Müteselsil Sorumluluk veya Borçluluk

Müteselsil Sorumluluk (Zincirleme Borçluluk) Nedir? (Yargıtay HGK – K.2021/839)

Hukuk terminolojisinde “zincirleme sorumluluk” olarak da bilinen müteselsil sorumluluk veya borçluluk müessesesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 162. maddesinde vücut bulmuştur. Müteselsil borçluluk; kaynağını bir irade beyanından yahut doğrudan bir kanun hükmünden alan, ortadaki tek bir edimi (borcu) birden fazla borçlunun “her birinin bütünüyle (tamamını) ifa etmekle yükümlü bulunduğu”, alacaklı tarafın ise borcun tamamını (ancak bir defa tahsil etmek şartıyla) borçlulardan “dilediği herhangi birinden” istemeye hukuken yetkili olduğu ve o borçlulardan sadece birinin ifasıyla (ödemesiyle) veya ifa yerine geçen fiiliyle, diğer tüm borçluların da o ifa edilen oranda alacaklıya karşı borçtan kurtuldukları (ibra oldukları) çok özel bir “birlikte borçluluk” modelidir (Akıntürk, T.: Müteselsil Borçluluk, Ankara 1971, s.35).

Gerçekten de, eğer birden fazla kişi, alacaklıya karşı “aynı hukuki sebepten” ötürü ve her birisi borcun tamamından “asıl borçlu” sıfatıyla sorumlu (borçlu) olurlarsa, ancak o zaman müteselsil borçluluktan söz edilebilecektir (Tekinay, S.S./Akman, S./Burcuoğlu, H./Altop, A.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 7. Baskı, İstanbul 1993, s.285).

Müteselsil borçluluğun hukuki kaynakları, diğer bir deyişle birden fazla borçlu arasındaki bu teselsül (zincirleme) bağının hangi sebeplerden doğduğu hususu, mülga 818 sayılı BK’nın 141. maddesinde şöyle düzenlenmişti: “Alacaklıya karşı, her biri borcun mecmuundan (tamamından) mesul olmağı iltizam ettiklerini beyan eden müteaddit (birden fazla) borçlular arasında teselsül vardır. Böyle bir beyanın fıkdanı (yokluğu) halinde teselsül ancak kanunun tayın ettiği hallerde olur.” Aynı prensip, dilde sadeleştirmeye gidilerek 6098 sayılı yeni TBK’nın 162. maddesinde de şu şekilde hüküm altına alınmıştır: “Birden çok borçludan her biri, alacaklıya karşı borcun tamamından sorumlu olmayı kabul ettiğini bildirirse, müteselsil borçluluk doğar. Böyle bir bildirim yoksa, müteselsil borçluluk ancak kanunda öngörülen hâllerde doğar.”

Her iki kanun maddesinden de net bir biçimde görüleceği üzere; Türk hukuk sisteminde müteselsil borçluluğu doğuran iki asli kaynak kabul edilmiştir. Bunlardan ilki, fıkranın ilk cümlesinde belirtilen, tarafların hür “irade beyanı” ile sözleşmeyle kurulan “iradeden” kaynaklanan müteselsil borçluluktur. İkincisi ise, ortada bir sözleşme olmasa dahi bizzat kanunun öngördüğü zorunlu hâllerde ortaya çıkan “kanundan” kaynaklanan müteselsil borçluluktur.

Kanundan kaynaklanan teselsül, borçlular arasındaki bu zincirleme sorumluluğun iradeye değil, doğrudan doğruya bir yasa maddesine dayanması hâlidir. Diğer bir ifadeyle, kanun koyucunun kamu düzeni veya mağduru korumak adına bizzat emrettiği (öngördüğü) bir müteselsil borçluluk türüdür. İşte bu kanundan doğan müteselsil sorumluluk hâllerinden en önemlilerinden birisi de; mülga 818 sayılı BK’nın 50. ve 51. maddelerinde (yeni 6098 sayılı TBK’nın 61. ve 62. maddelerinde) düzenlenen haksız fiillerdeki müteselsil sorumluluk hâlidir. Kanun koyucu bu maddelerle; birden fazla kişinin “müşterek (ortak) kusurlarıyla” bir zararın doğmasına sebebiyet vermeleri (örneğin kavgada birini dövmeleri) hâlinde, o zarara uğrayan mağdura karşı bu şahısların tümünün “müteselsilen” sorumlu (borçlu) olmalarını emretmiştir (Akıntürk, s.123).

Bir olayda birden çok kişi “aynı zarardan”, “aynı sebepten” veya tamamen “çeşitli sebeplerden” dolayı sorumlu tutulabilir. Bu ihtimal, iki veya daha çok kişinin şahsında, sorumluluğu doğuran veya herhangi bir tazminat yükümlülüğü gerektiren yasal şartların aynı anda gerçekleşmesi hâlinde söz konusu olur. Şöyle ki; birden çok kişi aynı zarara bizzat “birlikte (müştereken)” sebep olabilecekleri gibi, birbirinden bağımsız çeşitli nedenlerle de sebep olabilirler. İkinci ihtimalde, o sorumlulardan yalnız birisi zarara fiilen sebebiyet verirken; diğeri aslında o zarara hiç sebebiyet vermediği halde sırf yasa gereği veya bir sözleşme (sigorta vb.) nedeniyle o zararı tazmin etmek zorunda kalabilir.

Bu kurgulardan hareketle, müteselsil sorumluluğun temelde üç hâlde (durumda) doğabileceği sonucuna varılır:

  1. Birinci hâlde; zararı veren kişilerden her birinin bizzat (ayrı ayrı) sorumlu olduğu iki veya daha fazla sebep bir araya gelerek birleşmekte ve sonuçta o zararlı fiili (sonucu) birlikte meydana getirmektedirler.
  2. İkinci hâlde; ortadaki zarar, iki veya daha çok nedenden değil, hukuken önem taşıyan “tek bir sebepten (eylemden)” doğmaktadır. Lakin burada hukuk düzeni, ortaya çıkan bu tek sebep için yasa gereği “iki ayrı kişiyi” birden sorumlu tutmaktadır.
  3. Üçüncü hâlde; zarar yine tek bir sebepten (eylemden) doğmakla birlikte, sorumluluk hukuku kurallarına göre bu zarardan aslında sadece bir kişi (asıl fail) sorumlu olmaktadır. Fakat, zararı bizzat veren bu failin yanında (arkasında) “üçüncü bir kişi”, yapmış olduğu bir sözleşme gereğince (örneğin kefil veya kasko/trafik sigortacısı olarak) o zararı gidermeyi (sorumluluğu) peşinen kendi üzerine almaktadır (Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 21. Baskı, Ankara 2017, s.831, 832).

Aynı (tek bir) zarardan dolayı birden çok kişinin o zarar görene karşı nasıl sorumlu olacağı hususu, devletlerin hukuk politikaları açısından üç farklı sistemle düzenlenebilir. Bu sistemler; sorumlulukların paylaştırılması, sorumlulukların toplanması ve sorumlulukların (taleplerin) yarışmasıdır.

  • Sorumlulukların paylaştırılması sisteminde; aynı zarardan sorumlu olan birden fazla kişinin “kısmî sorumluluğu” esastır. Bu modelde zarar verenlerden her birisi, sadece ve sadece o zarara “kendi sebep olduğu oran (yüzde)” kadar sorumludur.
  • Sorumlulukların toplanması sisteminde ise; birden çok kişinin her biri, diğerinin ne ödediğinden tamamen bağımsız olarak o zararın “tamamından” sorumludur. Zararı gören mağdur, uğradığı toplam zararı bu sorumluların her birinden “ayrı ayrı ve tam olarak” talep edip tahsil edebilir. Birinin o zararı ödemesi, diğerinin de ödeme yükümlülüğünü (sorumluluğunu) ortadan kaldırmaz. Bu modelde zarar verenlerin sorumlulukları adeta üst üste toplanmakta (ve mağdur zenginleşebilmektedir).
  • Son sistem olan taleplerin yarışması (müteselsil sorumluluk) modelinde ise; tazminat yükümlülerinin (borçluların) her biri zarar görene karşı, “diğer yükümlü veya yükümlüler tarafından o zararın tamamı tazmin edilinceye kadar” bütünüyle sorumludur. Tazminat borçlularından her biri, sanki o zarara “tek başına (yalnız) sebebiyet vermiş gibi”, o zararın tamamı ödenene kadar mağdura karşı sorumlu olurlar. Taleplerin yarışması modelinde zarar yalnızca “bir defa” tazmin edilir (mükerrer ödeme olmaz). Fakat zarar görenin o tek zararı tamamen tahsil edilinceye dek, zarar verenlerin hepsi bu borçtan sorumlu kalır. Taleplerin yarışması (teselsül) sisteminde yasa koyucu açıkça “zarar görene (mağdura)” ayrıcalık tanımakta, ona elindeki faturayı “sorumluların tamamına birden veya içlerinden dilediği (gözüne kestirdiği) birine” yönelterek dava açma hakkı bahşetmektedir. Tazminat yükümlülerinden (borçlulardan) birisi bu zararı hangi oranda tazmin ederse (öderse), diğerleri de aynı oranda dış ilişki bakımından sorumluluktan kurtulmaktadır (ibra olmaktadır). Zararın tamamı tek bir kişi tarafından ödenirse dış sorumluluğun tamamı biter; bir kısmı ödenirse sadece o ödenen kısım sona erer. Bu yönüyle değerlendirildiğinde, taleplerin yarışması ilkesi alacaklıya karşı “borcu sona erdirici” bir misyona ve niteliğe sahiptir. Bu sistemde zarar gören kişi, uğramış olduğu gerçek zarardan 1 kuruş bile daha fazla tazminat tahsil edemez, zarar daima tek bir defa tazmin edilir. Taşıdığı bu adil nitelik itibarıyla da taleplerin yarışması sistemi, zarar görenin o olaydan “sebepsiz zenginleşmesini” kesin olarak önler. Zira modern hukukta zenginleşme yasağı (tazminatın zenginleşme aracı olmaması) kuralı geçerlidir. İşte doktrindeki bu “sorumlulukların (taleplerin) yarışması” sisteminin kanunlarımızdaki adı müteselsil sorumluluktur (Eren, s.832).

Türk hukuk sisteminde kanun koyucunun benimsediği ve hâkim kıldığı ilke de, yukarıda anılan “taleplerin yarışması” ilkesidir. Birden çok şahsın aynı zarardan bütünüyle sorumluluğuna kanunumuz “Müteselsil Sorumluluk” adını vermektedir. Hukuk doktrininde bu kavram, “taleplerin yarışması” terimiyle de eş anlamlı kullanılmaktadır (Eren, s.833).

Müteselsil sorumluluk, özünde; birden çok şahsın (failin) aynı zarardan ötürü, o yükümlülerden “her birinin”, diğer yükümlüler tarafından o zararın “tamamı tazmin edilinceye kadar” zarar görene karşı kesintisiz sorumlu olmasıdır (Kırca, Ç.: Müteselsil Sorumlulukta Borçlar Kanunu Tasarısı ile Getirilen Değişiklikler, Prof. Dr. Fikret Eren’e Armağan, Ankara 2006, s.644).

Müteselsil sorumluluk kuralları, yalnızca maddi zararların tazmininde değil, aynı zamanda manevi zararın (manevi tazminatın) tahsilinde de aynen geçerli ve söz konusu olur. Ancak, birden fazla kişinin bir zarardan müteselsilen sorumlu tutulabilmesi için o zararın “tek ve aynı zarar” olması hukuki bir zorunluluktur. Parçalara bölünemeyen, zarar verenlerden her birinin hareketine matematiksel olarak paylaştırılması (oranlanması) mümkün olmayan zararlara “tek zarar” denilir. Buna zıt olarak; şayet zarar verenlerden her biri, mağdur üzerinde birbirinden bağımsız “ayrı bir zarara” neden olmuşsa veya verilen o toplam zararın “hangi kısmına kimin sebep olduğu” açıkça tespit edilebiliyorsa, o zaman müteselsil sorumluluk hükümleri işlemez, “kısmi (oransal) sorumluluk” söz konusu olur. Bu takdirde zarar verenlerden her şahıs, sadece ve sadece kendi sebep olduğu o “kısmi zararı” tazmin etmekle yükümlü olur (Eren, s.833).

Müteselsil sorumluluğu (teselsülü) doğuran yasal sebepler; mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 50. maddesinde ve yürürlükteki yeni 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 61. maddesinde açıkça sınırlarıyla ortaya konulmuştur.

Mülga 818 sayılı BK’nın “Müteselsil mesuliyet” ana başlığı altındaki “Haksız fiil halinde” alt kenar başlığını taşıyan 50. maddesinin 1. cümlesi aynen şu şekildedir: “Birden ziyade kimseler birlikte bir zarar ika ettikleri (verdikleri) takdirde müşevvik (azmettiren) ile asıl fail ve fer’an methali olanlar (yardım edenler), tefrik edilmeksizin (ayrım yapılmaksızın) müteselsilen mesul olurlar.” Birebir benzer hukuki açıklama, güncel 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) “Müteselsil sorumluluk” ana başlığı ve “Dış ilişkide” alt başlığını taşıyan 61. maddesinde de vücut bulmuştur. Anılan 61. madde; “Birden çok kişi birlikte bir zarara sebebiyet verdikleri veya aynı zarardan çeşitli sebeplerden dolayı sorumlu oldukları takdirde, haklarında müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümler uygulanır.” emredici düzenlemesini içermektedir.

Müteselsil sorumluluk, failler arasında tıpatıp “aynı sebebe” (örneğin birlikte haksız fiile) dayanabileceği gibi, hukuken tamamen “değişik (farklı) sebeplere” de dayanabilir. Birden çok şahıs “aynı zarardan” tamamen çeşitli (farklı hukuki) sebeplerden dolayı sorumlu tutulabilirler. Aynı zararı (faturayı) doğuran bu farklı sebepler; birisi için “kusur sorumluluğu (haksız fiil)”, diğeri için “sözleşme (kefalet/sigorta)”, bir diğeri için ise “kusursuz sorumluluk (kanun/işleten)” olabilir. Bu kurgu sayesinde, birden çok zarar verenden (borçludan) birisi, ortadaki aynı zararı “haksız fiil” faili olduğu için, diğeri aradaki “sözleşme” gereği, bir diğeri de kanundaki “özen veya tehlike (kusursuz) sorumluluğuna” göre mağdura tazmin etmek zorundadır (Eren, s.839).

Müteselsil sorumluluk kurumu, hukuken birbirinden çok farklı çalışan “iki ilkeyi” (aşamayı) beraberinde getirir. Bu hayati ilkelerden birincisi; zararı verenler kitlesi ile o zararı gören (mağdur) arasındaki ilişki, diğer bir anlatımla hukuktaki adıyla **”dış ilişki”**dir (BK’nın 50., TBK’nın 61. maddesi). İkinci ilke ise; zararı kendi aralarında verenlerin bizzat birbirleri ile olan ilişkisi, diğer bir hukuki anlatımla **”iç ilişki”**dir (BK’nın 51., TBK’nın 62. maddesi). Zarar gören (alacaklı) ile zarar veren (borçlular) arasındaki o alacak-verecek köprüsünü düzenleyen “dış ilişki”, müteselsil sorumluluğun en dışa vuran ilk ilkesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Müteselsil Sorumlulukta Dış İlişki (Alacaklı ile Borçlular Arasındaki Bağ)

Müteselsil sorumluluk müessesesi, zarar görene (alacaklıya), hukuktaki diğer standart borç ilişkilerine kıyasla, zarar verenler (borçlular) topluluğu karşısında muazzam derecede daha güçlü, ayrıcalıklı ve rahat bir hareket alanı sağlar. Bu güce göre, zarar gören kişi tazminatın tamamını; dilediği (istediği) takdirde zarar verenlerin “tamamından” topluca talep edebileceği (dava açabileceği) gibi, o grubun sadece “bir kısmından” veya gözüne kestirdiği “sadece birinden” de bütünüyle talep edip tahsil edebilir (Eren, s.840). Diğer bir hukuki ifadeyle alacaklı; borçluların hepsini birden aynı anda icra takip veya davaya dahil edebileceği gibi, bunların içinden dilediği birini (örneğin en zengin olanını) veya birkaçını da ayrıca takip veya dava edebilir. İşte alacaklının (mağdurun), borçlulardan dilediğini ya da dilediklerini ifa (ödeme) istemine “tek muhatap” tutabilmesi gücü, onun kanundan doğan bir “seçim hakkına” sahip bulunduğunu açıkça gösterir. Alacaklının elindeki bu müthiş seçim hakkı, o asıl borç (kuruşu kuruşuna) tamamen ödenip kapanıncaya kadar kesintisiz devam eder (Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop, s.285). Hukuk doktrininde bu ayrıcalıklı duruma “kişilerin yarışması (Personenkonkurenz)” adı verilir (Antalya, G.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Cilt II, İstanbul 2017, s.545).

Alacaklının (zarar görenin), ifayı borçluların sadece birinden istemesi ya da mahkemede yalnız onu dava edip, sadece o tek kişi aleyhine (tazminat) “mahkûmiyet kararı (ilam)” alması, dışarıda kalan diğer borçluları o borçtan asla kurtarmaya yetmez. Gruptaki diğer borçluları ifa (ödeme) yükümünden kurtaran yegane şey, ifa istemine (davaya) muhatap olan o borçlunun cüzdanından çıkıp alacaklıya fiilen “ifada (ödemede) bulunmasıdır”; yani sadece kağıt üzerinde mahkûm olması (hüküm yemesi) değildir. Kısacası alacaklı; borçlulardan sadece birini icraya verip veya dava ettikten, hatta o davada onu bütünüyle mahkûm ettirdikten sonra bile — şayet o borçludan ifayı (parayı) tamamen tahsil edip elde edemediyse (borçlu fakirse) — dışarıdaki diğer borçlulara yeniden başvurmak (haciz/dava açmak) hakkını son kuruşa kadar muhafaza eder (Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop, s.286).

Meydana gelen tazminatın (faturanın) tamamının, zarar verenler içinden yalnız (tek) birisine karşı açılan davada talep edilebilmesi kuralı, zarar görene devasa bir “ispat ve tahsil kolaylığı” sağlar. Buna göre zarar gören mağdur; tazminat davasını, elinde aleyhine “en sağlam ispat araçlarına (delillere)” sahip olduğu zarar vereni seçerek ona karşı açabileceği gibi; böyle bir davayı hiç uğraşmadan, doğrudan doğruya “tazminatı ödeme gücü (malvarlığı/sigortası) en fazla olan” o zengin zarar verene karşı da (diğerlerini hiç dâhil etmeden) açabilir. Bu müthiş esneklik sayesinde zarar gören; zarar verenlerden her birini ayrı ayrı dava edip avukatlık ve harç masraflarıyla sayısız zahmetlere katlanacağı yerde, o sorumluların “tamamı” aleyhine (veya sadece birine) açacağı bir tek dava (tek dilekçe) ile de çok kolayca alacağına ulaşabilir. Keza, zarar görenin; tazminat alacağının “bir kısmını (örneğin yarısını)” bir zarar verenden (failden), “diğer kısmını” da geri kalan diğer zarar verenden parçalı olarak istemesi de hukuken mümkündür. Ancak, bu sistemde “tek zarar, tek tazminat ilkesi” mutlak olarak geçerli olduğundan; tazminat ödeme borcu, zarar verenlerden herhangi biri tarafından alacaklıya “yerine getirildiği (ödendiği) oranda” diğerleri için de sona erer. Zarar verenlerden (borçlulardan) birisi, kendi cebinden “tazminatın tamamını” alacaklıya ödediği takdirde, dış dünyadaki o borç tamamen ortadan kalkar (iter); dolayısıyla zarar gören (alacaklı) böyle bir ödeme (tatmin) hâlinde artık dönüp diğer zarar verenlerden 1 lira dahi tazminat talep edemez (Eren, s.840).

Zarar veren faillerin her biri, zarar görenin o olaydan ötürü uğramış olduğu gerçek zarar nedeniyle doğan “tazminatın tamamından” ayrı ayrı sorumlu olup, onların bu ağır sorumluluğu borcun son kuruşuna kadar ödenmesine (ifa edilmesine) dek kesintisiz devam eder. Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) “…Müşterek borçluların mesuliyeti” başlığını taşıyan 142. maddesinin 1. fıkrasına göre (yeni TBK m. 163/1); “Alacaklı müteselsil borçluların cümlesinden (hepsinden) veya birinden borcun tamamen veya kısmen edasını istemekte muhayyerdir (seçmekte özgürdür).” Bu amir maddede, zarar gören mağdurun o zarar karşılığı isteyeceği tazminatı borçlulardan nasıl ve ne miktarda (tek tek mi, toplu mu) talep edebileceğinin sınırı belirtilmiştir. Aynı Kanun’un (BK) 142. maddesinin 2. fıkrasına göre ise (yeni TBK m. 163/2); “…Borcun tamamen edasına (ödenmesine) kadar bütün borçluların mesuliyeti (sorumluluğu) devam eder.” şeklindeki kesin düzenleme ile, borcun (teselsülün) ancak tamamen alacaklıya ödenmesi ile son bulacağına şiddetle vurgu yapılmış; devamındaki “Müteselsil borcun sukutu (düşmesi)” başlıklı 145. maddesindeki (yeni TBK m. 166) “Tediyesi (ödemesi) ile veya yaptığı takas ile borcun tamamını veya bir kısmını iskat etmiş (düşürmüş) olan müteselsil borçlulardan biri, sakıt olan (düşen) borç nispetinde (oranında), diğer borçluları halas etmiş (kurtarmış) olur. Eğer müteselsil borçlulardan biri borç tediye olunmamış (ödenmemiş) iken ondan tahallüs etmiş (kurtulmuş) ise, diğer borçlular ancak halin veya borcun mahiyetinin irae ettiği nispette (gösterdiği oranda) bu beraetten istifade edebilirler.” yönündeki hükmü ile de bu “ödeme oranında diğerlerini kurtarma” durumu yasal olarak desteklenmiştir.

Müteselsil Sorumlulukta İç İlişki (Borçluların Kendi Aralarındaki Rücu Bağı)

Müteselsil sorumluluk kurgusunun getirdiği ikinci büyük ilke; zararı dışarıya karşı ödeyen o zarar verenlerin, “kendi aralarındaki” mali ve hukuki ilişki, diğer bir hukuki anlatımla “iç ilişkidir”. İç ilişki, hukuk dilinde tamamen bir “rücu (geri dönüp isteme) ilişkisi” olup, tazminat borcunun dışarıya karşı doğmasına (ortaya çıkmasına) neden olan o faillerin/sorumluların bizzat birbirleri ile olan şahsi hesaplaşma (paylaşım) ilişkisidir. Bu rücu ilişkisinden doğan hakka ise “rücu hakkı” denir. Rücu kurumu; kendisine veya başkasına ait olan bir borcu (tazminatı) kendi cebinden ifa ederek dışarıdaki “alacaklıyı tatmin eden” kişinin (borçlunun), alacaklıya yaptığı o ödemenin (edanın) tamamını veya kendi payını aşan bir kısmını, dönüp o işteki “diğer sorumlulardan (şeriklerden)” kendi paylarına düşen kadarıyla talep etmesidir. Dışarıdaki tazminatın “kendi payına düşeninden daha fazlasını” ödemek zorunda kalan kişi, yaptığı bu fazla ödemesi (fedakarlığı) için, diğer müteselsil sorumlulara karşı yasal bir “rücu hakkına” sahip olur (Antalya, s.554).

Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 51. maddesi (yeni TBK m. 62) bu iç ilişkiyi detaylarıyla düzenlemiştir. Bu yasa maddelerine göre; tazminatın “kendi kusur payına düşeninden fazlasını” alacaklıya ödeyen kişi, yaptığı o fazla ödeme için, diğer kaçak/ödemeyen müteselsil sorumlulara karşı doğrudan rücu hakkına sahiptir ve dahası, parayı ödediği an yasa gereği “zarar görenin (alacaklının) haklarına halef olur (onun yerine geçer)”. Yalnız burada çok kritik bir ayrım vardır: Dışarıya karşı “teselsül (tamamından sorumluluk)” varken, borçlular kendi aralarındaki bu iç (rücu) ilişkisinde teselsül kuralı işlemez, burada tamamen “kusur/pay esası” geçerlidir (Kimse diğerinden tamamını isteyemez, herkes kendi kusur payı kadar öder).

Müteselsil Sorumlulukta Rücu İlişkisinin Sınırları ve Kuralları: Müteselsil sorumlulukta, o borcu ödeyen sorumluların birbirlerine karşı açacakları “rücu davasında (ilişkisinde)” mahkemece göz önünde tutulacak yasal ilkeler, mülga Borçlar Kanunu’nun 50. maddesinin 1. fıkrası ile 51. maddesinde (yeni TBK m. 62/1’de) emredici olarak düzenlenmiştir. “Haksız fiil halinde” kenar başlığını taşıyan eski 50. maddenin 1. fıkrası; “Birden ziyade kimseler birlikte bir zarar ika ettikleri takdirde müşevvik ile asıl fail ve fer’an methali olanlar, tefrik edilmeksizin müteselsilen mesul olurlar. Hakim, bunların birbiri aleyhinde rücu hakları olup olmadığını takdir ve icabında bu rücuun şumulünün derecesini (payını) tayin eyler.” der. “Muhtelif sebeplerin içtimaı hâlinde” başlığını taşıyan eski 51. madde ise; “Müteaddit kimseler muhtelif sebeplere (haksız muamele, akit, kanun) binaen mesul oldukları takdirde haklarında, birlikte bir zarar vukuuna sebebiyet veren kimseler hakkındaki hükümlere göre muamele olunur. Kaideten haksız bir fiili ile zarara sebebiyet vermiş olan kimse en evvel, tarafından hata vaki olmamış ve üzerine borç alınmamış olduğu halde kanunen mesul olan kimse en sonra, zaman ile mükellef olur.” şeklinde düzenlenmiştir.

Ceza ve borçlar hukukunda “Kusur”; en alt sınır olan “hafif ihmalden” başlayarak, en ağır ve tehlikeli şekli olan “kasta (bilerek yapmaya)” doğru bir yükselme grafiği gösterir. Rücu davasında (iç ilişkide) zarara “kasten (bilerek)” sebebiyet veren kişi, sadece “ihmaliyle (dikkatsizliğiyle)” zarar verene oranla o faturada çok daha yüksek bir “ödeme payına” sahip olur. Birlikte zarar veren faillerin yarattıkları o “tehlikenin yoğunluğundan” kastedilen amaç; onların fiillerinin, davranışlarının veya yönettikleri işletmelerin o zararlı sonucun doğmasındaki “etkinlik ve nedenselliğe elverişlilik” derecesidir (Eren, s.844). İşte bu yüzden, iç ilişkide (borçluların kendi aralarında) sorumluluk asla “müteselsil sorumluluk” olarak kabul edilmez. Burada herkes sadece “kendi kusur oranı (örneğin %30) doğrultusunda” borçlu ve sorumlu olur. Dışarıya ödenen bu tazminat faturası içeride borçlulara dağıtılırken; o kişilerin yarattığı tehlike boyutu ile “kusurun ağırlığı” büyük önem taşır. Alacaklıya ödemeyi (faturayı) yapan sorumlu şahıs, eğer dışarıda kendisinin aslen ödemesi gereken miktardan (örneğin %20 kusuru varken %100’ünü) daha fazlasını ödemek zorunda kalır ise; o fazla ödediği %80’lik kısım için zarar görene “o oranda halef olur” ve dönüp diğerlerine rücu davası açar.

Somut Dava Dosyasının Analizi: İncelenen dosyada davacı konumundaki Hazine; Hazine’ye ait kamu arazisindeki kum ocaklarını, aralarında hiçbir yasal “sözleşmesel (kiralama) ilişki olmaksızın” izinsiz olarak kullanıp kaçak kum (ve çakıl) aldıkları iddiasına (haksız fiil) dayanarak davalı şirkete karşı tazminat davası açmıştır. Davalı şirket vekili ise savunmasında; bu kum ocağını kendi başlarına işgal etmediklerini, dava dışı olan Önsen ve Baydemirli Belediyeleri ile aralarında yaptıkları resmi “sözleşmeye” dayalı olarak o kumu çıkardıklarını ve kullandıklarını, ortada bir haksız (kaçak) kullanımları olmadığını savunmuştur. Bu iddia ve savunmalar karşısında açılan bu davada; davalı şirketin Hazine’ye karşı olan sorumluluğunun, sorumluluk kaynaklarından bizzat “haksız fiile” dayalı olduğunu söylemek hukuken mümkündür.

Aynı (kaçak kum alma) zararına ilişkin olarak davacı Hazine tarafından daha önceden; Önsen Belediyesi aleyhine 06.12.2006 tarihinde, Baydemirli Belediyesi aleyhine ise 03.08.2006 tarihinde “sözleşmeye (kira vb.) dayalı” zararın tahsili istemli olarak (hakem mahkemesi sıfatıyla) Kahramanmaraş 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde ayrı davalar açıldığı ve birleştirilen o davaların hakem sıfatıyla yapılan yargılaması sonucunda 09.05.2012 tarihinde o davaların (Hazine lehine) kabulüne karar verildiği görülmüştür. Ancak o hakem mahkemesi kararının, tarafların itiraz (temyiz) süreci nedeniyle henüz “kesinleşmediği” dosya kapsamından anlaşılmaktadır.

Davacı Hazine, eldeki bu haksız fiil davasını (şirkete karşı) her iki Belediye aleyhine açtığı o ilk davadan çok daha “önce” açmıştır. Her ne kadar o Belediyeler aleyhine açılan davalarda yargılama yapılıp Hazine lehine karar verilmişse de; o kararlar henüz hukuken kesinleşmemiş olup, davacı Hazine’nin “o zararının fiilen tahsil ve tazmin edildiğine (ödendiğine)” dair dosyada hiçbir makbuz, bilgi veya belge bulunmamaktadır.

Bu fiili ve hukuki durumda; Hazine arazisindeki kum ocağından izinsiz ve fazla kum/çakıl alınması sebebiyle davacı Hazine’nin uğradığı bu (tek) zararı, bu zarara “çeşitli sorumluluk hâlleri ile (biri sözleşmeyle diğeri haksız fiille)” sebep olan o şahısların (belediyeler ve şirket) “birinden veya dilediği takdirde hepsinden (birden)” istemesi hukuken tamamen mümkündür. Diğer bir hukuki ifadeyle davacı Hazine; o kum zararının “tamamı (son kuruşu) ifa edilene (ödenene) kadar”, dışarıya karşı “müteselsil sorumlu” konumunda olan o kurumların herkesten ayrı ayrı veya birlikte zararının tazminini isteyebilecektir.

Belirtilen bu nedenlerle; Hazine’nin aynı zarar için hem o Belediyeler aleyhine (sözleşme ihlali sebebiyle) hem de davalı şirket aleyhine (haksız fiil sebebiyle) ayrı ayrı dava açmasında usule ve hukuka aykırı hiçbir yön (mükerrer dava) bulunmamaktadır. Ancak burada çok ince bir kural vardır: Dışarıya karşı müteselsil sorumlulardan (borçlulardan) birisi tarafından Hazine’ye herhangi bir “ödeme (kısmi veya tam) yapıldığı” takdirde; diğer tüm sorumluların (şirketin ve belediyelerin) da sadece “o ödenen miktar kadar (oranda)” dışarıya karşı sorumlulukları anında sona ereceğinden (borç düşeceğinden); mahkemece davalı şirket aleyhine bir tazminat hükmü kurulduğunda, kararın sonuna muhakkak “diğer dosyalardaki tahsilde tekerrür (çifte tahsilat/mükerrer ödeme) oluşturmamak kaydıyla” ibaresi eklenerek hüküm kurulması yasal bir gerekliliktir. Aksi hâlde; zarar gören Hazine’nin aynı zarar için iki taraftan da (iki kat) para tahsil ederek “sebepsiz zenginleşmesinin” söz konusu olması ihtimali doğar ki bu hukuka aykırıdır.

Müteselsil Borçlulukta Feragat veya İbra Edilme Halinde Sorumluluğun Kaderi (Yargıtay HGK – 2023/194 E. , 2024/365 K.)

Müteselsil borçluluk kurumu; kaynağını bir sözleşmedeki “irade beyanından” veya doğrudan yasadaki “kanun hükmünden” alan, ortadaki tek bir edimin birden fazla borçlunun her biri tarafından “bütünüyle (tamamıyla) ifa etmekle yükümlü olunduğu”, alacaklının ise bu borcun tamamını ancak (bir defa tahsil etmek üzere) dilediği borçlulardan birinden “talep etmeye (dava etmeye) yetkili olduğu” ve o borçlulardan sadece birisinin ifasıyla (ödemesiyle) veya ifa yerini tutan (takas vb.) eylemiyle, diğer tüm borçluların da “o ödenen oranda” alacaklıya karşı o borçtan otomatik olarak kurtulacakları (ibra olacakları) özel bir “birlikte borçluluk” biçimidir (Turgut, Akıntürk: Müteselsil Borçluluk, Ankara 1971, s. 35).

Yürürlükteki 6098 sayılı Kanun’un 162. maddesi; “Birden çok borçludan her biri, alacaklıya karşı borcun tamamından sorumlu olmayı kabul ettiğini bildirirse, müteselsil borçluluk doğar. Böyle bir bildirim yoksa, müteselsil borçluluk ancak kanunda öngörülen hâllerde doğar.” amir hükmünü içermektedir. Bu açık yasa hükmünden de görüldüğü üzere, müteselsil borçluluğu yaratan “iki ana kaynak” kabul edilmiştir. Bunlardan ilki, maddenin birinci fıkrası uyarınca kişilerin kendi rızası ve irade beyanı ile meydana gelen, “iradeden” (sözleşmeden) kaynaklanan müteselsil borçluluk; diğeri ise ikinci fıkrada altı çizildiği üzere, ortada rıza olmasa da bizzat kanunun öngördüğü hâllerde ortaya çıkan “kanundan” kaynaklanan müteselsil borçluluktur.

Kanundan kaynaklanan teselsül (zincirleme); müteselsil borçluluğun tarafların isteği dışında doğrudan doğruya bir “kanun (yasa) maddesinden” kaynaklanması (doğması) hâlidir. Diğer bir ifadeyle, bizzat kanun koyucunun (Meclisin) adaleti sağlamak için öngördüğü müteselsil borçluluk durumudur. İşte bu kanundan doğan müteselsil borçluluk hâllerinden en yaygın olanı da, 6098 sayılı Kanun’un 61. ve 62. maddelerinde haksız fiiller için düzenlenen müteselsil sorumluluk hâlidir. Kanun koyucu bu maddelerle; birden fazla kişinin “müşterek (birlikte) kusurlarıyla” bir zararın (kazanın/suçun) doğmasına sebebiyet vermeleri hâlinde, bu kişilerin o zarara uğrayan masum kişiye karşı “müteselsilen (zincirleme)” sorumlu olmalarını emretmiştir.

Birden çok şahıs, ortaya çıkan aynı zarar nedeniyle; ya “aynı hukuki sebepten (kavgada beraber vurma)” ya da tamamen “çeşitli (farklı) sebeplerden (biri vuran diğeri sigortacı)” dolayı sorumlu tutulabilir. Bu ilginç durum; iki veya daha çok kişinin şahsında, sorumluluğu doğuran şartların ya da herhangi bir kanuni tazminat yükümlülüğünün (poliçenin vb.) şartlarının aynı anda gerçekleşmesi hâlinde söz konusu olur. Buna göre birden çok kişi o aynı zarara “birlikte (kol kola)” sebep olabilecekleri gibi, birbirinden kopuk, tamamen “çeşitli nedenlerle” de sebep olabilirler. İkinci (çeşitli nedenler) hâlinde; sorumlulardan sadece “yalnız biri” söz konusu zarara bizzat fiiliyle sebebiyet verirken (failken), arkasındaki “diğer kişi” aslında o zarara hiç sebebiyet vermediği (fail olmadığı) hâlde, sırf yasa emri veya bir sözleşme nedeniyle o zararı mağdura tazmin etmek (ödemek) zorunda kalabilir (Fikret, Eren: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 21. Baskı, Ankara 2017, s. 831).

Tazminat yükümlülerinden (borçlulardan) birisi dışarıdaki zararı “tazmin ettiği (ödediği) oranda”, gruptaki diğerleri de (ödemedikleri halde) o “sorumluluktan kurtulmaktadırlar”. Zararın şayet tamamı tazmin edilirse, dışarıya karşı sorumluluğun tamamı biter; sadece bir kısmı (yarısı) tazmin edilirse, borcun sadece o kısmı sona erer. Bu bakımdan incelendiğinde, “taleplerin yarışması (teselsül)” ilkesi; alacaklıya karşı “borcu sona erdirici” bir niteliğe sahiptir. Burada çok katı bir kural vardır: Zarar gören (mağdur), uğramış olduğu gerçek zarardan 1 kuruş bile daha “fazla tazminat” alamaz, zira hukukta bir zarar sadece “bir defa” tazmin edilir (Çifte tahsilat yasaktır). Taşıdığı bu adil ve dengeleyici niteliği itibarıyla da taleplerin yarışması sistemi, zarar görenin o olaydan (iki kişiden de ayrı ayrı para alarak) “sebepsiz zenginleşmesini” kesin olarak önler. Zira modern hukukta tazminat bir zenginleşme aracı olamaz, “zenginleşme yasağı” kuralı geçerlidir. Tüm bu bahsettiğimiz sorumlulukların (taleplerin) yarışması teorisine yasalarımızda müteselsil sorumluluk da denir (Eren, s. 832).

Alacaklının (mağdurun) ifayı (parayı), borçluların “sadece birinden” istemesi ya da mahkemede “yalnızca onu” dava etmesi veya mahkemenin o kişiyi “ifaya mahkûm ettirmesi”; gruptaki diğer borçluları o borçtan “kurtarmaya (ibra etmeye)” asla yetmez. Alacaklı, borçlulardan birini sadece icradan takip veya dava ettikten, hatta o davayı kazanıp onu mahkûm ettirdikten sonra bile; şayet ondan “ifayı tamamen (tahsil edip) elde etmedikçe”, gruptaki diğer (zengin) borçlulara yeniden başvurma (haciz/dava açma) hakkını sonuna kadar muhafaza eder.

6098 sayılı Kanun’un “Borçluların sorumluluğu” kenar başlıklı 163. maddesinin birinci fıkrasına göre; “…Alacaklı, borcun tamamının veya bir kısmının ifasını, dilerse borçluların hepsinden (aynı anda), dilerse yalnız birinden (tek tek) isteyebilir.” Bu amir maddede; zarar görenin o zarar karşılığı isteyeceği tazminatı borçlulara nasıl ve ne miktarda (paylaştırarak mı, toplu mu) talep edebileceğinin yasal çerçevesi belirtilmiştir. Aynı Kanun’un 163. maddesinin ikinci fıkrasına göre ise; “…Borçluların sorumluluğu, borcun tamamı ödeninceye kadar devam eder.” şeklindeki kesin düzenleme ile, bu teselsül borcunun ancak “tamamen (son kuruşuna kadar) ödenmesi” ile son bulacağına özel vurgu yapılmıştır. Aynı Kanun’un (TBK) 166. maddesine göre de; “Borçlulardan biri, ifa veya takasla borcun tamamını veya bir kısmını sona erdirmişse, bu oranda diğer borçluları da borçtan kurtarmış olur. Borçlulardan biri, alacaklıya (fiili bir) ifada bulunmaksızın (örneğin bağışlama ile) borçtan kurtulmuşsa, diğer borçlular bundan, ancak durumun veya borcun niteliğinin elverdiği ölçüde yararlanabilirler.” şeklinde kapsamlı bir düzenleme yapılarak “borcun nasıl sona ereceği (sükutu)” kalem altına alınmıştır (yazılmıştır).

Yine 6098 sayılı Kanun’un “Borçluların savunmaları (def’ileri)” başlıklı 164. maddesinin ikinci fıkrasında ise şu ince ve tehlikeli kural yer alır: “Müteselsil borçlulardan biri ortak def’i ve itirazları ileri sürmezse, diğerlerine karşı sorumlu olur.” Bu kritik düzenlemeye göre; borçlulardan birisi, aslında gruptaki diğer “tüm borçluları da ilgilendiren ve koruyan” (örneğin zamanaşımı, takas, borcun bittiği gibi) ortak bir def’i (savunmayı) veya itirazı, dışarıdaki alacaklıya karşı mahkemede veya icrada “ileri sürmeden (susarak)” gidip o parayı öderse; bu ihmalkar borçlunun, sonradan “iç ilişkide” diğer borçlulara dönüp onlardan para (rücu) isteme imkânı (hakkı) tamamen ortadan kalkar (yanar).

Alacaklının (mağdurun), borçlulardan sadece “biriyle” oturup yaptığı (onu affettiği) bir “ibra (aklama/vazgeçme) sözleşmesi”, içerideki diğer borçluları da o “ibra edilen (affedilen) borçlunun” iç (rücu) ilişkisindeki “borca katılma (kusur) payı oranında” dış borçtan otomatikman kurtarır. Bununla bağlantılı olarak, 6098 sayılı Kanun’un 165. maddesine göre de; müteselsil sorumlulardan birisi, sadece “kendi şahsi davranışı (hatası/gecikmesi) ile”, müteselsil gruptaki diğer masum sorumluların “durumunu (borcunu) ağırlaştıramaz”. Kanun koyucu; bir borçlunun, diğerlerinin yükünü ağırlaştırmaması (gizli faiz vb. işletmemesi) gerekliliğinin özel bir yansıması ve uygulaması olarak, süreci ve durumu “birlikte sorumlu olduğu” diğer kişilere de “bildirme (haber verme) yükümlülüğü” öngörmüştür. Bununla birlikte 6098 sayılı Kanun’un 166. maddesinin ikinci fıkrası ile de; “borçlulardan biri, alacaklıya ifada (ödemede) bulunmaksızın borçtan kurtulmuşsa (örneğin alacaklı onu karşılıksız ibra etmişse), diğer borçlular bundan, ancak durumun veya borcun niteliğinin elverdiği ölçüde yararlanabilirler.” denilmiştir. Aynı 166. maddenin üçüncü fıkrasında ise bu durumu netleştiren; “Alacaklının borçlulardan biriyle yaptığı ibra (vazgeçme) sözleşmesi, diğer borçluları da ibra edilen borçlunun iç ilişkideki borca katılma payı (yüzdesi) oranında borçtan kurtarır.” emredici düzenlemesi mevcuttur.

Tüm bu detaylı ve karmaşık hukuki açıklamalar (teoriler) ışığında Yargıtay HGK önüne gelen somut olaya (kazaya) gelince: Davalı …’in bizzat sevk ve idaresindeki “sigortasız (kaskosu veya trafiği olmayan)” bir kamyonun, dava dışı sürücü …’nın yönetimindeki sivil otomobile şiddetle çarpması (kusurlu) sonucu; o otomobilin sürücüsü … ile aynı araç içerisinde yolcu (arkadaş) olarak bulunan …’nın kaza neticesinde ağır yaralanıp “malul (sakat) kaldıkları” tespit edilmiştir. Bu kaza üzerine; otomobil sürücüsü …, Finike Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/90 Esas sayılı dosyası ile; otomobildeki yolcu … ise, aynı mahkemenin 2015/91 Esas sayılı farklı dosyası ile; (kamyon sigortasız olduğu için yasa gereği devreye giren) davacı Güvence Hesabı (…) aleyhine maddi “maluliyet tazminatı” talebinde bulunarak (dava açarak) haklarını aramışlardır. Mahkemede yapılan yargılamalar sonucunda hakimce bu iki kazazede lehine “ayrı ayrı” tazminata hükmedilmiş ve bu tazminatlar davacı “Güvence Hesabı” (…) tarafından zarar görenlere (mağdurlara) İcra Müdürlüğü aracılığıyla son kuruşuna kadar (nakden) ödenmiştir.

Bunun üzerine davacı Güvence Hesabı (…), mağdurlara kendi cebinden yaptığı bu yüklü ödemelerin (tazminatların), “rücuen (geri dönerek) tahsili” amacıyla; asıl zarara sebebiyet veren (fail) o sigortasız kamyonun “davalı sürücüsü (…)” ve “işleteni (sahibi)” aleyhine; Finike İcra Müdürlüğünün 2017/730 Esas (dava dışı sürücü …’ya ödediği tazminat için) ve Finike İcra Müdürlüğünün 2018/98 Esas (dava dışı yolcu …’ya ödediği tazminat için) sayılı dosyaları ile icra takipleri başlatmıştır. Asıl davalılar (kamyon şoförü ve sahibi) bu rücu takibine süresinde itiraz etmesi üzerine takipler yasa gereği durmuş; bunun üzerine de davacı Güvence Hesabı (…) “asıl ve birleşen davada” (iki dosya birleşerek) o haksız itirazın iptalini (ve icranın devamını) mahkemeden talep etmiştir. İlk derece mahkemesince bu asıl ve birleşen rücu davasının “kabulüne” karar verilerek kamyoncular aleyhine hüküm kurulmuştur. Davalıların bu karara karşı istinaf başvurusu yapması sonucunda Bölge Adliye Mahkemesince (BAM); asıl davaya (sürücü yönüne) yönelik istinaf başvurusunun reddine (kararın onanmasına), ancak birleşen davaya (yolcu … yönüne) yönelik istinaf başvurusunun ise “kabulü ile o birleşen davanın reddine (Güvence Hesabının haksızlığına)” karar verilmiştir. BAM’ın bu kararı davacı Güvence Hesabı tarafından temyiz edilmesi üzerine Özel Yargıtay Dairesince hüküm bozulmuş ve olay en nihayetinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (HGK) önüne gelmiştir.

Dosya incelendiğinde şu şok edici detay (hukuki kriz) ortaya çıkmıştır: Finike Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/90 Esas sayılı o ilk (tazminat) dosyasında, rücu davasının davalıları olan kamyon şoförü ve işleteni başlangıçta “taraf olarak” yer almadıkları halde; sonradan Güvence Hesabının “davayı ihbarı” üzerine o davaya “ihbar olunan” sıfatıyla dâhil olup duruşmaları takip ettikleri anlaşılmıştır. En kritik nokta ise; bu tazminat dosyasında davacı (mağdur) olarak bulunan … ile, rücu davasının davalıları olan kamyoncu … ve … arasında, mahkemeye sunulmak üzere 05.06.2015 tarihli resmi bir “protokol (anlaşma)” imzaladıkları saptanmıştır. Bu protokol hükümlerine (maddelerine) göre açıkça; “…kazazede davacı Adem’in bu kaza sebebiyle … plakalı o sigortasız aracın sürücü ve sahiplerinden hiçbir şekilde şikayetçi olmadığını, onlardan maddi ve manevi hiçbir tazminat talebinde bulunmayacağını, yine ileride bu şahıslar hakkında herhangi bir biçimde hukuk ve ceza davası açılırsa o davalardan da kayıtsız şartsız feragat edeceğini (vazgeçeceğini)” bildirdiği (imzaladığı); ayrıca mağdur …’nın, (kamyoncu) davalılara ilişkin tüm davalarından resmen “feragat ettiğini” ve o davalılardan hiçbir “hak ve alacağının kalmadığını” bildiren ıslak imzalı bir “feragat dilekçesi” de yazıp mahkemeye sunduğu net bir şekilde görülmektedir.

Dosya içerisinde yer alan bu ıslak imzalı protokol metni ile mağdur …’nın kendi eliyle verdiği feragat dilekçesinden de hiçbir kuşkuya mahal bırakmayacak şekilde anlaşılacağı üzere; …’nın oradaki “davalılar” ibaresinden asıl kastettiği kişilerin, davaya sonradan dâhil olan ihbar olunan (kamyoncu) … ile …’nın olduğu bellidir. Kaldı ki, dava dışı …’nın o feragat dilekçesindeki kendi imzasını mahkemede “inkar etmediği (benimdir dediği)”, bu feragat dilekçesinin 6100 sayılı HMK’nın aradığı tüm şekil şartlarını taşıdığından hukuken “tamamen geçerli (bağlayıcı)” kabul edilmesi gerektiği aşikârdır.

Burada yukarıda anlattığımız şu sert “müteselsil borçluluk” kuralı devreye girer: Alacaklı, borçluların durumunu (yükünü) ağırlaştıracak şekilde gruptaki “sadece bir borçlu” lehine (gizli) davranışta bulunamaz; müteselsil borçluların da “birbirlerinin durumunu” kendi başlarına ağırlaştıramayacakları, aksi hâlde bunun doğuracağı tüm zararlı sonuçlara “o diğerlerinin durumunu ağırlaştıran (ihmalkar) borçlunun bizzat katlanacağı (yanacağı)” kuraldır. Yine müteselsil borçlulardan birisi (somut olayda Güvence Hesabı), herkesi kurtaracak olan bir “ortak def’i (feragat/ibra belgesini)” ve itirazları mahkemede ileri sürmezse (susarsa), içerideki diğerlerine karşı sorumlu (haksız) olacağı hüküm altındadır.

Olayda zarar gören mağdur …’nın, müteselsil borçlulardan olan “kamyon araç sürücüsü ile işleteni” hakkında mahkemeye verdiği o kesin “feragat (vazgeçme/ibra)” dilekçesi; kanun (TBK m.166/3) gereği, dışarıdaki diğer müteselsil borçlu konumunda olan “Güvence Hesabına” karşı da otomatikman “sirayet edeceği (onu da kurtaracağı)” için; artık zarar gören …’nın, failleri kurtardıktan sonra dönüp davacı Güvence Hesabından (devletten) da tazminat “talepte bulunamayacağı (hakkının düştüğü)” hukuken tartışmasızdır. Zira, Finike Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/90 Esas sayılı o tazminat dosyasında, ihbar olunanlar (kamyoncular) tarafından zarar görenin o “feragat (kurtarma) dilekçesi” resmi olarak mahkemeye sunulduğu (dosyaya girdiği) halde; o davada taraf olan Güvence Hesabı (…) tarafından mahkemeye bu yönde (feragat var dava bitsin diye) hiçbir “itiraz yapılmadığı (körü körüne susulduğu)” gibi, dava dışı …’nın o failler yönünden “davadan feragat ettiğini” beyan etmesi sebebiyle Güvence Hesabının da anında “ödeme yapmaktan (tazminat vermekten) kaçınması (kurtulması)” gerekirken; tam tersine gidip mağdura o yüklü ödemeyi “yaparak”, içerideki diğer borçluların (kamyoncuların) da durumunu (rücu riskiyle) “ağırlaştırdığı (tehlikeye attığı)” saptanmıştır. Güvence hesabı; tüm borçluları yakından ilgilendiren ve kurtaran o “itirazı (ortak itiraz/feragat/ibra)” mahkemede ileri sürmeyerek (ihmal ederek) mağdura ödeme yaptığı için, üstelik mahkemenin verdiği o tazminat kararını da hiç “istinaf etmediği (temyize götürmediği) için”, bu zincirleme ihmallerinden dolayı Güvence Hesabının tam “kusurlu” olduğu açıktır. Hukuken hükmedilen o tazminatı asla “ödememesi gerekirken”; faillerden alacağını sıfırlayan (feragat eden) …’ya kendi inisiyatifiyle haksız bir ödeme yaptığından, artık bu ödemeyi “iç ilişkide” dönüp o diğer borçlulara (davalı kamyonculara) “rücuen başvuramayacağı (isteyemeyeceği)” anlaşıldığından; Bölge Adliye Mahkemesince (BAM) birleşen rücu davasının (kamyoncular lehine) “reddine” karar verilmesinin, kanuna ve müteselsil sorumluluk ilkelerine tamamen yerinde (doğru) olduğu sonucuna varılarak karar Yargıtay HGK tarafından onanmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir