Borçlar Hukukunda Hile (Aldatma)

Hukukumuzda Hile (Aldatma) Kurumu: Şartları, İspatı ve Sözleşmelere Etkisi (Yargıtay HGK – K.2021/60)
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 36. maddesine göre; sözleşmeye taraf olan kişilerden birisi, diğer tarafın kasıtlı aldatması (hilesi) neticesinde o sözleşmeye imza atmışsa, düştüğü bu yanılma durumu “esaslı” (çok büyük) bir yanılma olmasa dahi, yaptığı sözleşmeyle hukuken bağlı sayılamaz. Şayet aldatma fiili sözleşmenin karşı tarafı değil de “üçüncü bir kişi” tarafından gerçekleştirilmişse; aldatılan tarafın sözleşmeden dönebilmesi için, sözleşmenin kurulduğu an itibarıyla karşı tarafın bu hileden haberdar olması yahut durumun icabı gereği bunu bilebilecek konumda olması şartı aranır (TBK m.36).

Her ne kadar kanun metninde “hile” kavramının doğrudan ve sınırları çizilmiş bir tanımı yapılmamış olsa da; hukuk öğretisinde ve yargısal içtihatlarda aldatma (hile) genel olarak şu şekilde tarif edilmektedir: Bir şahsı herhangi bir irade beyanında bulunmaya, bilhassa da bir sözleşmeyi akdetmeye ikna (sevk) edebilmek amacıyla; o şahsın zihninde bilerek ve kasten yanlış/hatalı bir inanç (kanı) yaratmak veya şahsın zaten içinde bulunduğu o hatalı inancın sürmesini, korunmasını desteklemektir.

Bu tanımdan çıkan en önemli sonuç şudur: Hukuktaki “hata (yanılma)” kurumunda kişinin kendi kendine yanılgıya düşmesi söz konusuyken, “hilede” karşı tarafı planlı ve kasıtlı olarak yanıltma (kandırma) eylemi mevcuttur. Hile hallerinde iradedeki sakatlık (bozukluk), iradenin dışarıya yansıtılış (beyan) şeklinde değil; bizzat iradenin iç dünyada “oluşum” (karar verme) evresinde ortaya çıkar. Bu oluşum evresindeki sakatlık, tamamen kişinin kendisi dışındaki bir şahsın bilinçli ve kasıtlı aldatma manevraları sayesinde gerçekleşmektedir.
Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun (HGK) istikrar kazanmış içtihatlarında da (20.10.2010 tarihli, 2010/1-502 E., 2010/536 K. ile 08.07.2020 tarihli, 2017/1-1831 E., 2020/549 K. sayılı kararları) hilenin özü şu şekilde vurgulanmıştır: Hile; bir kimsenin, aslında gerçek durumu (gerçek tabloyu) bilseydi asla kabul etmeyeceği ve altına imza atmayacağı bir şeyi, sırf diğer bir kimsenin yönlendirmesi ve kandırması neticesinde kabul etmek zorunda bırakılmasıdır.

Hilenin (Aldatmanın) Hukuken Kabulü İçin Gereken Şartlar
Bir sözleşmede hilenin varlığından hukuken söz edilebilmesi ve iptal mekanizmasının işletilebilmesi için aşağıda sıralanan üç temel şartın bir arada gerçekleşmesi zorunludur:

  1. Aldatma Fiilinin Varlığı (Maddi Unsur): İlk ve en temel şart, ortada somut bir “aldatma eylemi” bulunmasıdır. Aldatan kişi, karşısındakini bir şekilde hataya düşürmüş (yanıltmış) olmalıdır. TBK m.36/1 uyarınca, mağdurun düştüğü bu hatanın/yanılgının “esaslı” (çok vahim) bir hata olması kesinlikle şart değildir. Zira hukuk düzeni, dürüstlük kuralını ihlal eden “aldatanı” hiçbir koşulda himaye etmez (korumaya layık görmez). Aldatan şahıs; sözleşmenin hazırlık ve müzakere (görüşme) aşamalarında belirli hususlara dair kasıtlı olarak yalan (doğru olmayan) bilgiler aktarmakta yahut Medeni Kanun m. 2’deki dürüstlük kuralı gereğince karşı tarafa açıkça izah etmesi gereken bazı kritik gerçekleri kasten ondan gizlemektedir (sükut suretiyle hile).
  2. Aldatma Kastı (Manevi Unsur): İkinci zorunlu şart “kast” unsurudur. Aldatan tarafın, mağduru o sözleşmeyi yapmaya ikna edebilmek adına, tamamen “bilerek ve isteyerek” (kasten) gerçeğe aykırı söylemlerde bulunması gerekir. Diğer bir tabirle; yalanı söyleyen veya gerçeği gizleyen kişinin zihninde, karşı tarafı kandırmak ve “eğer işin doğrusunu bilseydi asla yanaşmayacağı” o sözleşmeye onu sürüklemek (ikna etmek) gibi net bir niyet bulunmalıdır. Şayet bir kişi, aslında bilmemesi kendisi açısından ağır bir ihmal/kusur teşkil etmesine rağmen, o durumu gerçekten “bilmeden” (taksirle) yanlış bir beyanda bulunmuşsa, ortada bilinçli bir “aldatma kastı” olmadığından hileden söz edilemez.
  3. İlliyet (Nedensellik) Bağı: Üçüncü ve son şart ise hile eylemi ile yapılan işlem arasındaki “illiyet bağı”dır. İptali istenen sözleşme, sırf bu aldatma eyleminin yarattığı etki ve yönlendirme neticesinde imzalanmış olmalıdır. Şayet aldatılan kişi; “Eğer bu aldatma manevraları olmasaydı, ben bu sözleşmeyi ya kesinlikle hiç yapmazdım ya da çok daha farklı/lehe şartlarda yapardım” diyebiliyorsa, illiyet bağı tam manasıyla kurulmuş demektir. Aldatma eylemi, sözleşmenin kurulmasını sağlayan “asli (kurucu) şart” konumunda olmalı ve kandırma fiili ile atılan imza arasında doğal ve kopmaz bir nedensellik bağı bulunmalıdır (Bu bilimsel ve hukuki şartlar, Prof. Dr. F. Eren’in Borçlar Hukuku Genel Hükümler eserinde (s. 414 vd.) ve HGK’nın 20.10.2010 tarih ve 2010/1-502 E., 2010/536 K.; 08.07.2020 tarih ve 2017/1-1831 E., 2020/549 K. sayılı kararlarında detaylıca tasdik edilmiştir).

Somut Davanın Hukuki Niteliği: Hata mı, Hile mi?
Yukarıda izah edilen teorik açıklamalar ışığında, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (HGK) önüne gelen somut davanın hukuki yapısı incelendiğinde; davacı taraf hem ilk dava dilekçesinde hem de yargılamanın tüm evrelerinde şu iddiayı öne sürmüştür:
Bölgede emlakçılık (gayrimenkul danışmanlığı) yapan dava dışı … isimli şahıs, davacıya Merkez Mahallesinde yer alan ve piyasa değeri oldukça yüksek olan lüks bir evi gezdirmiş; “Ev sahibinin paraya çok sıkışık olduğunu, bu yüzden burayı piyasanın çok altında, uygun bir fiyata alabileceğini” söyleyerek onu ikna etmiştir. Bu cazip telkinler üzerine davacı, kendisine gezdirilen o lüks evi satın almaya karar vermiştir. Ancak tapu dairesindeki devir işlemleri sırasında emlakçı …, davacıya Merkez Mahallesindeki o değerli evi değil; tamamen başka bir mahallede yer alan, davalıya ait ve piyasa değeri çok daha düşük sıradan bir evi satarak tapusunu devretmiştir. Davacı, “Normal şartlarda ve aklı başında asla satın almayacağım bu düşük değerli evi, sırf emlakçı …’un beni aldatması (göz boyaması) sebebiyle aldım” diyerek işlemin iptalini istemiştir.

Olayların davacı tarafından aktarılan bu oluş biçimine bakıldığında; davacı, iradesindeki bu sakatlığın kendi kişisel dikkatsizliğinden veya sektörel bilgisizliğinden kaynaklanmadığını, tamamen emlakçı …’un planlı, “kasıtlı telkin ve eylemleri” neticesinde gerçek iradesi dışında bir beyanda bulunmaya itildiğini savunmaktadır. Aktarılan bu maddi vakıaların, hukuktaki “kendi kendine yanılma (hata)” kurumuna değil, doğrudan doğruya “kasıtlı kandırma (hile/aldatma)” kurumuna temas ettiği son derece açıktır.

Hâl böyle iken; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu çoğunluğu, bu davanın hukuki temelinin “aldatma (hile)” nedenine dayandığına ve yerel mahkemece toplanan tüm deliller ile uyuşmazlığın “hile” kuralları çerçevesinde tartışılarak bir sonuca bağlanması gerektiğine hükmetmiştir.

Üçüncü Kişinin Hilesi ve Vekilin Hukuki Statüsü
Taraflardan birisinin, doğrudan karşı tarafın aldatması (hilesi) neticesinde sözleşme yapması durumunda; düştüğü yanılgı esaslı olmasa bile o sözleşmeyle bağlı sayılmayacağı TBK’nın açık ve kesin emridir. Fakat incelenen somut olayda davacı; tapudaki taşınmaz satış sözleşmesinin, evi satan “davalı satıcının” bizzat kendi hilesiyle değil, satıcının vekili olan “dava dışı emlakçı …’un” hilesiyle yapıldığını iddia etmiştir.

Bu noktada şu temel hukuk kuralı hatırlatılmalıdır: Hile, bizzat sözleşmenin karşı tarafınca yapılabileceği gibi, sözleşmeyle ilgisi olmayan “üçüncü bir kişi” tarafından da yapılabilir. Lakin yasa gereği; üçüncü bir kişinin hilesiyle sözleşme imzalayan mağdurun bu sözleşmeyi iptal edebilmesi için, lehine hile yapılan karşı tarafın (satıcının) sözleşme kurulduğu esnada bu hileyi (kandırmacayı) “bilmesi veya bilecek durumda olması” şarttır.

Peki, hileyi gerçekleştiren kişinin “sözleşmenin tarafı” mı yoksa “üçüncü kişi” mi olduğu hukuken nasıl ayırt edilir? Bu ince çizgi, Hukuk Genel Kurulunun 25.03.2015 tarihli ve 2013/19-1707 E., 2015/1072 K. sayılı içtihadında da net bir şekilde vurgulanmıştır: Hileyi yapan şahsın statüsü; o sözleşmenin “hazırlık, müzakere (görüşme) ve kurulma (imza)” aşamalarına katılıp katılmadığına bakılarak tayin edilir. Şayet bir kişi sözleşmenin bu üç ana evresinden birine veya birkaçına bizzat katılmış, aktif rol almışsa; o kişi artık TBK’nın 36/2. maddesinde kastedilen “üçüncü kişi” sayılamaz. Karşı tarafla birlikte hareket etmeyen, onun adına veya hesabına iş görmeyen, sözleşmenin kurulmasına hiçbir fiziki veya hukuki katkı sunmayan şahıslar “üçüncü kişi” konumundadırlar.

Bu emsal açıklama ışığında; vekil (temsilci) vasıtasıyla kurulan sözleşmelerde, hileyi yapan “vekilin” kanun nezdinde “üçüncü kişi” sayılması hukuken asla söz konusu olamaz. Vekilin yaptığı hile, üçüncü kişinin hilesi olarak değil; doğrudan doğruya sözleşmenin “karşı tarafının (asıl satıcının) kendi hilesi” olarak kabul ve muamele görür.
Somut olaya dönüldüğünde; iptali talep edilen bağımsız bölüm aslında davalı (satıcı) …’a aittir, ancak 20.12.2011 tarihinde Noterden çıkartılan vekâletname ile yetkilendirilen “vekil emlakçı …” tarafından, vekaletle aynı gün davacıya satılarak tapu devri gerçekleştirilmiştir. Durum böyle olunca; taşınmaz satış sözleşmesini bizzat satıcının “vekili sıfatıyla” yürüten ve imzalayan bu emlakçının hilesi, asıl satıcının hileyi “bilip bilmediğine veya bilecek durumda olup olmadığına” (3. kişi kuralına) hiç bakılmaksızın, doğrudan “akidin (karşı tarafın) kendi hilesi” olarak değerlendirilecektir.

Hilenin İspatı, İspat Yükü ve Tapu Sicilinin İncelenmesi
Bir hukuk davasında aldatmayı (hileyi) iddia eden taraf, bu iddiasını mahkeme huzurunda “ispatlamakla” (ispat yüküyle) mükelleftir. Ancak, ikrah (korkutma), hata ve hile gibi iradeyi sakatlayan iddiaların, olayın doğası gereği peşinen bir senede (yazılı sözleşmeye) bağlanması hayatın olağan akışında maddi bir imkânsızlıktır. Hiç kimse “ben bu sözleşmeyi kandırılarak imzalıyorum” diye bir belge tanzim edemez.

İşte bu “maddi imkânsızlık” sebebiyle; hukuki işlemlerdeki irade bozukluğu iddiaları, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 203/1-ç maddesinde düzenlenen “senede karşı (yazılı belgeye karşı) senetle ispat zorunluluğunun” kesin istisnaları arasında sayılmıştır. İptali istenen sözleşme (örneğin tapu devri) “resmî senetle” yapılmış olsa dahi durum değişmez. Zira 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Resmî belgelerle ispat” kenar başlıklı 7. maddesi; “Resmî sicil ve senetler, belgeledikleri olguların doğruluğuna kanıt oluşturur. Bunların içeriğinin doğru olmadığının ispatı, kanunlarda başka bir hüküm bulunmadıkça, herhangi bir şekle bağlı değildir” şeklindeki amir hükmü barındırmaktadır. Tüm bu usul kurallarının sonucu olarak; sözleşmedeki hile (aldatma) olgusunun, herhangi bir yazılı belge aranmaksızın “tanık beyanları dâhil” hukuka uygun her türlü delille mahkemede ispat edilmesi mümkündür.

Somut olayda davacı (alıcı) taraf, kandırıldığını ispatlamak amacıyla “tanık” deliline dayanmış ve tanıklarını dinletmiştir. Ancak Yargıtay HGK, dinlenen tanık beyanlarını hilenin ispatı için hukuken “yeterli ve inandırıcı” bulmamıştır. Bunun gerekçeleri şu şekildedir:

Dosya kapsamından anlaşıldığı üzere; davacı alıcı ile emlakçı … birbirlerini uzun yıllardır tanıyan, sürekli iletişim (irtibat) halinde olan kişilerdir. Hatta emlakçı, olaydan önce de davacıya farklı tarihlerde üç ayrı taşınmaz daha satmıştır. İşin ilginç yanı, bu satılan üç evden birisi; davaya konu olan evin (877 parsel) bulunduğu apartmanın birebir aynı katındaki 2 numaralı bağımsız bölümdür ve davacı bu daireyi 27.04.2011 tarihinde bizzat satın almıştır.

Taşınmaz satışlarına profesyonel olarak aracılık eden bir emlakçının, mesleği gereği müşterisine çok sayıda farklı ev gezdirmiş olması, tek başına “hilenin (kandırmacanın) bir unsuru” olarak kabul edilemez.

Davacı tanıkları, emlakçının davacıya gezdirdiği ve alacağına inandırdığı lüks evin “dubleks” bir daire olduğunu beyan etmişlerdir. Oysa ki davacının tapuda imza atarak aldığı dava konusu daire, sıradan (normal) bir dairedir. Ayrıca, gezdirildiği iddia edilen o dubleks daire ile tapuda satışı yapılan 4 numaralı dairenin, bırakın aynı binayı, tamamen “farklı mahallelerde” bulunduğu dava dilekçesindeki ikrarlarla sabittir.

Bu noktada resmi prosedürlere bakmak gerekir. Satışa dair resmî senedin imzalandığı gün yürürlükte olan mülga Tapu Sicili Tüzüğünün 16. maddesi uyarınca; akdi (karşılıklı iradeyi) gerektiren işlemlerde memurca resmi senet düzenlenir. Düzenlenen bu resmi senet, tapu memuru tarafından bizzat müdürün ve tarafların (alıcı-satıcı) huzurunda yüksek sesle okunur. Eğer taraflar isterlerse, senedi memurun elinden alıp kendileri de okuyabilirler. Resmi tapu senedinin üzerinde; o taşınmazın hangi mahallede, hangi sokakta olduğu açıkça yazıldığı gibi, eğer daire dubleks ise niteliği kısmında “dubleks daire” olduğu da net olarak yazmaktadır. İlave olarak, aynı Tüzüğün 101. maddesi gereğince; tapu dairesinde yapılan bu akitli işlemlerin ardından, düzenlenen tapu senedinin (tapu belgesinin) bir örneği, müdür tarafından hak sahiplerine anında teslim edilir.

Dahası, Türk hukukunda tapu sicilleri “aleni (açık)” kayıtlardır; davacının tapuya imza atmadan önce sicil kayıtlarını inceleme, ne aldığına bakma imkânı ve hakkı her zaman vardır.
Tüm bu yasal ve fiili gerçekler toplandığında; resmi senet içeriği devlet memuru tarafından bizzat kendi yüzüne karşı okunan, tapu senedinin bir kopyası eline verilen, en basit bir dikkatle bile (kağıda bakarak) satın aldığı evin hangi mahallede olduğunu ve dubleks olup olmadığını anlayabilecek durumda olan, üstelik aynı apartmandan çok kısa bir süre önce bizzat başka bir daire satın almış (tecrübeli) bir davacının; “Emlakçı hile yaptı, bana başka mahalledeki sıradan bir evi dubleks diye sattı, ruhum duymadı” şeklindeki iddiaları Yargıtay HGK tarafından inandırıcı bulunmamış ve hile iddiasının ispatlanamadığı (sübuta ermediği) kesin olarak karara bağlanmıştır.

Hile (aldatma) iddiası dosyadaki delillerle ispatlanamadığından; mahkemenin taşınmazlar başında gidip “keşif” yapmasının da davanın esasına ve sonucuna hiçbir etki etmeyeceği vurgulanarak dosya sonlandırılmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir