Mirasta Mal Paylaşımı Nasıl Yapılır? Yasal Mirasçılık ve Derece (Zümre) Sistemi
Miras hukukunda, ölen kişinin (murisin) malvarlığının (terekesinin) kimlere ve nasıl intikal edeceğini belirleyen temel kurallar, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda (TMK) detaylıca düzenlenmiştir. Mirasta mal paylaşımı sırasında, tereke üzerinde miras hakkına sahip olan şahıslar hukuken “yasal mirasçı” ve “atanmış mirasçı” olmak üzere iki ana türe ayrılır.
Yasal mirasçılık, miras bırakanın kendi şahsi iradesine (vasiyetine) bağlı olmayan ve miras bırakanın ölümü üzerine doğrudan doğruya “kanundan (yasadan) kaynaklanan” mecburi bir miras hukuku statüsüdür. Kanuni (yasal) mirasçılık, Medeni Kanun’un 495-501 maddeleri arasında düzenlenmiştir. Bu emredici yasa hükümlerine göre yasal mirasçılar; miras bırakanın kan hısımları (çocukları, anne-babası vb.), evlatlık edindiği kişiler ve sağ kalan (resmi nikahlı) eşidir (MK m. 495-501).
Atanmış mirasçı ise; miras bırakanın yaşarken kendi özgür iradesiyle (vasiyetname veya miras sözleşmesi ile) mirasının belirli bir kısmını veya tamamını, normalde kanuni mirasçısı olmayan “belirli bir kişiye (arkadaşa, vakfa vb.)” bırakmasıyla mirasçı sıfatını kazanan kişidir.
Murisin (miras bırakanın) ani ölümü halinde mal paylaşımı süreci; özellikle son yıllarda mahkemelerde çok sayıda karşılaşılan (sahte satışlara dayalı) “mirastan mal kaçırma (muris muvazaası)” davaları nedeniyle, taraflar arasında oldukça karmaşık hukuki sorunların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Mirasta Mal Paylaşımı ve Derece (Zümre) Sistemi Nedir?
Medeni Kanun sisteminde, kan hısımlarının (akrabaların) yasal mirasçı olmasının temelini “zümre sistemi (diğer adıyla derece sistemi)” oluşturur. Medeni Kanun’a göre, murisin ölümü ile mirasta mal paylaşımında hiyerarşik olarak “üç dereceli (üç zümreli)” bir sistem vardır. Mirasta mal paylaşımı sırasında “kanuni mirasçı” sıfatıyla hak sahibi (pay sahibi) olabilmek için, mutlaka bu üç dereceden (zümreden) birinde yer almak (akraba olmak) gerekir. Kanuni mirasçıları belirlemek için oluşturulmuş bu derece sisteminin (hiyerarşinin) temel özellikleri şunlardır:
- Bir önceki (üst) derecede (zümrede) hayatta olan bir mirasçı olması, bir sonraki (alt) zümrenin mirasçı olmasını kesinlikle engeller. Örneğin; 1. derecede kanuni mirasçılık hakkına sahip altsoy (çocuklar/torunlar) varsa, 2. Derecede kanuni mirasçılık hakkına sahip olan miras bırakanın anne-babası hiçbir miras hakkına sahip olamaz (Mirastan elenirler).
- Aynı zümre içinde yer alan “ön sıradaki (kökteki)” mirasçının hayatta olması, o kişinin bir “alt sırasındaki” mirasçının (kendi çocuğunun) mirasçılığını engeller.
- Zümre başları ve kök başları (dede/baba) hayatta ise, onların altsoyları (torunlar) doğrudan mirasçı olamazlar.
Mirasta Mal Paylaşımı Hiyerarşik Olarak Nasıl Yapılır?
Derece (zümre) sistemi nedeniyle, mirasta mal paylaşımına öncelikle “birinci dereceden” başlanır. Şayet birinci derece mirasçılar (çocuklar/torunlar) hiç yoksa (veya hepsi ölmüşse), miras sırasıyla ikinci ve üçüncü derece mirasçılar arasında paylaştırılır. Miras bırakanın sağ kalan “eşi”, bu zümrelere dahil olmayıp, tek başına her bir dereceyle (zümreyle) birlikte belli yasal oranlarda miras hakkına sahiptir. Medeni hukuk sistemimizde üç tane zümre kabul edilmiştir. Üç dereceli zümre sistemi şu şekildedir:
Birinci Derece (1. Zümre) Yasal Mirasçılar Miras bırakanın ölümü üzerine en öncelikli birinci derece (zümre) mirasçıları, doğrudan onun “altsoyudur”. Altsoy kavramı; miras bırakanın kendi öz çocukları, çocuklarının çocukları olan torunları ve bunlardan doğanların tamamını (aşağıya doğru) kapsar. Murisin (ölenin) “çocukları”, bu zümrenin başı (kökü) olarak kabul edilir. Çocuklar, aralarında eşit şekilde mirasçılık hakkına sahiptir. Eğer çocukların herhangi biri, miras bırakandan “önce ölmüş” olması halinde; o erken ölen çocuğun miras payı kaybolmaz, aynı şekilde “halefiyet yoluyla (onun yerine geçerek)” doğrudan kendi mirasçılarına (kendi çocuklarına/torunlarına) geçer. Örneğin; Miras bırakan “A” 01.06.2016 tarihinde ölmüş olsun. A’nın oğlu olan “B” de 01.01.2016 tarihinde (babasından önce) ölmüş olsun. Miras bırakan A öldüğünde; A’nın kendisinden önce ölen oğlu B’nin çocukları olan (torunlar) C ve D mirasçılık hakkına sahipken, ölen B’nin (gelin olan) eşi, A’nın terekesinden hiçbir mirasçılık hakkına sahip olamaz (Gelin kayınpederden miras alamaz).
İkinci Derece (2. Zümre) Mirasçılar Murisin ölümü üzerine, şayet birinci zümre hiç yoksa, ikinci derecede (zümrede) miras hakkına sahip olan mirasçılar, miras bırakanın (murisin) “ana ve babasıdır”. Anne-babanın mirasçı olabilmesi için ilk derecede (çocuklarda) “hiç mirasçı kalmamış (veya olmamış)” olması şarttır. İkinci derecede mirasçı olan ana ve baba, miras üzerinde “eşit” paylara sahiptir (Yarı yarıya). Eğer miras bırakanın ana ve babası da kendisinden “önce ölmüş” ise; bu durumda bunların altsoyları halefiyet yoluyla mirasçılık hakkına sahip olacaktır. Yani aslında burada miras bırakanın “kardeşleri (veya yeğenleri)” mirasçı konumuna geçecektir. Eğer anne veya baba tarafının herhangi birinde (kökünde) hiç mirasçı kalmamış yok ise, o boş kalan bütün miras payı doğrudan “diğer tarafa (sağ olan köke)” kalacaktır. Örneğin; Miras bırakan (muris) A (çocuksuz olarak) ölmüş; A’nın annesi B ve babası C hayatta ise bu durumda miras payları eşit (1/2 – 1/2) olacaktır. Ancak, baba C, miras bırakan A’dan “önce ölmüş” ise; bu durumda C’nin başka mirasçıları (diğer çocukları/kardeşleri) var ise miras onlara geçecek; eğer C’nin de hiç mirasçısı yok ise, onun kendi miras payı da sağ kalan anne B’nin olacaktır (Anne tümünü alır).
Üçüncü Derece (3. Zümre) Mirasçılar Murisin ölümü üzerine, şayet ilk iki zümrede kimse yoksa, üçüncü derece (zümre) mirasçılar murisin “büyükanne ve büyükbabasıdır (dede ve nineleridir)”. Ancak bunların mirasçı olabilmeleri için; hem birinci derecede (çocuklarda) hem de ikinci derecede (zümrede/kardeşlerde) hiçbir mirasçının kalmamış olması, yani miras bırakanın altsoyunun, ana ve babası ile onların tüm alt soyunun miras bırakandan “önce ölmüş (veya hiç olmamış)” olması zorunludur.
Miras bırakanın (murisin) kendisinden önce ölmüş olan büyükanne ve büyükbabasının boş kalan yerlerini, halefiyet yoluyla doğrudan kendi altsoy mirasçıları alacaktır. Yani, büyükanne veya büyükbaba miras bırakandan “önce ölmüş” ise; bunların altsoyu olan çocukları; yani miras bırakanın “amca, hala, teyze ve dayıları” ile onların “altsoyları (kuzenler)” mirasçılık hakkına sahip olacaktır. Ancak burada çok kritik bir istisna vardır: Miras bırakanın “eşi sağ ise” ve 3. zümre başlarının tümü ölmüş ise (büyükbaba ve büyükanne önceden ölmüşse), sadece zümre başlarının kendi çocukları, yani miras bırakanın amca, hala, dayı ve teyzesi mirasçı olabilirler. Hala, dayı, amca ve teyzenin de ölmüş olması ve bu esnada miras bırakanın “eşinin” sağ olması; bu amca/halaların “altsoylarının (kuzenlerin)” mirasçılığını kesin olarak engeller. Yani, bu durumda sağ kalan eş, o uzaktan kuzenlere miras vermez, tek başına (tümüne) mirasçı olur.
Mirasta Mal Paylaşımında “Zümre Başı (Derece Başı)” Ne Demektir? Zümre başı (kök); mirasta mal paylaşımı esnasında her bir zümrede en tepe noktada, ilk sırada miras hakkına sahip kişidir. Şayet Zümre başı (baba/dede) fiilen yaşıyorsa, onun altsoyu (çocuğu) o an miras hakkına sahip değildir (Mirası tepe alır). Birinci derece mirasçıların zümre başı, bizzat murisin (miras bırakan) kendi çocuklarıdır. İkinci derece mirasçıların zümre başı miras bırakanın kendi anne-babasıdır. Üçüncü derece mirasçıların zümre başı ise doğrudan büyükanne ve büyükbabadır.
Evlilik Dışı Doğan Çocukların Yasal Mirasçılığı Resmi evlilik dışında (evlilik dışı) doğan çocukların “baba” yönünden yasal mirasçı olabilmeleri için, hukuken o soybağının babayla “tanıma” işlemi ya da mahkemenin vereceği “Babalık (hakim) kararı” ile resmi olarak kurulması gerekir. Soybağının bu yollarla kurulması (nüfusa işlenmesi) halinde; evlilik dışı doğan çocuklar da baba yönünden tıpkı evlilik içi (meşru) hısımlar gibi “eşit miras payı” alırlar, aksi halde (soybağı kurulmazsa) mirasta mal paylaşımı sırasında hak sahibi olamazlar (MK m. 498).
Evlatlığın ve Onun Altsoyunun Kanuni Mirasçılığı Medeni Kanun’da sadece “kan hısımlığı” esasına dayalı bir sistem olarak düzenlenen zümre mirasçılığı sisteminin yegane “tek istisnası” evlatlık kurumudur. Medeni kanuna göre resmi “evlatlık ve onun altsoyu”; kendisini resmen evlat edinen kişiye tıpkı öz “kan hısmı gibi” birinci dereceden mirasçı olurlar. Aynı zamanda evlatlığın, kendi gerçek (biyolojik) ailesindeki mirasçılığı da aynen devam eder. Yani evlatlık ve altsoyu, miras bırakanın kendi öz altsoyu (çocukları) ile tamamen aynı yasal haklara (ve eşit paya) sahip olur (MK m. 500). Evlatlık ve altsoyunun mirasçılığının çok önemli bazı özelliklerine değinmekte fayda vardır:
- Evlatlık; hem kendisini resmi olarak evlat edinen (yeni) kişilerin mirasçısıdır, hem de kan bağına sahip olduğu kendi biyolojik ailesinin mirasçısıdır. Yani, mirasta mal paylaşımı sırasında evlatlık ve altsoyu hem kendi öz ailesinden hem de onu evlat edinenden (çifte) miras alırlar (MK m. 500).
- Ancak Evlatlık ve altsoyu; sadece kendisini “evlat edinene (anne/babaya)” mirasçı olurlar, yani evlat edinenin “diğer hısımlarına (amcasına/kardeşine vb.)” yasal mirasçı olamazlar (MK m.500).
- Evlat edinen kişi ile, evlatlık ve onun altsoyu arasındaki mirasçılık bağı “tek yönlüdür”. Yani, evlatlık ve onun altsoyu evlat edinene (babaya) mirasçı olurken; şayet evlatlık önce ölürse, evlat edinen (yeni baba) ve hısımları o evlatlığın mirasçısı olamaz (Mirası ona geçmez). Buradaki mirasçılık, kanun gereği yasal mirasçılıktır.
Eşin (Sağ Kalan Eşin) Mirasçılık Hakkı ve Mirasta Mal Paylaşımı Oranları
Öncelikle hukuken şunu net belirtmek gerekir ki; resmi nikahlı eş, kanundaki herhangi bir “zümre (derece) mirasçısı” değildir. Sağ kalan eş, vefat anında hangi derecenin (zümrenin) mirasçılık hakkı var ise (kimler sağsa), o zümreyle “birlikte” ortak mirasçı olur. Şayet ilk iki derecede (çocuklar ve kardeşlerde) hiç mirasçı kalmamışsa ve üçüncü zümrede de “zümre başları ile onların çocukları (amca/hala)” miras bırakandan önce ölmüş ise; sağ kalan eş “tek başına” tüm terekeye mirasçı olacak ve (malın Hazineye gitmesini) devletin mirasçılığını engelleyecektir. Eşin bu tek başına mirasçılığından kasıt onun “yasal” mirasçılığıdır. Aksi halde, murisin atadığı bir “atanmış mirasçı” var ise, sağ kalan eş bunlarla beraber mirasçı olacaktır. Şimdi eşin miras paylarının zümreler ile beraber nasıl değiştiğini örneklerle açıklayalım.
1. Eşin Birinci Derece (Çocuklar) ile Birlikte Mirasçı Olması ve Mal Paylaşımı Sağ kalan Eş, şayet birinci derece mirasçılar (çocuklar/torunlar) ile birlikte mirasçı olduğunda; mirasta mal paylaşımına esas alınacak tüm terekede yasal miras payı (sabit olarak) 1/4’tür (Dörtte birdir) (MK m.499). Örnek: Miras bırakanın (murisin) sağ kalan iki çocuğu var ise, bu durumda sağ kalan eş bunlarla beraber mirasçı olacaktır. Burada eşin miras payı terekenin “1/4‘ü” (çeyreği) olurken; iki çocuk da kalan “3/4‘ü” (dörtte üçü) kendi aralarında eşit olarak paylaşacaktır. Bu durumda iki çocuğun her birine de “3/8’er” pay kalacaktır. Bir başka karmaşık örnek verecek olursak; miras bırakanın kendisinden “önce ölen” oğlu A’nın (X ve Y adında) iki çocuğu (torunu) ile, murisin diğer (sağ) oğlu B ve eşi E hayattadır. Bu durumda yine eş E’nin miras payı terekenin sabit “1/4’üdür”. Geriye kalanın yarısı yani “3/8’i” sağ kalan oğlu B’nin olurken; diğer yarısı da (3/8’i) ölen oğlu A’nın çocukları (X ve Y) arasında eşit olarak “3/16 ve 3/16” oranında paylaştırılır. Burada A’nın önceden ölmesinden dolayı, altsoyları (torunlar) onun mirasçılığını halefiyet yoluyla (kökten) alacaktır. Burada sağ kalan oğul B ve ölen A’nın çocukları 1. Zümre mirasçılardır (Dağılım: Eş E=1/4, Oğul B=3/8, Torun X=3/16, Torun Y=3/16).
2. Eşin İkinci Derece (Anne-Baba-Kardeş) ile Birlikte Mirasçı Olması ve Mal Paylaşımı Eş, çocukların olmaması nedeniyle ikinci derecede miras hakkına sahip mirasçılar (murisin anne-babası veya kardeşleri) ile birlikte mirasçı olduğunda; bu kez terekenin 1/2’sini (Yarısını) miras payı olarak alır (MK m. 499). Örnek: Miras bırakan M (çocuksuz ölmüş); geriye M’nin annesi A ile babası B ve eşi E hayatta kalmıştır. Bu durumda mirasçıların miras payları şu şekilde olacaktır. Burada A ve B (anne-baba) ikinci zümre mirasçılardır. Dolayısıyla burada Eş E terekenin “1/2’lik” (yarım) kısmını alırken, geriye kalan diğer 1/2 (yarım) kısım da anne A ve baba B arasında eşit paylaşılacaktır (Dağılım: Eş E=1/2, Anne A=1/4, Baba B=1/4). Farklı bir örnek: Miras bırakan M’nin, kendisinden önce çoktan ölen anne ve babasının diğer çocuğu; yani miras bırakanın “kardeşi B” ile eşi E hayattadır. Bu durumda yine E’nin ikinci zümre ile mirasçılığı söz konusu olduğundan, Eş E terekenin “1/2 sini” alırken; kalan diğer yarım kısım normalde anne ile baba arasında eşit paylaştırılacak, ancak ikisi de hayatta olmadığından onların o miras payı halefiyet yoluyla (kökten) sağ kalan kardeşe (B’ye) geçecektir. Yani Kardeş B, burada 1/4 anneden ve 1/4 babadan (toplam 1/2) pay alacaktır (Dağılım: Eş E=1/2, Kardeş B=1/2 pay alacak).
3. Eşin Üçüncü Derece (Dede-Nine/Amca-Hala) Zümre Başları ve Onların Çocuklarıyla Birlikte Mirasçı Olması Eş, ilk iki zümrede kimse kalmadığı için Üçüncü zümre başları (dede/nine) ve onların çocukları (amca/teyze) ile birlikte mirasçı olursa, bu kez miras payı artarak terekenin 3/4’ü (Dörtte üçü) olacaktır (MK m.499). Örnek: Miras bırakan M’nin eşi E sağdır. M’nin kendisinden önce ölen annesinin annesi A (ninesi) ve babası B (dedesi), yine kendisinden önce ölen babasının babası C (dedesi) ile annesi D (ninesi) hayattadır. Burada miras bırakanın anne ve baba tarafından büyükanne ve büyükbabaları hayattadır ve bunlar “üçüncü zümre başlarıdır”. Dolayısıyla Eşin burada miras payı, üçüncü zümre başları ile mirasçı olduğu için (büyük oran olan) “3/4” olacaktır. Geriye kalan “1/4’lük” (dörtte bir) cüzi pay ise M’nin anne ve baba tarafına “eşit” paylaştırılacaktır. Yani annesine düşen 1/8 pay, annesi hayatta olmadığı için doğrudan onun anne ve babasına; babasına düşen 1/8 pay da babası hayatta olmadığı için onun anne ve babasına kalacaktır. Onlar da bu payları aralarında eşit şekilde paylaşacaktır. Yani M’nin anne tarafından büyük annesi A (1/16), büyük babası B (1/16) pay alacak; yine M’nin baba tarafından büyük annesi D (1/16) ve büyük babası C de yine (1/16) pay alacaktır (Dağılım: Eş E=3/4, Nine A=1/16, Dede B=1/16, Dede C=1/16, Nine D=1/16). Yukarıdaki örnekte B ve C’nin hayatta olmaması ihtimalinde ise, bunların boşalan payları diğer (sağ olan) tarafa kalacaktır. Yani B’nin payı eşi A’ya, C’nin payı da eşi D’ye kalacaktır. Bu durumda A (1/8) pay ve D (1/8) pay alacaktır (Dağılım: Eş E=3/4, Nine A=1/8, Nine D=1/8).
4. Eşin “Tek Başına” Miras Hakkına Sahip Olduğu İstisnai Haller Miras bırakanın vefatında; Birinci ve ikinci zümrede (çocuk, anne, baba, kardeş) “hiç” mirasçı yoksa; üçüncü zümrede de “zümre başları (dede/nine) ve onların çocukları (amca/dayı/hala/teyze)” hayatta değilseler; işte o zaman eş tek başına (%100 oranında) mirasçı olacaktır (MK m. 499). Yani, üçüncü derecede eş sadece büyükanne ve büyükbaba ve onların çocukları olan amca, dayı, hala, teyzeleri ile “birlikte” mirasçı olabilir. Eğer bunlardan herhangi biri yoksa (hepsi ölmüşse), eş tek başına tüm terekeye kanuni mirasçı olacaktır. Yani üçüncü derecede o kalan miras, bunların da çocuklarına (kuzenlere/uzak akrabalara) kesinlikle geçmeyecektir. Eşin o anki varlığı, bu uzak akrabaların (kuzenlerin) altsoyunun mirasçılığına kesin bir “engel” olmaktadır. Kısaca ilk iki zümrede hiç kimse yoksa ve üçüncü zümrede de zümre başları ile onların çocukları miras bırakandan “önce ölmüş” ise sağ kalan eş tek başına mirasçı olur. Burada eşin varlığı, sahipsiz kalan malın “devletin (Hazinenin) eline geçmesine (mirasçılığına)” da engel olmaktadır.
Eşin Mirasçılığının Bazı Çok Önemli Özellikleri
- Bir boşanma davasının (mahkeme kararının) resmen “kesinleşmesi” ile birlikte, artık eski eşler birbirine mirasçı olamazlar (MK m.181). Burada (eski) eşlerin evliyken birbirleri lehine yapmış oldukları (vasiyetname gibi) ölüme bağlı tasarruflar da, boşanma kararıyla yasa gereği “kendiliğinden ortadan kalkar (hükümsüz olur)”. Ancak bunun aksi (boşansak da miras sana kalsın diye) ayrıca kararlaştırılabilir.
- Şayet boşanma davası derdest (devam ederken) iken davacı eşin (veya davalının) aniden “ölmesi” halinde; evlilik ölümle bittiği için sağ kalan eş normalde mirasçı olur. Ancak, eğer davaya ölenin mirasçılarından “birinin devam ederek”, sağ kalan (davalı) eşin o boşanmada “kusurlu olduğunu mahkemede ispat etmesi” halinde; işte o zaman sağ kalan eş (boşanma bitmemiş olsa bile), artık ölen eşe mirasçı olamaz ve önceden lehine yapılan ölüme bağlı tasarruflarla ondan hiçbir hak talep edemez. Aksi halde (mirasçılar davaya devam etmezse) evlilik “ölümle” sonuçlanmış (bitmiş) olur ve sağ kalan eşin yasal mirasçılığı (tüm haklarıyla) aynen devam eder (MK m. 181/II).
- Evlenmenin mutlak veya nispi “butlanını (iptalini)” dava etme şahsi hakkı, kişinin ölümüyle doğrudan mirasçılara geçmez. Ancak, sağlığında açılmış olan bir butlan davasına mirasçıların “kaldığı yerden devam etmeleri” mümkündür. Dava sonucunda o evlenme (nikah) sırasında “iyi niyetli olmadığı (hileyi bildiği)” anlaşılan sağ kalan eş, yasal mirasçı olamaz ve daha önce lehine yapılmış ölüme bağlı tasarruflardan kaynaklı tüm hakları tamamen kaybeder (MK m.159).
Mirasın Paylaşılması ve Mirasçılık Konusunda Emsal Yargıtay Kararları
Mirasçılık Kurumu ve Mirasçılık Belgesi (Veraset İlamı) Verilmesi Usulü (Yargıtay 14. HD – 2015/2251 E. , 2015/3564 K.) Bir kişinin mirasçılık sıfatı doğrudan “kanundan (nüfus bağından)” doğuyorsa, bu hukuken **”yasal (kanuni) mirasçılık”**tır (TMK m. 495-501). Ancak mirasçılık, her zaman kana dayanmaz; murisin (ölenin) bizzat kendi “iradesine” dayalı olarak da doğabilir. Muris, yaşarken “ölüme bağlı tasarruf” şekillerinden birine (vasiyetname ya da miras sözleşmesi şekline) uyarak, kendi özgür iradesiyle tasarruf özgürlüğü (sınırları) içerisinde; terekesinin (malvarlığının) “tamamı” veya “belli (kesirli) bir oranı” için, dışarıdan bir ya da birden fazla kişiyi kendisine “mirasçısı olarak belirlemek (atamak)” hakkına hukuken sahiptir. Bu geçerli hukuki işleme “mirasçı atama (nasbı)”; böyle bir işlemle (vasiyetle) mirasçılık sıfatını resmen kazanan kişiye de “atanmış (mansup) mirasçı” denir. Buna karşılık, mirasçı atamadan farklı olarak “belirli (muayyen) mal bırakma” işlemi ise; ölüme bağlı bir tasarrufla, murisin, bir kişiyi genel “mirasçı olarak atamaksızın”, sadece belirli bir malı (örneğin sadece kırmızı arabayı) bırakma yoluyla ona bir kazandırmada bulunmasıdır. Kendisine bu şekilde menfaat sağlanan (belli bir mal bırakılan) kişiye hukukta “belirli mal bırakma vasiyeti alacaklısı” ya da kısaca “vasiyet alacaklısı” (eski deyimle musaleh) denilmektedir.
Bir ölüme bağlı tasarrufun (vasiyetin), genel bir “mirasçı atanması” mı yoksa sadece “belirli bir mal bırakma vasiyetini” mi içerdiğinin mahkemece belirlenmesinde (yorumunda), o metni yazan murisin “gerçek iradesi” esas alınmalıdır. Bu hukuki belirleme için, ölüme bağlı tasarrufta (vasiyette) işlemin açıkça mirasçı atanması veya belirli mal bırakma olduğunu belirten “açık ve belli (matbu) kelime ve deyimlerin” kullanılması kesinlikle şart değildir. Terekenin “tamamının” veya “belli (kesirli) bir oranının” (örneğin mallarımın yarısının) tüm hak ve borçlarıyla birlikte o kişi veya kişilere intikalini anlatan murisin her sözcüğü, her deyimi, o kişinin aslında “mirasçı atandığına” (sadece mal verilmediğine) karine kabul edilir.
Diğer yandan, TMK’nın 598. maddesinin birinci fıkrası, mahkemenin “yasal mirasçılara” vereceği mirasçılık belgesini açıklarken; ikinci fıkrası da, lehine ölüme bağlı tasarrufla “mirasçı atanması” veya “belirli mal bırakma vasiyeti” yapılan kişi ya da kişilere de, kendi talepleri halinde bizzat sulh mahkemesince “atanmış mirasçı” veya “vasiyet alacaklısı” olduğunu gösteren resmi bir belge (ilam) verileceğini emredici olarak hükme bağlamış ve bu belgenin verilme koşulu olarak da; “mirasçı atamaya veya vasiyete ilişkin o ölüme bağlı tasarrufa, diğer yasal mirasçılar veya başka vasiyet alacaklıları tarafından (tebliğden) kendilerine bildirilmesinden başlayacak ‘1 (bir) ay’ içinde itiraz edilmemiş olmasını” göstermiştir.
TMK’nın 598. maddesindeki yasal mirasçılara verilecek o “mirasçılık belgesi” ile, atanmış mirasçı veya vasiyet alacaklılarına verilecek olan o belge talebi, usul hukuku bağlamında bir “çekişmesiz yargı” işidir (HMK’nın m. 382/2-c-6). Çekişmesiz yargı işlerinde görevli mahkeme ise, kanunda aksine özel bir düzenleme bulunmadığı sürece her zaman **”Sulh Hukuk Mahkemesi”**dir (HMK. m. 383). Bu emredici yasal durum karşısında; murisin ölüme bağlı tasarrufu ya da mirasçının bizzat kendi iradesine dayanmayan dış sebeple “mirasçılık sıfatının (mahkemece) kaybı”, mirasçı sıfatı “kazanılması”, yasal miras payının kısmen kesirli olarak bir bölümü veya tamamen kaybı veya edinilmesi sonucunu doğuran “mirasçılıktan çıkarma (ıskat)” (TMK m. 510-512), “mirastan feragat” (TMK. m. 528.), “mirasçı atama” (TMK. m. 516.) ve “mirastan yoksunluk” (TMK. m. 578-579) gibi tüm çekişmeli hukuki işlem ve durumların; “sulh mahkemesince (basit) çekişmesiz yargı işi olarak” verilen o standart “yasal mirasçıları gösterir mirasçılık belgesine” (veraset ilamına) doğrudan yansıtılması (eklenmesi) söz konusu olamaz. Bunun tek bir istisnası vardır: O da mirasçının tamamen kendi hür iradesine dayanan “mirası ret (TMK m. 605/ı)” tasarrufudur. Eğer Sulh Mahkemesinden çekişmesiz yargı işi olarak mirasçılık belgesi talep edildiği takdirde; eğer varsa o talepden önceki kesinleşmiş “mirası ret durumu”, bizzat mirasçılık belgesinde payın intikalini (kime geçtiğini) gösterir şekilde o belgeye yazılıp “yansıtılması” gerekir.
Diğer tüm çekişmeli hallerde; mirasçılığa ve o yasal miras payına doğrudan etki edecek olan murisin “ölüme bağlı tasarruflarının (vasiyetlerinin)” ve “mirastan yoksunluk” durumunun, o mirasçılık belgesine resmen “yansıtılması (yazılması)” işlemlerinin mutlaka “çekişmeli (hasımlı) olarak”, yani tereke üzerinde hak sahibi olan ve şeklen de hak sahibi gözüken kişilerin “hasım (davalı) gösterilmek suretiyle” doğrudan geniş yetkili “Asliye Hukuk Mahkemesi’nde” açılacak bir dava (iptal davası) ile sağlanması gereklidir. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılabilecek olan bu ağır davada, uyuşmazlık sadece yasal mirasçının “miras payının iptali” ve intikalini gösterir “bir mahkeme ilamıyla” giderilebilecek nitelikteyse, dava “mirasçılık belgesinin iptali ve yeni mirasçılık belgesi verilmesi” vasfı (talebi) olarak açılabileceği gibi; şayet uyuşmazlık sadece belgeyle bu şekilde giderilemeyecek nitelikteyse, bu dava “ölüme bağlı tasarrufun (vasiyetin) ifası” olarak doğrudan bir “malvarlığı (eda) davası” olarak da Asliye Hukukta açılabilir.
Daha önce Sulh Hukuktan alınmış standart bir mirasçılık belgesi (veraset ilamı) mevcutken; yasal veya atanmış mirasçılardan herhangi birinin sonradan, gerek yasal gerekse “atanmış mirasçılık belgesi” verilmesi yönünde Sulh Mahkemesinde (çekişmesiz yargı işi olarak) yeni bir dava açmasını engelleyen hiçbir yasal düzenleme bulunmamaktadır.
Hal böyle olunca yukarıdaki tüm bu bilimsel açıklamalar gözönüne alındığında somut olayda; muris (ölen) …’nın 26.8.2003 tarihinde evli ve ancak “çocuksuz olarak” öldüğü, yasal mirasçıları olarak geriye sadece “eşi (davacı)” ile “kardeşleri ve kardeşinin çocuklarının (yeğenlerin)” kaldığı; ancak murisin ölmeden önce 02.01.1997 tarihli kendi el yazısı ile yaptığı geçerli vasiyetnamenin, …. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2005/18 Esas, 2006/71 sayılı Kararıyla resmi olarak açıldığı ve yasa gereği “tüm yasal mirasçılara tebliğ edildiği”, tebliğden sonra TMK’nın 598/2 maddesinde belirtilen o “1 (bir) aylık kesin süre içerisinde” o vasiyetnameye hiçbir mirasçı tarafından (iptal/itiraz davası) bildirilmediği (yani vasiyetin kesinleştiği); vasiyetnamenin içeriğinin değerlendirilmesinde, murisin terekesindeki “tüm malvarlığını (her şeyini)”, aynı zamanda yasal mirasçısı da olan “eşi davacı …ye” bıraktığı, böylece murisin vasiyetnamesindeki o asıl iradesinin, eşini tek başına “mirasçı atamaya (mansup)” yönelik olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Dava, “çekişmesiz yargı işi” olarak doğrudan sulh mahkemesinde açıldığından ve bu mirasçı atamanın o hukuki etkisini yansıtacağından; davacının, murisi …’nın “tek (külli) mirasçısı olduğunu” gösterir şekilde yeni bir “mirasçılık belgesi” verilmesi gerektiğine ilişkin temyiz talebi hukuken “yerinde değildir” (Çünkü yasal mirasçılar hala vardır). Ne var ki yargılamada “çoğun içinde azı da vardır” kuralı gereğince; davacının bu (külli) talebinin içinde, aslında TMK’nın 598/2 maddesi uyarınca, kendisine (diğerlerini silmeden) “atanmış mirasçı (vasiyet alacaklısı) olduğunu gösterir” özel bir belge verilmesi talebinin de zımnen mevcut olduğunun mahkemece kabulü gerekir. Yerel Mahkemece, belirtilen bu kanuni nedenlerle ve olayda tüm yasal koşulları da (1 aylık itiraz süresi dolduğu için) oluştuğundan; davacı (eşe) doğrudan TMK’nın 598/2 maddesi uyarınca “atanmış mirasçı olduğunu gösterir (özel) belge” verilmesi gerekirken; bu talep gözardı edilip standart “yasal mirasçılık belgesi (diğerlerini de katan belge)” verilmesi usul ve yasaya doğru görülmemiş, bu usuli sebeple hükmün Yargıtay’ca bozulması gerekmiştir.




