylemi bir hukuki işlem değil, basit bir hukuki fiil olduğundan) kural olarak her tür kanıtla, bu arada pek tabii “tanıkla dahi” ispat edebilir. Somut yargılama dosyasında davacı taraf (yüklenici), mahkemeye sunduğu delilleri arasında kestiği “faturalar ve sevk irsaliyelerine” de dayanmış olup; mahkemece sadece davalı şirket yetkilisinin bizzat “imzasını taşıyan” sevk irsaliyesindeki malların (eserlerin) teslim edildiği hukuken kabul edilmiş ise de; dosyadaki “diğer sevk irsaliyelerindeki” malları teslim alan şahısların (imzacıların), o dönem davalı şirketin resmi “çalışanı (işçisi) olup olmadığı” mahkemece hiç araştırılmamış; eser sözleşmesinde işin yapılıp teslim edildiği hususunun bir “maddi vakıa (fiil)” olması sebebiyle tanık beyanı ile kanıtlanması usulen mümkün olmasına rağmen, o sevk irsaliyelerinde “teslim alan” olarak ismi yazılı şahıslar mahkemeye çağrılıp “tanık olarak da” dinlenmemiştir. Yerel Mahkemece yapılması gereken iş şudur; davalının mahkemede kabul ettikleri dışında kalan (inkar ettiği) sevk irsaliyelerinin altında, iş sahibi (davalı) adına malları “teslim alan” kimselerin (şahısların) davalı şirketin o tarihteki fiili çalışanı olup olmadığının incelenip; atılan imzaların şirket yetkilisince “inkâr edilmesi” halinde ise SGK işe giriş kayıtları ve diğer yan deliller ile bu husus derinlemesine araştırılarak ve davalının kısmen “kabul edilen” sevk irsaliyelerindeki teslim eden ve alan kısmında imzaları bulunan şahıslar bizzat “tanık olarak” dinlendikten sonra; şayet bu kişilerin davalı şirketi teslime/temsile yetkili veya görevli kişiler olduğunun anlaşılması halinde “teslimin tam olarak kanıtlandığının” kabulü ile; mahallinde mutlaka uzman teknik bilirkişi marifetiyle “keşif ve bilirkişi incelemesi” yapılarak makinelerin montajının (kurulumunun) yapılıp yapılmadığının incelenmesi, işin yapıldığının anlaşılması halinde bu eserin bedelinin, o “yapıldığı tarihteki mahalli (yerel) piyasa fiyatlarıyla” belirlenmek üzere gerekçeli ve Yargıtay denetimine elverişli bir rapor alınıp; irsaliyesinde davalı şirket yetkilisinin ıslak imzasını taşıyan o 3347 numaralı faturanın da davacı alacağına eklenmek suretiyle sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken; mahkemece eksik inceleme ile karar verilmesi doğru olmadığı gibi, davacının dava dilekçesinde icra inkâr tazminatı talebi de bulunduğu halde mahkeme kararında gerekçesini de göstermek suretiyle bu (tazminat) konuda olumlu ya da olumsuz hiçbir hüküm (karar) kurulmaması da doğru olmamış, bu sayılan yasal nedenlerle kararın davacı yararına bozulması gerekmiştir (Yargıtay 15. Hukuk Dairesi 2018/4925 E. , 2019/2949 K.).

Alım Satım (Satış) Sözleşmesinde Teslim Olgusunun İspatı (Hukuki İşlem Kuralı)

Eser sözleşmesinin aksine, yanlar (taraflar) arasındaki ticari veya adi “satım (satış) akdi”, doğası gereği doğrudan doğruya bir “hukuki işlem” olması nedeniyle; davacının satılan malın “teslim olgusunu (teslimatını)” mülga HUMK’nun 288. ve 289. maddeleri (yeni HMK md. 200) amir hükümleri uyarınca mutlak surette “kesin delillerle (fatura, irsaliye, yazılı sözleşme, makbuz vb.)” kanıtlaması (ispatlaması) gerekirken; yerel mahkemece, fatura konusu malların satışı ve o traktörün tamiri için yapılan parça değişiminin (satışının) basit bir “hukuki fiil” olarak kabul edilerek, üstelik duruşmada davalı tarafın tanık dinlenmesine “açık muvafakatı da bulunmadığı” halde, salt takdiri bir delil olan “tanık dinlenilmesi” yoluna başvurularak karar verilmesi hukuken hatalıdır ve usule aykırıdır (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 2014/38757 E. , 2015/31533 K.). Bu emsal Yargıtay kararına göre çok net olan kural şudur: Alım satım sözleşmelerinde (ticaret veya borçlar hukukunda) malın “teslim işlemi”, bir maddi olay değil doğrudan bir “hukuki işlem (tasarruf işlemi)” mahiyetinde olup; miktar sınırını aşıyorsa HMK 200. maddesi gereği ancak ve ancak “kesin delillerle (yazılı belge/senet)” ispatlanmalıdır, davalının açık onayı yoksa asla tanık (şahit) delili yoluyla ispatlanamaz.

Eser Sözleşmesinde Ayıp İhbarının (Bildiriminin) İspatı

Davanın tarafları arasında geçerli bir “eser sözleşmesi” bulunduğu hususu yargılamada ihtilafsız (çekişmesiz) olup; asıl hukuki ihtilaf (kavga); montajı ve teslimi yapılmış bulunan o ağır makinelerin “ayıplı (kusurlu)” olup olmadığı ve iş sahibi tarafından yükleniciye yasal süresinde (vaktinde) bir “ayıp ihbarında (şikayetinde)” bulunulup bulunulmadığı konularındadır. Taraflar arasındaki akdi ilişkinin kurulduğu o tarihte yürürlükte olan mülga 818 sayılı BK’nın 359. maddesi amir hükmü uyarınca iş sahibi; imal edilen eserin teslim alınmasından itibaren, eğer eserde gözle görülür (açık) kusurlar varsa, bu “açık ayıpları” işin olağan akışına uygun makul bir sürede “derhal yükleniciye ihbar etmekle (bildirmekle)” kanunen yükümlüdür. Eser sözleşmeleri uygulamalarında bu zorunlu “ayıp ihbarı”, kanun gereği (noter vb. gibi) hiçbir resmi şekle tabi değildir. Yargıtay Dairemizin yıllardır istikrar kazanan içtihatlarına (uygulamalarına) göre; iş sahibi tarafından bu ayıp ihbarının sözlü mü yoksa yazılı mı yapıldığı hususunun (yapılıp yapılmadığının) mahkemede ispatı için; bu eylem “hukuki işlem benzeri bir hukuki fiil” olarak kabul edildiği için, sınır ne olursa olsun “tanık dinlenmesi” hukuken tamamen mümkündür ve geçerlidir (Yargıtay 15. Hukuk Dairesi 2014/303 E. , 2014/6830 K.).

Mal Tesliminde İspat Yükü ve Faturaların Tek Başına Delil Olmaması

Açılan alacak davasında davacı taraf (satıcı); satım sözleşmesine konu olan elektronik malların davalıya (alıcıya) fiziken teslim edilmesine rağmen, karşılığında hiçbir ödeme yapılmadığını iddia etmiş; davalı taraf ise savunmasında davacı ile aralarında hiçbir satım ilişkisinin kurulmadığını ve o fatura konusu malların (TV vb.) kendisine asla “teslim edilmediğini” savunmuştur. Davadaki uyuşmazlığın ana teması, davacı tarafça tek taraflı faturası düzenlenen bu malların, davalıya gerçekte (fiilen) teslim edilip edilmediği noktasında toplanmaktadır.

Ticaret hukukunda ve usul hukukunda yerleşik kural şudur: Fatura, tek başına “alacağın varlığına” veya malın verildiğine dair kesin bir delil olmaz ve yine dosyaya sunulan söz konusu o faturaların altında yer alan “teslim alan” kısmında davalının hiçbir ıslak imzası (veya kaşesi) bulunmamaktadır. Bu hukuki durumda, dava konusu ticari ürünlerin teslimi işlemi doğrudan doğruya “hukuki bir işlem” niteliğinde olup, ancak TMK 6. ve HMK. 190 ve miktar sınırı aşılıyorsa HMK 200 maddeleri emredici hükümleri gereği, yalnızca “yazılı delillerle (teslim tutanağı, kargo fişi, sevk irsaliyesi vb.)” ispat edilebilir. Davacının dosyaya sırf kendi kestiği faturaları ibraz etmesi, o malın karşıya teslim edildiğini asla göstermez. Davacı, bu fiili teslim olgusunu mutlak surette yasal delillerle ispat etmelidir. Dava dosyasında yer alan ve teknik servisten alındığı söylenen servis fişlerinden, özellikle LED TV’ye ilişkin olan o servis fişi dikkatle incelendiğinde; belgenin üzerinde davalının hiçbir imzasının yer almadığı açıkça anlaşılmaktadır. Yine davacı tarafından dava konusu yapılan buzdolabı, saç düzleştirici ve elektrik süpürgesi gibi ürünler bakımından da dosyada ne bir “teslim belgesi” ne de birbirini doğrulayan güvenilir “servis fişleri” dahi bulunmamaktadır. Yerel Mahkemece; davacının iddia edip dava konusu yaptığı bu pahalı ürünlerin davalıya fiilen teslim edildiği hususunun (ispat yükünün davacıda olduğu gözetilerek) “yasal delillerle ispatlanamadığı” değerlendirilerek sonucuna göre davanın reddine karar verilmesi gerekirken; yanılgılı ve eksik bir hukuki gerekçeyle davanın “kabulüne (bedelin ödenmesine)” ilişkin karar verilmesi usul ve yasaya bütünüyle aykırı olup Yargıtay’ca bozmayı gerektirir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi – Karar:2021/12178).

Ticari Deftere (Muhasebeye) Kaydedilen Faturaların “Malın Teslimini” İspatlaması (Karine)

Ticari hayatın akışı ve “cari hesap ilişkisi” çerçevesinde; davacı satıcı tarafından kendi iradesiyle düzenlenen satış faturalarının, alıcı konumundaki davalı şirketin (veya tacirin) kendi tuttuğu resmi “ticari defterlerinde kayıtlı olduğu (işlendiği)” bilirkişi incelemesiyle anlaşılmıştır. Bu durumda hukuki tablo tamamen değişir; davalı taraf o faturayı kendi resmi defterine işleyerek borcu zımnen kabul etmiş sayıldığından, artık o davalı, “defterlerindeki kayıtlı o fatura içeriğindeki malları fiilen almadığını (bana gelmediğini)” ispatla yükümlüdür (İspat yükü yer değiştirmiştir). Yerel mahkemece, ticari hukuktaki bu yanılgılı değerlendirme ile ispat külfeti (yükü) haksız yere davacıya yüklenerek ve davacıya “icapsız (yersiz/gereksiz) yemin” verdirilmek suretiyle yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi hukuken doğru görülmemiştir (Yargıtay 19. Hukuk Dairesi 2014/16233 E. , 2015/3523 K.).

Yine aynı dairenin istikrarlı kararına göre; davacı tarafından düzenlenen faturanın, davalı tacir tarafından kendi ticari defterlerine (muhasebe kayıtlarına) kaydedilmesi işlemi, faturada belirtilen o “malın fiilen alındığına” dair çok güçlü bir yasal “karine (varsayım)” teşkil eder. Ortada defter kaydı varsa, “mal alınmadığının (bana ulaşmadığının)” ispat yükü bu durumda derhal davalıya (alıcıya) geçer; davalı ancak bu malı almadığı hususunu (kendini haklı çıkarmak için) sadece “yazılı delillerle (iade faturası, itiraz ihtarnamesi vb.)” ispat edebilir. Mahkemece bu husus atlanıp yanılgılı bir gerekçe ile ispat yükünün tekrar davacı satıcıya yükletilerek yazılı şekilde hatalı karar verilmesi doğru görülmemiştir (Yargıtay 19. Hukuk Dairesi 2017/511 E. , 2018/6434 K.).

Davanın hukuki temeli olan… 1. İcra Müdürlüğü’nün 2014/3831 esas sayılı icra dosyasında davacı yanca takip konusu yapılan toplam 4 adet satış faturasının, yapılan incelemede bizzat davalı şirketin kendi ticari defterlerinde (BA formlarında/yevmiye defterlerinde) kayıtlı olduğu; bu durumda davalının bizzat kendi tuttuğu o ticari defterlerinin kendisi aleyhine “kesin delil teşkil edeceği” ve davacının o malların teslimini bu defter kayıtları sayesinde “kanıtlamış (ispatlamış) bulunduğu” açıkça anlaşıldığından; mahkemenin bu husus gözetilerek (davanın kabulüne) bir karar verilmesi gerekirken; faturada imza yok veya irsaliye eksik diyerek “fatura konusu malın teslim edildiğinin ispat edilmediği” gerekçesiyle davanın toptan reddine karar verilmesi hukuken doğru olmamış, hükmün Yargıtay’ca bozulması gerekmiştir (Yargıtay 19. Hukuk Dairesi 2016/13252 E. , 2017/7401 K.).

İrsaliyeli Faturaya (Teslim Belgesine) Göre Teslimin İspatı İçin Mahkemece Yapılacak Araştırma

Yerel Mahkemece yargılama sırasında toplanan delillere göre; bizzat davacı lehine delil vasfını haiz (taşıyan) olmayan davacı (satıcı) defter kayıtlarına göre davacının takibe konu fatura bedelince davalıdan alacaklı olduğu görülmüş; ancak karşı taraf olan davalı defter kayıtlarına göre ise davalının davacıya hiçbir borcunun olmadığı, hatta takibe konu olan o faturanın davalı defterlerinde (muhasebesinde) “hiç kayıtlı olmadığı (işlenmediği)” saptanmıştır. Bu çelişkili durumda mahkeme hakimi; davacının, fatura konusu malları davalıya fiilen teslim ettiğini ispat etmesi gerektiği, ancak buna ilişkin üzerinde davalının imzasını taşıyan net bir sevk irsaliyesi veya herhangi bir teslim belgesi sunmadığı, sadece o “faturanın davalıya kargo/noter ile tebliğ edilmiş olmasının” davacının teslim iddiasının ispatı için tek başına yeterli olmadığı, davacı tarafın mahkemedeki teklifi üzerine davalı şirket yetkilisinin “fatura konusu malları kesinlikle teslim almadığına ilişkin” usulüne uygun olarak yemin ettiği gerekçesiyle davanın bütünüyle reddine karar vermiş; bu hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilerek Yargıtay’a taşınmıştır. Yargıtay’ın dosyayı incelemesindeki tespiti şudur: Dosya içeriğinde davacı tarafça ibraz edilen “irsaliye fotokopisinde” bir “teslim alan imzası” bulunduğuna göre; mahkemenin doğrudan reddetmek yerine, bu faturanın altındaki imzayı atan kişinin gerçekten “davalı şahıs ya da onun çalışanı (işçisi)” olup olmadığı yönünde mahkemece detaylı bir “araştırma ve inceleme (SGK kaydı vb.)” yapılarak; gerektiğinde tarafların bu yönde duruşmada isticvabı (sorgulanması) yoluna ve imza inkarı varsa uzman bilirkişi ile “imza incelemesine (kriminal rapora)” gidilip, bu yöndeki deliller eksiksiz olarak toplandıktan sonra varılacak o uygun sonuç dairesinde (imza ona aitse kabul, değilse ret) bir karar verilmesi gerekirken; bu elzem araştırma yapılmadan eksik inceleme ile doğrudan davanın reddine yönelik yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir (Yargıtay 19. Hukuk Dairesi 2014/2918 E. , 2014/5698 K.).

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir