Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu ve Basın Özgürlüğü Sınırları
Kişilerin, üçüncü şahıslar tarafından öğrenilmesini arzu etmediği şahsi yaşam alanlarına rıza dışı müdahaleler yapılması ve bu alanlara izinsiz girilmesi, özel hayatın gizliliğini ihlal suçu kapsamında yaptırıma tabi tutulmaktadır.
Aşağıda yer alan emsal Yargıtay kararı, basın-yayın faaliyetleri ile özel hayatın ihlali arasındaki hukuki ilişkiyi detaylıca irdelemektedir:
YARGITAY 12. CEZA DAİRESİ – Esas No: 2015/4183 – Karar No: 2015/18747
“Sanık hakkında özel hayatın gizliliğini ihlal suçu sebebiyle verilen mahkûmiyet kararına karşı sanık avukatı (müdafii) tarafından yapılan temyiz başvurusu üzerine dosya tetkik edilmiş ve aşağıdaki hususlar karara bağlanmıştır:
Özel hayatın gizliliğini ihlal fiili, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) dokuzuncu kısmında yer alan, özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı işlenen suçlar kategorisindedir. Sadece gazetecilik mesleğiyle iştigal etmek veya haber barındıran bir internet platformu yönetmek, bireylerin şahsi yaşamlarına sınırsız ve şartsız bir biçimde müdahale etme yetkisi tanımaz. Kamuoyunun yararına olan bir bilgiye erişme amacı güdülmesi yahut böyle bir bilginin tesadüfi olarak elde edilmesi dahi bu yasal kuralı değiştirmez. Benzer şekilde; Başbakan, Cumhurbaşkanı, milletvekilleri, bakanlar, diplomatlar, bürokratlar, politikacılar, sanatçılar, bilim insanları ve sporcular gibi icra ettikleri meslek, görev veya konumları icabı toplum tarafından bilinen ve tanınan şahısların, sıradan vatandaşlara kıyasla özel yaşamlarının korunmuş alanlarının daha dar olması, bu kişilerin mahrem alanlarına ölçüsüz, ağır ve haksız bir biçimde girilebileceği manasını taşımaz. Bunun aksini savunmak, bireylerin şahsi hayatlarını yasal ve Anayasal güvencelerden mahrum bırakmak demektir. Basın ve medya organları; haber toplama, esere dönüştürme, yorumlama, eleştirme ve yayma özgürlüklerini icra ederken kamu menfaatini dikkate almakla mükellef olduklarından, sundukları haberin güncelliğini ve objektif gerçeğe uygunluğunu titizlikle incelemek, haberi sunarken aşağılayıcı (tahkir edici) ifadelerden kaçınmak ve ölçülülük prensibine kati surette uymak zorundadırlar.
Yapılan bu hukuki açıklamalar ışığında dava dosyası incelendiğinde; cami imamı sıfatıyla görev yapan müştekinin (mağdurun), rüyasında gördüğü bir şehidin vasiyeti üzerine kabrinin yerini değiştirmek maksadıyla kalabalık bir grupla kazı çalışması yaptığı, ancak söz konusu şehidin naaşına ulaşılamaması üzerine, sanığın yönetimindeki internet haber sitesinde sanık tarafından kaleme alınan ‘İmamın Şehit Rüyası Fos Çıktı’ başlıklı bir metin yayınlanmıştır. Bu haberde, kazı sürecine dair detayların yanında, mağdurun geçmişte görev yaptığı bölgenin muhtarı olduğu belirtilen bir şahsın beyanlarına atıf yapılarak mağdur hakkında şu ifadelere yer verilmiştir: ‘İmam… silahla adam yaralamaktan tutuklanarak hapse girdi. Aylarca cezaevinde yattı. Silahla vurduğu şahıs yaralı olarak kurtuldu. İmam bir süre sonra serbest bırakıldı… Hapisten çıktıktan sonra eşinden ve çocuklarının annesinden bilinmeyen bir sebeple boşandı. Daha sonra ikinci bir evlilik gerçekleştirdi… Cezaevinde bulunduğu süreçte psikolojik tedavi gördü…’ Bu ifadeler sebebiyle sanığın TCK madde 134/1-1 uyarınca özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu işlediği iddia edilmektedir. Her ne kadar haberin ana temasının güncel, gerçeğe uygun ve toplumun ilgisini çeken bir nitelikte olduğu kabul edilebilse de; daha evvel kamuoyu tarafından tanınmayan ve cami imamı olarak görev yapan mağdurun, eşinden boşanıp yeniden evlenmesi, bundan takriben 12-13 sene evvel silahla yaralama hadisesine karışıp hapis yatması ve bu esnada psikolojik destek alması gibi hususların, farklı basın organlarınca da haberleştirilen ve toplumun dikkatini çeken ‘kazı olayı’ ile hiçbir mantıksal ve fikri bağının bulunmadığı ortadadır. Bu sebeple, söz konusu şahsi bilgilerin paylaşılmasının haber verme hakkı sınırları içinde kaldığı ve hukuka uygun çerçevenin dışına çıkılmadığı savunulamaz. Mağdurun geçmişte geçirdiği adli soruşturma süreçlerinin ve bu süreçlerdeki tutumlarının, aradan geçen uzun zaman dilimi (12-13 yıl) dikkate alındığında artık tamamen özel hayatı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği gözetildiğinde; öğrendiği bu şahsi verileri ve mağdurun mahrem alanına giren olayları, ortada hiçbir kamu yararı bulunmaksızın ifşa eden sanık hakkında, TCK m. 134/1-1’de tanımlanan özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan dolayı yerel mahkemece verilen mahkûmiyet kararında hukuka aykırı bir yön (isabetsizlik) görülmemiştir.
TCK’nın 134/2. maddesinde, şahısların özel hayatlarına dair ses veya görüntülerin ifşa edilmesi eylemi ayrı bir suç tipi olarak düzenlenmiştir. Dosyaya konu olayda ise mağdurun ailevi ve şahsi yaşantısına dair bilgilerin başkalarına açıklanması söz konusu olduğundan, bu eylemin TCK’nın 134/1. maddesinde düzenlenen özel hayatın gizliliğini ihlal suçu çerçevesinde değerlendirilebileceği ve yerel mahkemenin uygulamasının da bu yönde olduğu anlaşıldığından; tebliğnamede yer alan, sanığın fiilinin TCK 134/2. maddesindeki özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturacağına dair suç vasfına yönelik eleştiriye iştirak edilmemiştir.
Belirtilen gerekçelerle, özel hayatın gizliliğini ihlal suçu nedeniyle sanığın TCK 134/1 maddesi uyarınca mahkûmiyetine hükmeden yerel mahkeme kararının, usul ve yasaya uygun bulunması sebebiyle ONANMASINA karar verilmiştir.”
Yukarıda detaylarına yer verilen bu emsal Yargıtay kararı vasıtasıyla; gazetecilik mesleği, haber alma-verme hakkı ve basın yayın özgürlüğü ile kişilerin özel hayatının gizliliğinin ihlal edilmesi suçu arasındaki hassas hukuki sınır net bir biçimde tartışılmış ve karara bağlanmıştır.




