Sebepsiz Zenginleşme Nedir? Hukuki Şartları ve Temelleri (Yargıtay HGK – K.2021/672)
Borçlar hukukumuzda borcun asli kaynaklarından biri olarak kabul edilen sebepsiz zenginleşme kurumundan hukuken söz edilebilmesi için üç temel şartın bir arada bulunması zorunludur: Bir tarafın malvarlığında maddi bir “zenginleşme (artış)” yaşanırken diğer tarafın malvarlığında buna bağlı bir “fakirleşme (azalma)” olması, bu zenginleşme ile fakirleşme eylemleri arasında doğrudan uygun bir “illiyet (nedensellik) bağının” bulunması ve en önemlisi bu zenginleşmenin hukuken korunan geçerli ve “haklı bir sebebe” dayanmaması gerekmektedir.
Sebepsiz zenginleşme davalarında, diğer tüm şartların yanında en hayati olan unsur; zenginleşen tarafın cebinde (malvarlığında) meydana gelen o artışın “haklı bir hukuki sebebe” dayanmıyor olmasıdır. Zira bir kişinin malvarlığındaki zenginleşmeyi doğuran asıl sebep; karşı tarafın bilerek yaptığı bir kazandırma (edim), zenginleşen kişinin bizzat kendi fiili (müdahalesi) ya da tamamen doğadan gelen umulmayan bir olay (sel/rüzgar vb.) olabilir. Ancak bu zenginleşme sayılan olaylardan hangisinden kaynaklanırsa kaynaklansın, ortada mutlaka o zenginleşmeyi meşru kılacak “haklı bir sebep” bulunmalıdır. Şayet böyle haklı bir sebep yoksa, işte o zaman “sebepsiz zenginleşme” söz konusu olacaktır. Bu çok temel kural itibarıyla, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 61. maddesinde kanun koyucu bilhassa “haklı bir sebep olmaksızın” ifadesine vurgu yapmış ve haklı olmayan sebep teşkil edebilecek tipik hususları örnek niteliğinde saymıştır. Bu yasal çerçeveye göre, bir kazandırmaya (edime) dayalı olarak ortaya çıkan sebepsiz zenginleşme temelde şu üç şekilde gerçekleşebilir: “geçerli olmayan sebebe”, “gerçekleşmemiş sebebe” veyahut “sona ermiş (geçersizleşmiş) sebebe” dayalı olarak. Ayrıca belirtmek gerekir ki; mülga 818 sayılı BK’nin 62. maddesinde, haklı bir sebebe dayanmayan çok özel bir sebepsiz zenginleşme türü olarak “borç olmayan şeyin tediyesi (ödenmesi)” hali de ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.
Hukuk sistemimizde sebepsiz zenginleşmenin varlığından bahsedilen bu üç temel hâli detaylandırmak gerekirse: 1. Zenginleşmenin “Geçerli Olmayan Bir Sebebe” Dayandığı Hâl: Bu ilk durumda, ortada zenginleşmeyi haklı kılacak geçerli bir sebep yoktur. Kanundaki “geçerli olmayan sebep” kavramından anlaşılması gereken durumlar şunlardır: Arada geçerli bir hukukî sebebin baştan beri hiç mevcut olmaması, tarafların irade beyanlarının aslında birbirine hiç uymaması (hata/hile) ya da işlemde aranan ehliyet, onay, resmi izin gibi mutlak geçerlilik ve etkinlik unsurlarından birinin eksik olması. Bu eksiklikler sebebiyle, o zenginleşmeye temel (esas) teşkil eden hukukî işlemin “hiç kurulamaması”, “eksik kurulması” ya da “geçersiz (batıl) kurulması” sonucunu doğuran her türlü sebep bu kapsama girer. Bu gibi durumlarda, zenginleşmeye zemin hazırlayan o sakat hukukî işlemin geçersizliği nedeniyle iptal edilip ortadan kaldırılmasından sonra, taraflar birbirlerinden aldıkları her şeyi “sebepsiz zenginleşme” kuralları çerçevesinde iade etmekle yükümlüdür (Eren, Fikret: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2017, s. 900). 2. Zenginleşmenin “Gerçekleşmemiş Bir Sebebe” Dayalı Olması: Sebepsiz zenginleşmenin söz konusu olduğu ikinci ihtimal budur. Eğer bir kişi, gelecekteki bir olayın (şartın) mutlaka gerçekleşeceği ihtimaline ve inancına binaen karşı tarafa bir edimi peşinen ifa etmişse (ödeme yapmışsa) ve bu ödemeden sonra o beklenen şart kesinlikle gerçekleşmezse; o edimi ifa eden kişinin aleyhine ve karşı tarafın lehine bir sebepsiz zenginleşme tablosu meydana gelmiş olur. Bu durum pratikte en çok “koşula (şarta) bağlı sözleşmelerde” karşımıza çıkmaktadır. Zira bir sözleşmede, şarta bağlı (henüz doğmamış) bir alacağın o koşul gerçekleşmeden “önce” erkenden ödenmesi durumunda; ilerleyen süreçte o koşul gerçekleşmezse, cebinden para çıkan fakirleşen taraf, karşı tarafa geçen o zenginleşmenin iadesini talep edebilir (Eren, s. 901). 3. Hukukî Sebebin Sonradan “Ortadan Kalkmış (Sona Ermiş)” Olması Hâli: Son ihtimalde ise, kazandırmanın yapıldığı ilk anda her şey yasaldır ancak sonradan o yasal zemin çöker. Başka bir anlatımla; başlangıçta (ödeme anında) tamamen geçerli ve mevcut olmakla birlikte, sonradan (iptal, fesih vb. nedenlerle) ortadan kalkan bir hukukî sebep de, o en baştaki meşru kazandırmayı sonradan “sebepsiz zenginleşmeye” dönüştürebilir. Kazandırmanın fiilen yapıldığı zaman aralıklarında geçerli olan haklı bir sebep bulunmasına rağmen sonradan bu sebep hukuken ortadan kalkarsa, artık o para/mal karşı tarafın elinde “sebepsiz zenginleşme” hükmünde olduğundan derhal iadesi istenebilir.
Sebepsiz Zenginleşmeye Dayalı Alacak Davasının “Tali (İkincil)” Niteliği (Yargıtay HGK – K.2021/885)
Türk Borçlar Kanunu’nda (sözleşme ve haksız fiil ile birlikte) borç ve sorumluluğun üç ana kaynağından biri olarak öngörülen sebepsiz zenginleşmede; bir taraf nedensizce zenginleşirken diğerinin haksızca fakirleşmesi, zenginleşme ile fakirleşme arasında uygun bir nedensellik (illiyet) bağının bulunması ve bu zenginleşmenin hukuken geçerli (haklı) bir nedene dayalı olmaması gerektiği kuralı sabittir.
Sebepsiz zenginleşme davalarının yegâne amacı ve konusu, sadece ve sadece “mal varlığındaki o haksız eksilmenin (fakirleşmenin) iade edilerek giderilmesinin” talep edilmesidir.
Hukuk öğretisinde ve Yargıtay kararlarında çok net çizilen bir kural vardır: Bütün bu maddi açıklamalara göre, sebepsiz zenginleşme kurumu, alacaklı tarafa daima ikinci derecede (tali/yardımcı nitelikte) bir dava hakkı temin eder. Şayet mağdurun mal varlığındaki o azalmanın (fakirleşmenin), kanundaki başka “aslî (birincil) nitelikteki davalarla” (örneğin istihkak, haksız fiil, sözleşmeye aykırılık vb.) önlenmesi ve iadesi fiilen ve hukuken mümkün ise; o uyuşmazlıkta asla sebepsiz zenginleşme davası gündeme gelemez (açılamaz). Bu çok temel “tali olma” ilkesinin doğal bir sonucu olarak; taraflar arasında geçerli bir “sözleşmeden doğan bir hukukî ilişkinin” bulunduğu hâllerde (örneğin kira veya satış sözleşmesi varsa) veya mağdurun malını geri almak için doğrudan “mülkiyete (tapuya/ruhsata) dayalı bir ayni dava” açma olanağı bulunduğu hâllerde; tarafların bu asli yolları bırakıp kolaycılığa kaçarak “sebepsiz zenginleşmeye dayanan” bir talepte bulunması (dava açması) usulen ve hukuken kesinlikle olanaklı değildir.
Sebepsiz Zenginleşme Davalarında Zamanaşımı Süreleri (Yargıtay 3. HD – K.2021/11812)
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 82. maddesi amir hükmü gereğince; sebepsiz zenginleşmeden doğan iade (istem) hakkı, hak sahibi olan fakirleşenin, bu geri isteme hakkı olduğunu “öğrendiği (fark ettiği)” tarihten başlayarak 2 (iki) yılın ve her hâlükârda zenginleşmenin “fiilen gerçekleştiği” o ilk tarihten başlayarak 10 (on) yılın geçmesiyle birlikte mutlak surette zamanaşımına uğrar. Burada yasa koyucu mağdura çok önemli bir savunma hakkı da (def’i) tanımıştır: Zenginleşme olgusu, şayet zenginleşen tarafın bir “alacak hakkı (senet vb.) kazanması” suretiyle gerçekleşmişse; diğer (fakirleşen) taraf, kendi iade istem (dava) hakkı zamanaşımına uğramış (düşmüş) olsa bile, kendisine karşı açılacak bir davada “her zaman” bu haksız borcu ifadan (ödemekten) kaçınabilir (Def’iler zamanaşımına uğramaz).
Somut Dava Olayının İncelenmesi: Dosya içeriğinden anlaşıldığı üzere; davacı taraf, hakkında icra dairesince başlatılmış hiçbir resmi “icra takibi” olmadan, sadece şifahi bir icra (haciz) baskısı ve tehdidi altında, haricen davalı tarafa (davalının da mahkemedeki ikrarına göre) 15.07.2018 tarihinde “otopark ücreti” adı altında 1.000,00 TL haksız bir ödeme yapmıştır. Davacı, sunduğu dava dilekçesinde; aslında hiç borçlu olmadığı halde baskıyla ödemek zorunda bırakıldığı bu bedelin, sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde kendisine iadesi (geri verilmesi) için başlattığı icra takibine yapılan “itirazın iptalini” mahkemeden talep etmektedir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin bu konudaki net tespiti şudur: Buna göre taraflar arasındaki bu uyuşmazlığın temel konusu, açıkça sebepsiz zenginleşmeden kaynaklanan haksız bir alacağın tahsili istemine ilişkindir. Böyle olunca, davacının bu iade istemi İİK’nın 72. maddesi kapsamında düzenlenen resmi bir “istirdat (geri alma)” davası (1 yıllık hak düşürücü süreye tabi) değil; doğrudan doğruya “hukuki sebebi ortadan kalkan (veya hiç var olmayan) bir ödemenin iadesi” yönünde, sebepsiz zenginleşmeye dayalı (TBK md. 77) bir “alacak istemi” olup; bu dava TBK md. 82 uyarınca 2 ve 10 yıllık zamanaşımı sürelerine tabidir. Bu talep yönünden yasada öngörülmüş herhangi bir “hak düşürücü süre” (örneğin 1 yıl) kesinlikle yoktur.
Türk Borçlar Kanununun bu konuya özgülenen 77. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanununun 61 v.d.) ve ardından gelen maddelerindeki detaylı düzenlemelere göre, sebepsiz zenginleşme kurumu; hukuken geçerli olmayan, tahakkuk etmemiş (doğmamış) yahut varlığı sonradan sona ermiş bir nedene dayanarak, ya da aslında borçlu olunmayan bir şeyin karşı tarafa “hataen (yanlışlıkla) verilmesine” dayalı olarak gerçekleşebilir. Sebepsiz zenginleşme olgusu, sayılan bu yöntemlerden hangisi yoluyla gerçekleşmiş (doğmuş) olursa olsun; haksız yere sebepsiz zenginleşen taraf, aleyhine zenginleştiği o mağdur tarafa karşı, malı/parayı “geri verme (iade)” borcu altındadır. Taraflar arasındaki uyuşmazlığın hukuki niteliğine göre zamanaşımı süresi, TBK’nın 82. maddesinde kanun koyucu tarafından 2 ve 10 yıllık süreler olarak açıkça öngörülmüştür. Ancak bu 2 yıllık kısa sürenin işlemeye (akmaya) başlayabilmesi için, davacı tarafın (fakirleşenin) “verdiğini geri istemeye hukuken hakkı olduğunu” kesin olarak öğrenmiş olması (fark etmesi) gerekir. Bu durumda zamanaşımı saati, sözleşmenin yapıldığı gün değil, davacının dava açmaya hakkı olduğunu bizzat “öğrendiği” tarihten itibaren çalışmaya başlar.
Resmi Şekle Aykırı (Geçersiz) Araç Satış Sözleşmesi ve Sebepsiz Zenginleşme İadesi (Yargıtay 3. HD – K.2021/9848)
Davanın Özeti: Davacı taraf mahkemeye sunduğu dilekçesinde; davalı ile aralarında bir “araç satışı” için 02/04/2004 tarihinde adi yazılı bir sözleşme imzaladıklarını, bu sözleşme maddelerine göre davalı şirket tarafından o araç için bankadan çekilen kredi taksit ödemelerinin bizzat davacı (alıcı) tarafından yapılacağının, tüm kredi taksitleri bittikten sonra ise aracın resmi devrinin (ruhsatının) davacıya verileceğinin kararlaştırıldığını; ancak kendisinin krediyi kuruşu kuruşuna ödemesine rağmen aracın tapusunun (ruhsatının) devredilmediğini, bunun üzerine çektiği ihtarname ile ödediği toplam 41.360 TL’yi iade talep ettiğini, davalı hakkında icra takibi başlattığını, lakin davalının takibe itiraz ettiğini ileri sürerek, takibe vaki bu haksız itirazın iptalini talep etmiştir.
Yargıtay’ın bu tür uyuşmazlıklardaki yerleşik kuralı son derece nettir: Türkiye’de trafik siciline kayıtlı tüm motorlu araçların mülkiyetinin devrini (satışını) öngören her türlü sözleşmelerin hukuki geçerliliği; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 20/d maddesi amir hükmü uyarınca, mutlak surette “resmi şekilde” yapılmalarına bağlıdır. Kanunda sözü edilen bu resmi şekil, araç satış sözleşmesinin doğrudan doğruya “noterde re’sen düzenleme” şeklinde yapılmasıdır (kendi aralarında adi kağıtla yapılamaz). Bu kanuni şekil şartı, basit bir ispat kuralı değil, ağır bir “geçerlilik (sıhhat) şartı” olup, bu resmi şekle uygun yapılmayan tüm araç satış sözleşmeleri hukuken “baştan itibaren geçersizdir (batıldır)”. Kanun nazarında “geçersiz” sayılan sözleşmeler ise, taraflar için sözleşmeden doğan ifa talep etme yönünde hiçbir hak ve borç doğurmazlar. Taraflar bu geçersiz sözleşmeye dayanarak aracı isteyemezler; sadece ve ancak “birbirlerine fiilen verdiklerini (parayı/malı)”, sebepsiz zenginleşme hukuksal nedenine (kurallarına) dayalı olarak mahkeme yoluyla geri isteyebilirler. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun (HGK, 2003/4- 676 E. ve 2003/639 K. sayılı) emsal kararında da çok açıkça kurala bağlandığı gibi; dava konusu edilen bu geçersiz adi satış sözleşmesine göre, araç bedelinin karşılığı olarak “davalı adına çekilen kredinin taksit ödemelerinin davacı tarafından yapılacağının” kararlaştırılması ve ödenmesi karşısında; sözleşme batıl olduğundan sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre taraflar sadece fiilen “verdiklerini” geri isteyebileceklerinden; davacı lehine doğrudan “aracın o günkü güncel fatura bedeline” hükmedilmesi usule ve hukuka doğru değildir. O halde, Yerel Mahkemece yapılması gereken şudur; geçersiz olan bu araç satış sözleşmesine istinaden davacı (alıcı) tarafından bankaya veya davalıya “fiilen yapılan tüm kredi ödemelerinin” (dekontlarla) net olarak tespit edilerek, sadece o ödenen miktarın (denkleştirici adaletle) iadesi sonucuna göre karar verilmesi gerekirken; yanılgılı bir hukuki değerlendirme ile yazılı şekilde sanki geçerli bir sözleşme varmış gibi doğrudan “araç bedeline (fatura bedeline)” hükmedilmesi usul ve yasaya bütünüyle aykırı olup Yargıtay’ca bozmayı gerektirmiştir.
Şekil Şartına Uymayan (Geçersiz) Taşınmaz Satış Sözleşmesi ve Denkleştirici Adalet (Yargıtay 3. HD – K.2021/8631)
Tapulu (resmi sicile kayıtlı) taşınmazların (gayrimenkullerin) satışına ve devrine ilişkin sözleşmeler, kanunun emrettiği “resmi şekilde (tapu dairesinde/noterde)” yapılmadığı takdirde; Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (eski BK’nın 213.), Tapu Kanunu’nun 26. ve Noterlik Kanunu’nun 60. maddeleri amir hükümleri uyarınca hukuken tamamen “geçersizdir (mutlak butlanla batıldır)”. Hukuk sistemimizde geçersiz (sakat) sözleşmeler, taraflarına “geçerli sözleşmelerde olduğu gibi” ifa talep etme yönünde hak ve borç kesinlikle doğurmaz. (Yani alıcı parayı ödese de tapuyu zorla alamaz). Bu durumda taraflar, sadece fiilen birbirlerine verdiklerini “sebepsiz zenginleşme kurallarına göre” aynen geri isteyebilir. Hukukta kuraldır; geçersiz sözleşmelerde herkes (haksız yere) “aldığını” iade etmekle yükümlüdür. Ancak bu iade işlemi yapılırken, basit bir rakamsal iade yapılamaz; yasa gereği “ödenen o paranın, ilk ödeme tarihindeki alım gücüne (satın alma kuvvetine) ulaştırılması” gerekmektedir.
Geçersiz satış sözleşmesi gereğince (haksız yere); birinin cebinden çıkıp diğerinin mal varlığına kayan (geçen) bu ekonomik değerlerin iadesi sistemi, hukukta “Denkleştirici Adalet” düşüncesine dayanmaktadır. Denkleştirici adalet ilkesi ise kısaca şu anlama gelir: Haklı ve yasal bir sebebe dayanmadan, tamamen başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını haksızca artıran (zenginleşen) kişinin, elde ettiği bu kazanımı son kuruşuna kadar “geri verme (iade)” zorunda olduğunu ve gerçek anlamda bir “eski hale getirme” yükümlülüğü altında bulunduğunu ifade eder.
Bu bakımdan, mahkemelerce sebepsiz zenginleşmeye konu olan bir alacağın (paranın) iadesine karar verilirken; o tarihte taşınmazın satış bedeli olarak ödenen paranın reel “alım gücünün”, ilk ödeme günündeki o yüksek alım gücüne enflasyon karşısında ulaştırılması ve hesaplamanın bu şekilde güncellenerek iadeye karar verilmesi şarttır. Bu enflasyon “güncellemesi” yapılırken, bilirkişilerce güncellemeye esas alınan altın, döviz, asgari ücret, enflasyon (TÜFE/ÜFE) gibi tüm “somut veriler tek tek” uygulanarak; o paranın ödendiği tarihten, tapu devri ifasının “imkânsız hale geldiği (sözleşmenin bozulduğu)” o tarihe kadar geçen zaman diliminde o paranın ulaştığı (eriştiği) reel değer, her bir ekonomik dönem ve kalem için ayrı ayrı hesaplanmalı, en sonunda ise bunların genel “ortalaması” alınarak nihai rakam bulunmalıdır. Başka bir deyişle (özetle); denkleştirici adalet kuralı gereğince mahkemece iadeye karar verilirken, yıllar önce satış bedeli olarak verilen (ve o an değeri yüksek olan) paranın alım gücünün, tapu ifasının imkansız hale geldiği (davanın açıldığı) o günkü tarihteki güncel alım gücüne matematiksel olarak uyarlanması zorunluluğu bulunmaktadır. (Aksi halde parayı ödeyen taraf enflasyon karşısında ezilmiş, parayı elinde tutan taraf ise haksız zenginleşmiş olur).
Tapuda Bedelde Muvazaa (Düşük Gösterme) ve Sebepsiz Zenginleşme İddiası (Yargıtay HGK – K.2021/255)
Yargıtay Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasındaki görüş ayrılığı (uyuşmazlık) dosyasında asıl çözümlenmesi gereken hukuki düğüm şudur: Şufa (ön alım) hakkının üçüncü kişi tarafından kullanılması sonucu mahkemece iptale konu olan bir taşınmaz satımında; tapu senedinde resmi “satış bedeli” olarak gösterilen o düşük bedelin, aslında taraflar (alıcı ve satıcı) arasındaki “harici adi sözleşmede” kararlaştırılıp satıcıya “fiilen (elden) ödenen” gerçek yüksek bedelden daha düşük gösterilmesi (muvazaa yapılması) durumunda; tapusu elinden giden davacı alıcının; zamanında satıcıya elden ödediği ancak tapuda (harçtan kaçmak için) bilerek “bildirmediği (eksik gösterdiği)” o “fark bedelden” (gerçek bedel ile tapu bedeli arasındaki farktan) kaynaklanan zararına, gerçekten satıcının neden olup olmadığı ve dolayısıyla satıcıda kalan bu fark bedelin satıcı yönünden bir “sebepsiz zenginleşme” teşkil edip etmeyeceği; tüm bunların sonucunda da davacı alıcının, bu “sebepsiz zenginleşme” hukuksal nedenine dayanarak o aradaki fark alacağının satıcıdan tahsilini mahkemeden isteme olanağının bulunup bulunmadığı meselesidir.
Gelinen bu aşamada, mahkemece öncelikle davacının (alıcının) uğradığını iddia ettiği o zararın gerçek “kaynağının” hukuken tespiti gerekir. Dava dosyasında bulunan ve altındaki imzası taraflarca inkâr edilmeyen “harici satış sözleşmesi” kapsamına göre; o taşınmazın gerçek satış bedeli taraflarca aralarında 35.000,00 TL olarak kararlaştırılmış ve ödenmiş, ancak resmi tapu dairesindeki resmî satış sözleşmesinde (senedinde) ise devir bedeli sadece 100,00 TL olarak (çok düşük) gösterilmiştir. Alıcının (davacının), satıcıya o harici adi sözleşmede yazılı olan yüksek değer (35.000 TL) üzerinden elden ödemede bulunduğunun mahkemece “sabit” kabul edilmesi hâlinde dahi; sözleşme ile yüklendiği o “tapu devir ve teslim borcunu” tapu memuru önünde tam olarak ifa eden (tapuyu veren) satıcının, alıcının bunun karşılığında kendisine ödediği o asıl satış bedelini (35 bini) tamamen “geçerli ve yasal bir hukuksal nedene (satış sözleşmesine)” dayalı olarak tahsil etmesi eylemi, hukuken asla bir “sebepsiz zenginleşme” olarak kabul edilemeyecektir. Zira hukuken sebepsiz zenginleşmeden bahsedilebilmesi için; parayı alan kişinin haklı hiçbir yasal neden (sözleşme/borç vb.) olmaksızın başkasının zararına mal edinmesi (zenginleşmesi) gereklidir (mülga 818 sayılı BK m. 61). Oysa burada satıcı, verdiği tapunun karşılığı olan gerçek parayı almıştır (sebep vardır).
Somut olayımızda çok net olan durum şudur: Davalı (alıcı) tarafın uğradığı asıl zarar; harici sözleşme gereğince kararlaştırılan o gerçek satış bedelinin satıcıya ödenmesinden değil, tamamen tapudaki satış ve resmî senedin düzenlenmesi işlemleri sırasında, “tapu harç ve masraflarından kaçınmaya (devleti kandırmaya) yönelik” olarak satış bedelinin bilerek ve isteyerek “eksik (düşük) bildirilmiş” olmasından kaynaklanmaktadır. Başka bir net anlatımla; satıcı elindeki parayla “sebepsiz” zenginleşmemiş, fakat davacı alıcı, açılan “ön alım (şufa)” davası sonrasında (şufa davası açan 3. kişi tapudaki o düşük 100 TL’yi ödeyerek tapuyu elinden aldığı için) taşınmaz mülkiyetini gerçek ödediği bedeli (35 bini) geri alamadan kaybederek tamamen kendi hatasıyla fakirleşmiştir. Davacı alıcının yaşadığı bu fakirleşmenin asıl sebebi ise; devlete ödenecek vergi ve tapu masraflarını daha az ödemek gibi birtakım yasadışı gayelerle, “haksız çıkar (menfaat) elde etmek amacıyla” tapudaki resmî belgenin düzenlenmesinde devlet memuruna karşı “gerçeğe aykırı (muvazaalı) beyanda bulunulmasıdır.” Davacı alıcının, uğradığı bu zararı bizzat kendi yasadışı eyleminden dolayı, yani bütünüyle “kendi kusuru ile” gördüğü (yarattığı) son derece açıktır. Evrensel hukukun en temel ilkelerine (Hiç kimse kendi kusurundan faydalanamaz) göre; hiç kimse bilerek işlediği kendi kusurundan (muvazaasından) yine kendisi lehine hukuki bir sonuç (hak) çıkaramayacağından; davacı alıcı, tapudaki bedeli düşük göstererek bizzat kendi sebep olduğu bu ekonomik zarara kendisi katlanmak zorundadır (Satıcıdan sebepsiz zenginleşme diyerek farkı isteyemez).
Hukuka ve Ahlaka Aykırı Amaçla Verilen Şeyin Sebepsiz Zenginleşmede Geri İstenememe Hâli (Yargıtay 1. HD – K.2018/15158)
Dava dosyasına yansıyan olayda; davacının, henüz resmi olarak “evli olduğu” sırada (21/09/2004 tarihinde), aralarında çekişme konusu olan o taşınmazı tapuda “satış” işlemi suretiyle davalı kadına temlik ettiği (devrettiği), sonrasında ise resmi eşinden (kendi karısından) 02/02/2012 tarihinde boşandığı belgelerle sabittir. Davacı adam, mahkemeye verdiği dava dilekçesinde o tapu devrini; “davalı kadın ile (o an yasak ilişki yaşadığı) ileride evlenmeyi sağlamak (ikna etmek) amacıyla o temliki hediye olarak yaptığını” bizzat ileri sürmüş ve şimdi tapuyu geri istemiştir. Yürürlükteki 6098 sayılı TBK’nın 81. maddesinde kanun koyucu çok net bir ahlak kuralı koymuştur: “Hukuka veya ahlaka aykırı bir sonucun gerçekleşmesi amacıyla verilen (verilmiş olan) şey (para/mal) geri istenemez. Ancak, açılan iade davasında hâkim, bu şeyin (taşınmazın) Devlete (Hazineye) mal edilmesine karar verebilir” şeklinde emredici bir düzenlemeye yer verilmiştir.
Tüm bu açıklamalar ve kanun maddesi karşısında; davacı erkeğin henüz resmi olarak başka biriyle evli olduğu sırada, davalı kadınla yaşadığı o “gayriresmi (yasak) birlikteliği (ilişkiyi) sürdürebilmek” gibi genel ahlaka aykırı bir amacıyla, o tapu temlikini (devrini) tamamen kendi özgür ve iradi seçimiyle yaptığı gün gibi ortadadır. Durum böyle olunca, ortada davalı tarafça yapılmış bir kandırmaca (hileden) söz edilemeyeceği gibi; davacının ahlaka aykırı bir amaçla verdiği bu taşınmazı TBK 81. maddesinin emredici hükmü uyarınca da mahkeme yoluyla (sebepsiz zenginleşme diyerek) geri isteyemeyeceği (davanın reddi gerektiği) son derece açıktır.
Sebepsiz Zenginleşme Kurumunun “Sözleşme” ve “Haksız Fiil”den Farkı Nedir?
Borçlar hukukunda sebepsiz zenginleşme kurumunu, diğer borç kaynakları olan “sözleşmeden (akitten)” ve “haksız fiilden (haksız eylemden)” doğan borçlardan keskin bir şekilde ayıran en büyük ve en önemli fark; sebepsiz zenginleşmenin doğması için failin veya mağdurun “hiçbir yasal ehliyet koşuluna (yaş, akıl sağlığı vb.) bağlı olmamasıdır”. Hukuken, sebepsiz zenginleşmeden doğan bir iade borcunun varlık kazanabilmesi için; ne malı eksilen fakirleşenin ne de haksız kazanç sağlayan zenginleşenin “fiil ehliyetine (imza atma/karar verme yetisine)” sahip olması kesinlikle gerekmez. Sadece ve sadece, ortada hukuken geçerli (haklı) bir sebebe dayanmaksızın bir zenginleşme fiili koşullarının gerçekleşmiş olması (malvarlığı kayması) iade borcu için yeterlidir. Ayrıca bu kurumda, tarafların “işlem ehliyeti” veya cezai “sorumluluk (kusur) ehliyeti” de hiç aranmaz. Doğduğu andan itibaren herkesin sahip olduğu o basit “hak ehliyetine (insan olma vasfına)” sahip olmak, bir sebepsiz zenginleşme ilişkisinde “taraf (alacaklı/borçlu) olmaya” tek başına yeterlidir. Hukuktaki bu ehliyetsizlik özelliği; aslında sebepsiz zenginleşme kurumunun temel felsefesi olan o “denkleştirici adaleti sağlama” işlevinin çok doğal bir sonucudur. Çünkü burada hukuk düzeni için önem taşıyan tek şey; kimin kusurlu veya ehliyetli olduğu değil, ortadaki o “haksız ekonomik değer (malvarlığı) kaymalarının” adalet terazisinde telafi edilmesidir (Prof. Dr.Turgut Öz, Sebepsiz Zenginleşme, 1990, İst.).
Emsal Davanın Çözümü: Bu teorik durum ışığında davaya bakıldığında; davaya konu olan o yüklü banka “kredi sözleşmesinin” imzalandığı an (sırada), bankaya borçlanan kişinin (borçlunun) tıbben veya hukuken “fiil ehliyetinin (akıl sağlığının/reşitliğinin) bulunmadığı” adli raporlarla anlaşıldığına göre; o kredi sözleşmesinin hukuken “geçerli” (bağlayıcı) olduğundan asla söz edilemez (Sözleşme mutlak butlanla batıldır). Yargıtay’ın sarsılmaz içtihatlarına göre, geçersiz (batıl) sözleşmelerde herkes (banka dâhil) karşı taraftan haksızca “aldığını (parayı/malı)”, sebepsiz zenginleşme kurallarına göre aynen geri vermekle yükümlüdür (Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 09.02.2010 tarihli ve 2010/51 E., 2010/678 K. sayılı ilamı da birebir aynı yöndedir). O halde Yerel Mahkemece yapılması gereken; davanın tamamen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 77-82 maddeleri arasında yer alan o “sebepsiz zenginleşme (iade)” hükümleri esas alınmak suretiyle (ehliyetsizlik boyutunda) detaylı bir araştırma yapılarak, paranın kimde kaldığına dair oluşacak sonuca göre bir iade hükmü kurulması gerekirken; mahkemenin ehliyetsizlik nedeniyle sadece “sözleşme geçersizdir” deyip (iade boyutunu atlayarak) yazılı dar gerekçe ile davanın toptan reddine karar vermesi usul ve yasaya açıkça aykırı olup, Yargıtay’ca bozmayı gerektirmiştir (Yargıtay 3. HD – E.2025/3339 – K.2025/4408).




