Hekimlerin (Doktorların) Cezai Sorumluluğu ve Malpraktis Kavramı
Tıp biliminde ve sağlık hizmetlerinde karşılaşılan hatalı tıbbi uygulamalar; hukuk ve tıp terminolojisinde genel olarak “malpraktis” adıyla bilinmekte olup; bu durum aynı zamanda “hekimliğin kötü (hatalı) uygulanması”, “tıbbi uygulama hatası”, “tıpta yanlış uygulama” veya halk arasındaki adıyla “doktor hatası” gibi çok çeşitli kavramlarla da ifade edilmektedir. Hukuken malpraktis (tıbbi hata) teşkil eden bu fiiller, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na (TCK) göre değerlendirildiğinde; doğrudan doğruya doktorun (hekimin) kusuruyla işlediği “taksirle yaralama” veya “taksirle öldürme” suçlarının yasal unsurlarını meydana getirir.
Doktor (hekim), diş tabibi ve diğer tüm yardımcı sağlık mensupları (hemşire, ebe, hasta bakıcı, anestezi teknikeri vs.); mesleklerini (kamu veya özelde) icra ederken sergiledikleri “icrai (aktif)” veya “ihmali (pasif)” eylemleri nedeniyle TCK’da düzenlenen şu asli suçların faili (sorumlusu) olabilirler:
- Taksirle yaralama suçu (TCK m.89),
- Taksirle öldürme suçu (TCK m.85),
- Görevi kötüye kullanma (TCK m.257/1) veya diğer bir deyişle ihmal suretiyle görevi ihmal suçu (TCK m.257/2). (Önemli Not: Sadece yasa nezdinde “kamu görevlisi” statüsünde olan, yani Devlet hastanelerinde, araştırma hastanelerinde veya kamu sağlık kuruluşlarında çalışan doktorlar TCK 257 kapsamında “görevi kötüye kullanma veya görevi ihmal” suçunun doğrudan faili olabilirler. Özel hastane doktorları memur sayılmadığından bu suçtan yargılanamazlar, ancak taksirli suçlardan yargılanırlar).
Doktorların Cezai Sorumluluğunun Hukuki Unsurları
Bir doktorun veya diğer yardımcı sağlık personelinin; tıbbi süreçte dikkatsizlik, tedbirsizlik, özensizlik ve yerleşik tıp (meslek) kurallarına aykırı bir davranış (kusur) sergilemesi neticesinde, bir hastanın vücut bütünlüğüne, organlarına veya sağlığına zarar vermesi (sakat bırakması) halinde TCK m. 89 uyarınca “taksirle yaralama”, aynı kusurlu tıbbi uygulama (malpraktis) neticesinde hastanın hayatını kaybetmesi (ölmesi) halinde ise TCK m. 85 uyarınca “taksirle öldürme” suçu maddi ve manevi olarak vücut bulur.
Her doktor (hekim), doktorluk mesleğinin evrensel olarak gerektirdiği etik ve bilimsel yükümlülükler ile o anki tıp biliminin geçerli ve kabul görmüş kurallarına (tecrübelerine) uygun olarak hastaya müdahalede bulunmalı; tıbbın yerleşik ilke ve prensiplerine taban tabana aykırı (deneysel veya hatalı) teşhis ve tedavi işlemleri yapmaktan kesinlikle kaçınmalıdır. Bir doktorun tıbbi müdahalesi; her şeyden önce tıp dilinde “endikasyon” olarak da adlandırılan, hastanın şifası için “tıbbi bir gereklilik ve zorunluluk” nedeniyle (teşhis, tedavi ve hastalıktan korunma gibi meşru sebeplerle) gerçekleştirilmelidir. Bireyin vücut bütünlüğüne dokunulmasındaki bu tıbbi zorunluluk (endikasyon), Anayasa’mızın 17. maddesinde de (yaşama ve maddi/manevi varlığı koruma hakkı) en üst düzeyde vurgulanmıştır. Doktor, icra ettiği tıp dalındaki güncel bilimsel gelişmeleri (literatürü) sürekli takip etmeli ve hastasına bu “güncel tıbbi bilgiler” doğrultusunda müdahalede bulunmalıdır. Hukuken, bir doktorun tıbbi standartlara ve bilimsel kurallara uygun olarak “özenli” bir şekilde müdahalede bulunup bulunmadığı (kusurlu olup olmadığı) belirlenirken; mahkemelerce o cerrahi işlemin (veya tedavinin) sonucunda “hastanın kesinlikle şifa bulup bulmadığına (sonuç garantisine)” bakılmaz; sadece hekimin o süreçte “tıbbi kurallara (protokollere) uygun davranıp davranmadığına” (özen borcuna) bakılarak karar verilir.
Tıbbi müdahaleler (ameliyat, iğne vb.), hukuk teorisinde genel olarak “izin verilen risk” kavramı kapsamında hukuka uygun kabul edilerek gerçekleştirilen müdahalelerdir. “İzin verilen risk”, hukuk düzeni tarafından toplumsal fayda için “müsaade edilen (izin verilen) tehlike oluşturma alanı” olarak tarif edilmektedir. Modern ceza hukukunda kişiler; topluma faydalı ancak doğası gereği risk barındıran (zarar ya da tehlike doğuracak) bütün davranışlarında “cezalandırılma tehdidi” altında bulunmamalıdır. Toplumsal sağlığı, gelişmeyi sağlamak veya çok daha kıymetli hukuki değerlere (insan hayatına) ulaşabilmek için; bazı durumlarda ve mesleklerde kişilere, yaptıkları o işin tehlikeli niteliği gereği “belirli oran ve ölçüde risk (zarar) oluşturması” için kanunla önceden izin verilmelidir. Burada ceza hukuku için asıl önemli olan nokta; önceden belirlenen tıp (veya güvenlik) kurallarına sıkı sıkıya uygun şekilde gerçekleştirilen davranışların tamamen bu “izin verilen risk alanı içinde” yapılması ve istenmeyen neticenin (kanamanın vb.) de sadece bu alan içinde, hekimin elinde olmadan gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bu sınırda kalındığı takdirde hekimin (veya failin) cezai sorumluluğu kesinlikle söz konusu olmayacaktır. Hukukta; ağır bir “tıbbi müdahale (ameliyat) yapılması”, bir maden ocağı işletilmesi, boks gibi tehlikeli bir “spor faaliyeti”, patlayıcı madde (dinamit) üretimi, trafikte araç kullanılması, kurallara uygun olarak ormanda av yapılması ve ağır endüstriyel tesis (fabrika) işletilmesi gibi eylemler, bu “izin verilen risk alanlarına” en klasik örnek olarak gösterilmektedir. Ancak, konunun (o hastalığın) asıl uzmanı olmayan (çömez/yetkisiz) bir doktorun, o zor teşhis veya cerrahi tedaviyi kendi başına üstlenmesi anlamındaki “üstlenme kusuru” ile; gerek doktorun bizzat bireysel olarak gerekse çalıştığı hastanenin (kurumun) ekipman yetersizliği yönünden “kurumsal organizasyon kusurunun”, hukukun koruduğu bu “izin verilen risk” sınırlarının tamamen “dışında kaldığını” ve cezalandırılacağını söylemek mümkündür.
Bir doktorun, gerçekleştirdiği tıbbi müdahale (ameliyat, tedavi vb.) sırasında; beklenen tıbbi “standart uygulamayı” kasten veya ihmalen yapmaması, o anki “bilgi, beceri veya mesleki deneyim eksikliği” ile hastaya yanlış ya da çok eksik bir teşhis veya tedavide (reçetede) bulunması, hastanın durumuyla “gerektiği ölçüde ilgi ve itina (özen)” göstermemesi veya acil durumdaki hastaya “gereken tıbbi tedaviyi/müdahaleyi vermemesi” neticesinde, hastanın vücudunda tehlike ve kalıcı zarar oluşturan eylemleri doğrudan “tıbbi hata (malpraktis)” olarak kabul edilecektir. Hastanın ameliyat veya tedavi sonrası “bakım ve düzenli kontrol” yükümlülüklerine hekimce aykırı davranılması (hastanın taburcu edilip terk edilmesi) durumlarının da bu bağlamda (malpraktis olarak) değerlendirilmesi gerektiği hukuken izahtan varestedir (açıktır). Hastaneye gelen hastaya “ön muayenenin” çok eksik (üstünkörü) yapılması, hastanın “anamnezinin (geçmiş sağlık/alerji bilgisinin)” doktoca ya hiç alınmaması ya da gerektiği gibi derinlemesine alınmaması veya teşhis için mutlak gerekli olan kan/görüntüleme “tetkiklerinin yapılmaması” eylemleri “teşhis (tanı) aşamasında görülen hatalara”; Hayati önem taşıyan “gereken tıbbi müdahalenin hiçbir şekilde yapılmaması”, açık bir ameliyat sırasında hastanın vücudunda (karnında) makas, sargı veya “yabancı madde (kompres vb.) unutulması”, o hastalık için tamamen “yanlış tedavi yöntemi” seçilmesi, hastaya dozu aşan “yanlış ilaç verilmesi”, ameliyathanede hastanın kimliğinin veya müdahale edilecek/kesilecek uzvun (sağ kol yerine sol kolun) “karıştırılması”, cerrahi müdahalenin ölçüsüz ve agresif bir şekilde yapılması, şantiyede ve ameliyathanede “hijyen kurallarına” hiç dikkat edilmemesi veya tıp bilimine aykırı “hatalı ameliyat tarzının (yönteminin)” benimsenmesi de, tıp uygulamasında (tedavi aşamasında) en sık görülen ağır tıbbi hata (malpraktis) örneklerindendir (Nebahat Kayaer, Ceza Hukukunda Hekimin Tıbbi Müdahalesi Çerçevesinde İşlenen Taksirle Öldürme Suçu (yayınlanmamış doktora tezi) Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilim Dalı, İzmir, 2012, s. 237 vd).
Malpraktis (Tıbbi Kusur) ile Komplikasyon Arasındaki Hayati Fark
Bu noktada, doktorların en büyük hukuki savunması olan “komplikasyon” kavramının da net bir şekilde izah edilmesi gerekmektedir. Türk Dil Kurumunun Bilim ve Sanat Terimleri Sözlüğü’nde; “Bir hastalığın devamı sırasında (tedavisinde) oluşan başka patolojik olaylar veya hastalıklar, ardıl sorun, karmaşıklık” şeklinde tanımlanan komplikasyon kavramı hukukta şu anlama gelir: Doktorun cerrahi veya medikal müdahale sırasında hiçbir bilgi, beceri ve deneyim eksikliği olmaksızın; tıp biliminin gerektirdiği standart uygulamayı, doğru teşhis ve doğru tedaviyi son derece “özenli (dikkatli) bir şekilde” gerçekleştirmesine rağmen; insan doğası gereği “hiçbir şekilde öngörülemeyecek ve hekimce engellenemeyecek” şekilde sonradan ortaya çıkan, dolayısıyla “hekimliğin kötü uygulanmasından (malpraktisten)” kesinlikle kaynaklanmayan yan etki ve zarar doğurucu tıbbi durumları ifade etmektedir. Eğer bir olayda; tıbbın kural ve bilimsel gereklerine son harfine kadar uygun davranıldığı hâlde, tamamen hastanın biyolojisinden veya doktorun “elinde olmayan (kontrol edemediği)” nedenlerle gelişen, öngörülememiş ve tıbben engellenememiş bir vücut zararı veya ölüm sonucu söz konusu ise, orada malpraktisten değil, ancak “komplikasyondan” bahsedilir. “Kusursuz sorumluluğun (sırf neticeye bakarak ceza vermenin)” kesinlikle kabul edilmediği modern ceza hukuku sistemimizde, failin (doktorun) bu elinde olmayan komplikasyon durumundan cezai olarak sorumlu tutulabilmesi (hapse atılması) hukuken asla mümkün değildir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2020/370 E. , 2024/158 K.).
Aydınlatılmış Onam (Rıza) ve Kusurlu Müdahale İlişkisi Tıbbi operasyon öncesinde; hastaya yapılacak işlemin risklerinin anlatılarak hastanın “aydınlatılması” ve yazılı “rıza (onam) koşulu” eksiksiz gerçekleşmiş olsa bile; şayet ortada “kusurlu (hatalı)” bir tıbbi müdahale varsa ve bu hata sonucunda hastada bir yaralanma veya ölüm gerçekleşmişse, sırf imza alındı diye doktor sorumluluktan kurtulamaz; doktor yine taksirle yaralama veya öldürme suçu nedeniyle cezalandırılacaktır. Hasta o tıbbi müdahale ve riskler konusunda (yazılı ve sözlü) tam olarak aydınlatılmış ve o riskli tıbbi müdahaleye “açık rıza vermiş (imza atmış)” olsa dahi; aydınlatma ve rıza kurumu, sadece o tıbbi müdahalenin (bıçağın) baştan “hukuka uygun olabilmesinin” ilk ön şartıdır. Eğer hekimin bizzat cerrahi/medikal müdahalesi, tıp biliminin emrettiği ve gerektirdiği şekilde yapılmamış ise (örneğin sinir yanlışlıkla kesilmişse), başka bir anlatımla tıbbi müdahale baştan sona “kusurlu (hatalı) bir şekilde” yapılmış ise, hekim o doğan ölüm veya sakatlık sonucundan doğrudan sorumlu olacaktır. Yazılı rıza ve aydınlatma belgeleri; ancak ve ancak tıp biliminin gereklerine harfiyen uygun yapılan “kusursuz bir tıbbi müdahale” (ve doğacak komplikasyonlar) için hastadan verilmiş sayılır. Olası kusurlu müdahale hallerinde, rıza ve aydınlatma gibi tüm ön koşullar eksiksiz gerçekleşmiş (formlar imzalanmış) olsa dahi, hekim kendi yaptığı o ihmal ve kusurdan ötürü doğan zararlı (ölümcül) sonuçtan yine de tam olarak sorumlu olacaktır. Ancak, hekime yüklenebilecek (ispatlanan) hiçbir kusur, eksiklik veya ihmal olmamasına rağmen, o tıbbi müdahale (ameliyat) sırf doğası gereği başarısızlıkla (veya ölümle) sonuçlanmışsa; bu durumda hastanın onayladığı o doğal “komplikasyon” (izin verilen risk) durumu söz konusu olacağından, bu durumda hekimin cezai sorumluğuna kesinlikle gidilemez. Kusurlu (malpraktis içeren) bir tıbbi müdahale sonucunda, hastanın vücut sağlığının ağır zarar görmesi veya yaşamının (hayatının) feci şekilde sona ermesi halinde; doktorun o kusurlu tıbbi müdahalesi ile doğan ölüm/sakatlık sonucu arasında bilimsel bir “illiyet (nedensellik) bağı” bulunmakta (Adli Tıp’ça ispatlanmakta) ise; aydınlatma formları ve rıza koşulu tamamen gerçekleşmiş olsa dahi, o hatalı müdahaleyi yapan hekim, taksirle yaralama veya taksirle öldürme suçlarından mutlaka sorumlu tutulacaktır (Y12CD-K.2013/15909).
Ölüm/Yaralama Suçu ile Görevi İhmal Suçu Arasındaki “İlliyet Bağı” Dengesi Doktorun; güncel tıp kurallarına ve bilime kesinlikle uygun olmayan o hatalı (kusurlu) eylemi (örneğin yanlış ilaç/kesik) ile meydana gelen o ölüm/sakatlık neticesi arasında, tıp bilimince (Adli Tıp vb.) “uygun ve kesin bir illiyet (neden-sonuç) bağının” kurulabilmesi halinde; doktorun bu fiili (eylemi) doğrudan doğruya “taksirle yaralama” veya “taksirle öldürme” suçuna vücut verecektir. Ancak, hekim bir hata yapmış olsa bile, eğer bu hata ile hastanın ölümü arasında kesin bir “illiyet bağının bulunmaması (yani doktor o hatayı yapmasaydı bile hasta o ağır hastalıktan zaten ölecekti)” halinde ise; doktorun bu ihmalkar eylemi “adam öldürme” sayılmaz, bu eylemin sadece TCK’nın 257. maddesinde düzenlenen (ve daha hafif olan) “görevi kötüye kullanma (ihmal)” suçunu oluşturacağı; üstelik bir kişinin aynı tek eylem (hata) nedeniyle hem taksirle yaralama veya öldürme suçundan, hem de ek olarak görevi kötüye kullanma suçundan “iki kez” (aynı anda) mahkumiyet kararı verilemeyeceği (içtima kuralları gereği) Yargıtay’ca kabul edilmektedir (Y12-K.2021/5532).
Yani, yasa önünde kamu görevlisi (memur) olan bir doktor (Devlet veya Üniversite hastanelerinde, kamu sağlık kurumlarında çalışan doktor), hastasına verdiği zarar yüzünden “taksirle yaralama veya taksirle öldürme” suçu nedeniyle (asli normdan) cezalandırıldığında; artık aynı eylem (kusur) için bir de ayrıca “görevi kötüye kullanma” suçu nedeniyle ikinci kez cezalandırılamayacaktır. Çünkü “görevi kötüye kullanma (ihmal) suçu”, ceza sistematiğinde genel, tali (ikincil) ve tamamlayıcı nitelikte bir suç tipidir. Bu temel nedenle; doktorun görevin gereklerine aykırı davranışı (örneğin hastaya bakmaması, geç gelmesi), hastanın vücudunda somut “başka bir suçu (ölüm/yaralama) oluşturmadığı” (sadece mağduriyet yarattığı) hâllerde, ancak o kamu görevlisi doktoru doğrudan görevi kötüye kullanma (ihmal) suçu nedeniyle cezalandırmak gerekir. Buna karşılık; doktorun görevle bağlantılı olan o yükümlülüğünün ihmali (tedaviyi eksik yapması vb.) sonucunda şayet bir kişi fiilen ölmüş veya somut olarak yaralanmış ise, ortada artık “öldürme/yaralama” gibi başka (ve çok daha ağır) asli bir suç meydana geldiğinden; doktor bu ağır asli suçtan ceza alır ve “görevi kötüye kullanma” suçundan dolayı ayrıca (ikinci kez) cezalandırılamaz.
Özellikle ve tekraren vurgulayalım ki; “özel hastanelerde”, tıp merkezlerinde veya “özel sağlık kuruluşlarında (muayenehanelerde)” SGK vb. kadrolu çalışan doktorlar, ceza kanunu anlamında “kamu görevlisi (memur)” olarak kabul edilmediklerinden (işçi veya serbest meslek erbabı olduklarından), bu özel sektör doktorları TCK 257’deki “görevi kötüye kullanma (veya ihmal)” suçu nedeniyle asla cezalandırılamazlar (Y12CD-K.2020/4834). Örneğin; nöbetçi bir doktorun acile gelen ağır bir hastayı kasten “muayene etmemesi (geri çevirmesi)” halinde; şayet bu doktor “kamu (devlet) hastaneleri” veya kamu sağlık kuruluşlarında çalışıyorsa, (hasta ölmese bile) doktorun salt bu muayeneden kaçınma (gecikme) hareketi TCK 257 uyarınca doğrudan “görevi ihmal” suçunu oluşturur ve hapis cezası alır. Ancak aynı olay “özel hastanelerde” gerçekleştiğinde, özel hastane doktorunun (memur olmadığı için) bu muayeneyi reddetme eylemi, TCK 257 kapsamında başlı başına (tek başına) bir suç teşkil etmez (Ancak ölüm/yaralama olursa taksirli suçlardan yargılanır).
Doktorun söz konusu olan kusurlu (hatalı) eylemi ile, hastadaki o “ölüm veya yaralama neticesi” arasında kesin ve kopmaz bir illiyet (nedensellik) bağı bulunup bulunmadığı hususu; bilimsel olarak “tereddütsüz ve şüpheden bütünüyle uzak” bir şekilde (Adli Tıp Kurumu raporlarıyla vb.) ortaya konulamadığı (şüphede kaldığı) hallerde; doktorun o eyleminin hukuken “taksirle öldürme” veya “taksirle yaralama” suçu oluşturması (ve cezalandırılması) kesinlikle mümkün değildir. Meydana gelen o ölümün veya ağır yaralanmanın, doğrudan doğruya doktorun o “müdahale veya tedavi kusurundan (malpraktisinden)” kaynaklandığının kesin (şeksiz şüphesiz) olarak saptanamadığı; ayrıca hastanın tanı ve uzun tedavi sürecinde doktordan kaynaklı bazı “eksiklikler (ihmaller) olmuş ise de”, hekimin ihmal ettiği o eksiklikler aslında hiç “olmamış (tam yapılmış) olsaydı dahi”, yapılacak o en iyi tıbbi tedavinin o ağır durumdaki hastayı “kesinlikle kurtaracağının (yaşatacağının)” bilimsel olarak söylenemediği (kurtulma şansının zaten %1 bile olmadığı) o umutsuz hallerde de; doktorun o hatalı eylemi (gecikmesi) ile o “ölüm veya yaralama” neticesi arasında hukuki “nedensellik (illiyet) bağının” bulunduğundan (doktor yüzünden öldü) asla bahsedilemeyecektir.
Özellikle belirtelim ki; ağır bir hastanın hastanedeki normal “takip ve tedavi” sürecinde (örneğin vital bulguların izlenmesinde vb.) gösterdikleri salt “eksikliğe ve umursamazlığa” ilişkin, ancak ölümle kesin illiyet bağı kurulamayan durumlarda; kamu görevlisi (memur) olan doktorların bu “ihmali davranışları (savsaklamaları)”, doğrudan doğruya “görevi ihmal (TCK m.257/2)” suçuna vücut verir ve doktor bu maddeden cezalandırılır.
Yargıtay’ın yerleşik (istikrarlı) içtihat kararlarına göre; yargılanan sanık hekim tarafından, kendi branşının ve meslekî “özen yükümlülüğünün” gerektirdiği (ve bilime uygun) şekilde, hastaya yapılması gerekli olan tüm tıbbî tetkikler, tahliller ve tedaviler zamanında ve eksiksiz “gerçekleştirilmiş olsa dahi”; o hastanın o ağır travmadan (hastalıktan) “kurtulmasının (yaşamasının) tıbben zaten mümkün olup olmadığının (kesin ölümcül olup olmadığının)” Adli Tıpça “tespitinin yapılamayacağı (belirsiz kaldığı)” kritik hallerde; sanık hekimin o tıp kurallarına aykırı eylemi (örneğin geç ameliyata alması) ile meydana gelen “ölüm neticesi” arasında hukuki ve bilimsel “illiyet bağı kurulamayacağı” gibi; ortaya çıkan o ölümcül neticenin (kötü sonucun) de sanık hekime “objektif (hukuki) olarak isnat edilmesinin (doktor yaptı denilmesinin)” kesinlikle mümkün olmadığından (şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereği), doktor hakkında doğrudan “beraat kararı” verilmesi gerektiği kabul edilmektedir.
Doktorların (Hekimlerin) İradi ve Kasıtlı Suçları (Kasten Yaralama/Öldürme İhtimali) Yukarıda detaylıca incelenen “malpraktis (taksirli tıbbi hata)” oluşturan standart haller dışında; gerçek hayatta hekimler çok “nadiren” de olsa (istisnai olarak) doğrudan “kasten (bilerek) yaralama” veya “kasten adam öldürme” suçu nedeniyle de cezalandırılmaktadır. Hekimin; tıp bilimi ve doktorluk mesleğinin emrettiği ilke ve gereklere açıkça aykırı olan o davranışı (hatası), hukuken “kasta (bilerek yapmaya)” veya “taksire (ihmale/dikkatsizliğe)” dayalı olabilir. Hekimlerin, tıp bilimi ve zorlu mesleğinin olağan icrası (ameliyat vb.) sırasında; sadece “dikkat ve özen yükümlülüğüne (kurallara)” aykırı aceleci davranışları nedeniyle bir “tedavi kusuruna” yol açmaları, kural olarak sadece “taksirli sorumluluğa (hata/ihmal)” neden olur. Dolayısıyla; bütünüyle taksire (ihmale/bilgisizliğe) dayalı olan standart bir tıbbi kusurla (malpraktisle) hastaya istemeden zarar veren bir hekimin eyleminin, özü itibarıyla tamamen “kasıtlı (bilerek işlenen) bir suç” olan TCK 257’deki “görevi kötüye kullanma” suçunu doğrudan oluşturması hukuken mümkün olmayacağından; bu doktorun taksirli eyleminin ancak TCK 85 ve 89’daki “taksirle ölüme veya taksirle yaralamaya neden olma” suçunu (normunu) oluşturacağı düşünülmelidir. Buna karşın (bunun tam zıttı olarak); tedavi veya ameliyat sürecindeki kimi “iradi (bilinçli ve kasıtlı)” sapkın davranışlar dolayısıyla, hekimin bizzat “kasıtlı (isteyerek)” suçları işlemesi de elbette olasıdır. Kamu görevlisi (memur) statüsünde olarak Devlet hastanesinde görev yapan hekimlerin; kendilerine başvuran hastaya ayrım yapmadan “sağlık hizmeti vermek veya onu tedavi etmekle yükümlü olmaları” nedeniyle; tamamen “bilerek ve neticelerini fiilen isteyerek (kasten)” bu yöndeki kutsal görevlerinin gereklerine açıkça aykırı (keyfi) şekilde hareket etmeleri ve TCK’nın 257. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında tek tek sayılan o “cezalandırma şartlarından” (kamu zararı, kişi mağduriyeti vb.) birinin fiilen gerçekleşmesi durumunda doğrudan doğruya “görevi kötüye kullanma (kasıtlı)” suçu oluşur.
Görevi kötüye kullanma suçu (TCK 257), ceza normları hiyerarşisinde “genel ve tali/yardımcı” hüküm niteliğindedir. Diğer bir hukuki anlatımla; bu suç, kanundaki (zimmet, irtikap, rüşvet gibi) “özel görevi kötüye kullanma” suçları karşısında daha “genel bir suç” vasfında kalırken; o suçla bizzat ihlal edilen hayati “hukuki yararı veya yararlardan birini koruyan” (kasten öldürme, yaralama gibi) temel (ağır) normlar karşısında ise sadece bir “yardımcı (ikincil) norm” niteliğindedir. Bu suçun yegane manevi öğesi (unsuru) “kast (bilerek yapma)” olup, görevi kötüye kullanma suçu asla “taksirle (yanlışlıkla/ihmalle)” işlenemez. Bir kamu görevlisinin (hekimin) yaptığı o haksız fiilini; “tamamen görevinin gereklerine aykırı davrandığı bilinç, düşünce ve iradesiyle (isteyerek)” işlemesi durumunda bu suçun “manevi öğesi (kast)” de tam olarak gerçekleşir. Buna karşılık; eğer kamu görevlisi doktorun, görevin gereğine aykırı (hatalı) davranışının asıl temeli; sadece dikkatsizliğe ve “özen yükümlülüğüne aykırılığa” dayanmaktaysa (örneğin reçeteyi yanlış yazmışsa), ortada kasten (bilerek) davrandığından söz edilemeyeceğinden; o hekimin ancak ve ancak (ölen/yaralanan varsa) “taksirli suçlardan” (malpraktis) dolayı cezai sorumluluğu yoluna gidilebilir. Eğer tıbbi kusur teşkil eden o davranış; sadece basit bir özen yükümlülüğüne aykırı şekilde bir “bilgi eksikliği veya el becerisi (cerrahi) hatasına” dayanmayıp da; hekimin tamamen “bilinçli, kasıtlı (öfke, kin vb. saikle) bir tercihi (eylemi)” olması durumunda, olayın manevi unsurunun tamamen “kasta (bilerek yapmaya)” dayandığı düşünülür. Bu takdirde, hastasına kasten zarar veren (yanlış uzvu kesen) veya göz göre göre ölümüne yol açan kamu görevlisi hekimin bu korkunç eylemi; bir taraftan TCK’nın 257. maddesini (görevi kötüye kullanmayı) ihlal ederken, diğer yandan çok daha ağır olan “kasten öldürme veya kasten yaralama” suçlarına ilişkin o asli ceza normları da bütünüyle ihlal edilmiş olur. Hukuktaki bu “normlar çatışmasında (içtima halinde)”; sadece yardımcı/tali norm konumunda olan TCK’nın 257. maddesi (görevi kötüye kullanma) geriye (boşa) çekilirken; fail durumundaki hekim, doğrudan öne çıkan ve asıl olan o “kasten yaralama veya kasten adam öldürmeye ilişkin” temel (ağır) norm ile cezalandırılıp sorumlu tutulmalıdır (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2010/28606 E. , 2012/13900 K.).
Yasal Mevzuatta Hekimlerin Cezai Sorumluluğu (Madde Madde)
1- Doktorun Taksirle Yaralama Suçu ve Yasal Cezası (TCK 89) Bir hekimin tıbbi müdahale sırasındaki hatasıyla taksirle yaralama suçuna vücut vermesi ve alacağı ceza, 5237 sayılı TCK’nın 89. maddesinde şu şekilde detaylıca düzenlenmiştir: TCK m.89 Taksirle Yaralama Suçu (1) Taksirle başkasının (hastanın) vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına (kötüleşmesine) neden olan kişi (doktor), üç aydan bir yıla kadar hapis cezası veya adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Taksirle yaralama (tıbbi hata) fiili, mağdurun (hastanın); a) Duyularından (göz, kulak vb.) veya organlarından birinin işlevinin (fonksiyonunun) “sürekli zayıflamasına”, b) Vücudunda herhangi bir kemik kırılmasına, c) Konuşmasında sürekli (kalıcı) zorluğa, d) Yüzünde “sabit (kalıcı) ize”, e) Yaşamını (hayatını) tehlikeye sokan ağır bir duruma, f) Gebe bir kadının (hastanın) çocuğunun vaktinden çok önce doğmasına, neden olmuşsa, birinci fıkraya göre hakimin belirlediği o asıl ceza, “yarısı (1/2) oranında” artırılır. (3) Taksirle yaralama (tıbbi kusur) fiili, mağdurun (hastanın); a) Tıbben iyileşmesi olanağı bulunmayan ağır bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine (koma), b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin (tamamen) yitirilmesine (kaybına), c) Konuşma ya da çocuk yapma (üreme) yeteneklerinin tamamen kaybolmasına, d) Yüzünün (şeklinin) sürekli değişikliğine (bozulmasına), e) Gebe bir kadının çocuğunun düşmesine (ölümüne), Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen o asıl ceza, bu kez “bir kat (1 katı)” oranında artırılır. (4) Hekimin tek fiilinin birden fazla kişinin aynı anda yaralanmasına neden olması halinde (toplu kazalarda vb.), altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (5) Taksirle yaralama suçunun (doktor hatasının) savcılıkça soruşturulması ve mahkemede kovuşturulması bütünüyle “şikâyete bağlıdır”. Ancak, (basit tıbbi müdahale olan) birinci fıkra kapsamına giren yaralama hariç; suçun “bilinçli taksirle (göze alarak)” işlenmesi halinde artık “şikâyet aranmaz” (Savcı resen soruşturur).
Suçun (tıbbi hatanın) basit taksirle değil de, “bilinçli taksirle (öngörerek ama şansa güvenerek)” işlenmesi halinde; verilecek asıl ceza üçte birden (1/3) yarısına (1/2) kadar artırılır (TCK m.22/3). Bir hekimin tıbbi kusurunda (malpraktisinde) ağırlaştırıcı olan “bilinçli taksirin” gerçekleştiğinin mahkemece kabul edilebilmesi için; doktorun o normal “taksirli suça” ek olarak zihninde; “kendine aşırı güven (egosantrizm), mesleki (yersiz) cesaret ve kabul edilmiş tıp kurallarına çok açık ve asla kabul edilemez derecede ağır aykırılıklar” gibi ek (psikolojik ve tıbbi) koşullarının somut olarak gerçekleşmesi kesinlikle gerekir.
2- Doktorun Taksirle Öldürme Suçu ve Yasal Cezası (TCK 85) Bir doktorun tıbbi tedavi/ameliyat hatasıyla hastanın ölümüne yol açması durumunda TCK’nın 85. maddesi uygulanır: TCK m.85 Taksirle Öldürme Suçu (1) Taksirle (hata/ihmal sonucu) bir insanın ölümüne neden olan kişi (hekim), iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Hekimin fiili (hatası), aynı anda birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin (yanındakilerin) de yaralanmasına (örneğin radyasyon/oksijen kaçağı vb.) neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır.
Taksirle öldürme suçunun (tıbbi ölüm hatasının) doktor tarafından “bilinçli taksirle (öngörülen riski göze alarak)” işlenmesi halinde; yukarıdaki ceza üçte birden (1/3) yarısına (1/2) kadar yasa gereği artırılır (TCK m.22/3). Hekim kusurunda “bilinçli taksirin” oluştuğunun kabul edilebilmesi için; yine tıpkı yaralamada olduğu gibi, taksirli ihmale ek olarak; doktorda “aşırı güven, mesleki (ölümcül) cesaret ve yerleşik tıp kurallarına çok açık, fahiş ve kabul edilemez aykırılıklar (ihmaller)” gibi o ağır ek koşullarının olayda bariz şekilde gerçekleşmesi gerekir.
3- Doktorun Görevi Kötüye Kullanma veya Görevi İhmal Suçu ve Yasal Cezası (TCK 257) Memur (kamu görevlisi) doktorun (Devlet/Üniversite hastanesi doktorunun), hastaya kastı/ihmali sonucu ölüm veya yaralama doğmasa dahi, sırf görevini aksatmasından dolayı alacağı ceza 5237 sayılı TCK’nın 257. maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir: TCK m.257 Görevi Kötüye Kullanma ve Görevi İhmal (1) Kanunda ayrıca (özel bir) suç olarak tanımlanan haller dışında; bizzat görevinin gereklerine (mevzuata) aykırı (aktif) hareket etmek suretiyle, hastaların/kişilerin mağduriyetine veya kamunun (devletin) zararına neden olan ya da kişilere (kendisine veya başkasına) haksız bir menfaat sağlayan “kamu görevlisi (memur doktor)”, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (İcrai/Aktif Görevi Kötüye Kullanma). (2) Kanunda ayrıca (özel bir) suç olarak tanımlanan haller dışında; bizzat görevinin gereklerini yapmakta (kasten) ihmal, savsaklama veya gecikme (pasiflik) göstererek, hastaların/kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan “kamu görevlisi (doktor)”, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (İhmali Görevi Kötüye Kullanma).
Hekimler Hakkında Ceza Soruşturması Açılabilmesi İçin “Soruşturma İzni” Alınması Zorunluluğu
Türkiye’de, kamu (Devlet) veya özel hastaneler ile tıp merkezleri ve diğer tüm sağlık kurumlarında (muayenehaneler dahil) aktif olarak çalışan uzman hekim, asistan hekim, diş hekimi ve tüm diğer yardımcı sağlık meslek mensuplarının (hemşire vb.); sadece kendi “sağlık mesleğinin olağan icrası” kapsamında fiilen yaptıkları muayene, teşhis, tetkik ve tedaviye ilişkin “tıbbi işlem ve uygulamaları (malpraktis iddiaları)” nedeniyle haklarında Cumhuriyet Savcılıklarınca başlatılacak olan ceza soruşturmaları için; Adalet Bakanlığından bağımsız bir merciden özel bir “soruşturma izni (yargılama izni)” alınması yasal bir zorunluluktur. (Yani, her şikayet edilen doktor doğrudan ifadeye çağrılamaz). Cumhuriyet Savcılığı; bu kuruma başvurup yasal “soruşturma izni” almadan, hiçbir hekim, diş hekimi ve diğer sağlık meslek mensupları (hasta bakıcı, hemşire, radyolog vb.) hakkında doğrudan bir ifade veya ceza soruşturması fiilen başlatamaz (Soruşturmayı bekletir).
3359 sayılı “SAĞLIK HİZMETLERİ TEMEL KANUNU”na sonradan eklenen Ek 18. maddeye göre; tüm sağlık mesleğinin olağan icrası (tıbbi müdahaleler) kapsamında, (hasta veya yakını tarafından) suç teşkil ettiği iddia edilen tıbbi (malpraktis) eylemler nedeniyle savcılıkça bir soruşturma yapılabilmesi (ifade alınabilmesi), ancak bu merciden “soruşturma izni” alınmasına bağlıdır. Bu hayati soruşturma izni (onayı), Sağlık Bakanlığı’nın merkez teşkilatı bünyesinde kurulan ve profesyonellerden oluşan “Mesleki Sorumluluk Kurulu” tarafından incelenip verilmektedir.
Bu kurumu düzenleyen 3359 sayılı SAĞLIK HİZMETLERİ TEMEL KANUNU’nun o meşhur Ek 18. maddesinin tam metni aşağıdaki gibidir: “EK MADDE 18- Yükseköğretim Kanunu’nun 53 üncü maddesinde yer alan (Üniversite personeli) soruşturma usulüne tabi olanlar hariç olmak üzere; kamu (devlet) veya özel sağlık kurum ve kuruluşları ve vakıf üniversitelerinde aktif görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer tüm sağlık meslek mensuplarının, ‘sağlık mesleğinin olağan icrası kapsamında’ yaptıkları tıbbi muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve cerrahi uygulamalar nedeniyle haklarında yapılan ceza soruşturmaları hakkında; 02.12.1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri doğrudan uygulanır. Soruşturma izni kararı, bizzat Sağlık Bakanlığı bünyesinde kurulan ‘Mesleki Sorumluluk Kurulu’ tarafından verilir (veya reddedilir). Mesleki Sorumluluk Kurulu; özel sağlık kurum ve kuruluşları ve vakıf üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensupları hakkındaki şikayetler bakımından; (Bakanlıktaki iş yükünü azaltmak için) o ilin sağlık müdürlüklerinde görevli olan ‘başkan veya yardımcılarını’ da yerelde ön inceleme yapmak (ifade toplamak) üzere resmi olarak görevlendirebilir. Soruşturma izni (veya ret) verilmesine ilişkin süreçte 4483 sayılı Kanun’un 7 nci maddesinde belirtilen yasal inceleme süreleri, bu sağlık kurullarında ‘iki kat’ (uzatılarak) olarak uygulanır. Mesleki Sorumluluk Kurulunun verdiği ‘Soruşturma izni verilmesi veya İzin verilmemesi’ kararlarına karşı, taraflarca süresi içinde Ankara Bölge İdare Mahkemesine (üst yargı merciine) itiraz edilebilir.”
Kamu veya özel ayrımı fark etmeksizin, sağlık kuruluşunda görev yapan bir sanık doktor (hekim) hakkında mahkemede bir ceza davası açılmışsa; mahkemenin öncelikle yukarıda anılan Sağlık Bakanlığı Mesleki Sorumluluk Kurulundan resmi bir “soruşturma izni (yargılama izni)” istemesi ve sanık hekimin hukuki durumunun bu kuruldan gelecek onaya göre değerlendirilmesi (yargılamaya devam etmesi) gerekir. Şayet mahkemece bu zorunlu “soruşturma izni” hiç istenmeden ve beklenmeden, sanık doktor hakkında (esastan) yargılamaya devam edilmesi ve sanık hakkında yazılı şekilde (mahkumiyet veya beraat) hüküm kurulması, usul ve hukuka açıkça aykırı olup, o kararın üst mahkemece (Yargıtay) kesin “bozulması nedenidir”.
Verilen bu soruşturma izni kararı; sadece savcılıktaki o anki şikayet, ihbar veya iddia konusu olan o “belirli (spesifik) olaylar” ile, bunlara sıkı sıkıya bağlı olarak ileride soruşturma sırasında ortaya çıkabilecek diğer yan (bağlı) konuları kapsar. Şayet savcılık soruşturması sürerken, o kurulca izin verilen olay ve tıbbi konudan “tamamen ayrı, alakasız veya farklı bir suç (örneğin tıbbi hata dışındaki rüşvet, taciz vb.)” olarak nitelendirilebilecek yepyeni bir fiil (eylem) ortaya çıktığında; savcılığın o yeni suç için “yeniden ayrı bir soruşturma izni (onayı)” alması yasal bir zorunludur. Lakin, ortadaki fiil aynı kalmak şartıyla, o fiilin (suçun) savcı tarafından hukuki niteliğinin değiştirilmesi (örneğin yaralama yerine öldürme denilmesi), hekim için yeniden taze bir izin alınmasını gerektirmez (4483 sayılı kanun m.8).
Hekimin Malpraktis (Tıbbi Kusur) Suçlarının Şikâyet Süresi ve Zamanaşımı
TCK 257 kapsamındaki görevi kötüye kullanma veya görevi ihmal suçu, ceza hukukunda “takibi (açılması) şikâyete bağlı olan suçlar” kategorisinde kesinlikle değildir (Savcı resen takip eder). Bu temel nedenle, bir doktorun veya memurun bu suçunun soruşturulması (ihbar edilmesi) için mağdurun uyması gereken 6 aylık vb. herhangi bir “şikâyet süresi” kısıtlaması da yoktur. Ancak bu suçun (TCK 257) yasal dava zamanaşımı süresi tam 8 yıldır. Suç her ne kadar şikâyete tabi (bağlı) suçlardan olmamasına rağmen; devletin adli kurumlarınca bu 8 yıllık genel dava zamanaşımı süresi içinde soruşturulmadığı ve davası bitirilmediği takdirde, fail (doktor) hakkında zamanaşımı (süre) sınırı aşıldığı için artık o suçtan dolayı hiçbir ceza soruşturması ve yargılaması yapılamayacaktır (Dosya düşer).
Bir hekimin tıbbi hatayla yol açtığı taksirle yaralama (TCK m. 89) suçunun savcılıkça soruşturulması ve mahkemede kovuşturulması (davası) bütünüyle mağdurun “şikâyetine bağlıdır” (Şikayet yoksa dosya açılmaz). Mağdurun şikayet süresi olayı ve faili öğrendiği günden itibaren 6 aydır. Ancak çok kritik bir istisna vardır: TCK m.89/1 kapsamına giren (BTM ile giderilebilen) “basit taksirli yaralama” hali hariç olmak üzere; şayet hekimin o taksirle yaralama suçu, yukarıda tarif ettiğimiz o ağır “bilinçli taksirle (riskleri hiçe sayarak/göze alarak)” işlenmesi halinde, artık mağdurun “şikâyeti aranmaz” ve savcı dosyayı resen (kendiliğinden) soruşturur. Taksirle yaralama suçunun genel dava zamanaşımı süresi 8 yıldır.
Doktorun tıbbi kusuruyla hastanın ölümüne yol açtığı taksirle öldürme suçunun (TCK m. 85) soruşturulması ve kovuşturulması hiçbir surette mağdur yakınlarının “şikâyetine bağlı değildir” (Ölüm olaylarında şikayetten vazgeçme işlemi davayı düşürmez). Suç, şikayet olmasa da Cumhuriyet savcılığı tarafından “resen (kamu davası olarak)” derinlemesine soruşturulur. Taksirle adam öldürme suçunun kanuni dava zamanaşımı süresi tam 15 yıldır. Bu 15 yıllık uzun zamanaşımı süresi, suçun fiilen işlendiği (veya neticenin gerçekleştiği) o acı tarihten itibaren hiç durmadan işlemeye başlar.
Hekime Verilen Cezanın Ertelenmesi, Adli Para Cezasına Çevrilmesi veya HAGB (Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması)
Adli para cezası; bir kişinin işlediği bir ceza suçuna karşılık, yasanın öngördüğü hapis cezasıyla “birlikte (kümülatif)” veya o hapis cezasının yerine “tek başına (seçimlik)” olarak uygulanabilen, devlete ödenen bir maddi yaptırım türüdür (TCK m. 50). Yargılanan bir doktorun veya sağlık personelinin; tıbbi malpraktis nedeniyle aldığı taksirle yaralama, taksirle adam öldürme (eğer şartları uyuyorsa) ve görevi ihmal suçlarına ilişkin hükmedilen “hapis cezası”, mahkemenin takdiri ve yasanın aradığı belli koşulların (kısa süre vb.) varlığında doğrudan “adli para cezasına” çevrilebilir (Doktor hapse girmez, parasını öder).
Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (Kısa adıyla HAGB); yargılama sonunda sanık (doktor) hakkında hükmolunan ve 2 yıl veya altındaki hapis cezasının (veya para cezasının), sanığın kabulüyle birlikte, yasanın öngördüğü 5 yıllık “denetim süresi” içerisinde (sanığın kasıtlı suç işlememesi şartıyla) hiçbir hukuki sonuç (sabıka vb.) doğurmaması; ve bu denetim süresi içerisinde kanunun belirlediği o temizlik (suç işlememe) koşulları yerine getirildiğinde (süre bittiğinde), o en başta verilen ceza mahkumiyeti kararının (hükmünün) “hiçbir sonuç doğurmayacak (hiç var olmamış)” şekilde tamamen ortadan kaldırılması (silinmesi) ve neticede ceza davasının “düşmesine (kapanmasına)” neden olan ve sabıkayı koruyan müthiş bir ceza muhakemesi kurumudur (CMK m. 231). Yargılanan bir doktorun; işlediği taksirle yaralama, taksirle öldürme (eğer ceza 2 yıl/altı verilirse) ve görevi ihmal (veya kötüye kullanma) suçlarına ilişkin mahkemece hükmedilen o kısa süreli ceza hakkında (eğer doktorun önceden kasıtlı sabıkası yoksa), hakim tarafından “hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB)” kararı verilmesi (doktorun sabıkasının temiz tutulması) hukuken tamamen mümkündür.
Cezanın ertelenmesi kurumu ise (TCK m. 51); mahkemece sanık hakkında hükmedilen hapis cezasının (eğer şartları tutuyorsa) fiilen cezaevinde (hapishanede) infaz edilmesinden “şartlı olarak (bir şans verilerek)” vazgeçilmesi; ve sanığın (doktorun) hakim tarafından belirlenen (örneğin 1 ila 3 yıl arası) “denetim süresini” sosyal hayat içerisinde (hapise girmeden) hiçbir yeni kasıtlı suç işlemeden “iyi halli” geçirmesi (tamamlaması) halinde; o ertelenen cezasının sanki cezaevinde yatarak “infaz edilmiş (çekilmiş)” sayılmasını sağlayan (HAGB’den farklı olarak sabıkada görünen) bir cezayı bireyselleştirme (sosyalleştirme) kurumudur. Yargılanan bir doktorun; tıbbi hatasından doğan taksirle yaralama, taksirle öldürme ve görevi ihmal suçlarına ilişkin (verilen hapis cezası 2 yıl veya altındaysa ve eski sabıkası yoksa) hapis cezasının mahkemece “ertelenmesi” de pekâlâ mümkündür.
Tıbbi Malpraktiste Uzlaşma (Uzlaştırma) Kurumu
Bir hekimin tıbbi müdahale hatasıyla işlediği Taksirle yaralama suçu (TCK m.89); kanun gereği savcılıkta “uzlaştırma” prosedürü uygulanmasını (zorunlu olarak) gerektiren uzlaşmaya tabi suçlardandır. Bir doktorun taksirle yaralama suçu (BTM geçse bile), standart basit taksirle değil de o çok daha ağır olan “bilinçli taksirle (riskleri göze alarak)” işlense ve şikayete tabi olmaktan çıksa dahi; bu suç her halükarda yasa gereği “uzlaştırma kapsamında (uzlaştırmacıya yollanacak)” olan suçlar arasındadır (CMK m. 253). Yasa gereği “Uzlaşma kapsamında” olan bu (yaralama) suçlarda; gerek savcılıktaki o ilk soruşturma aşamasında, gerekse mahkemedeki kovuşturma (yargılama) aşamasında öncelikle ve zorunlu olarak “uzlaştırma (teklifi)” prosedürünün taraflara uygulanması, ancak eğer taraflar arasında maddi/manevi bir “uzlaşma sağlanmazsa” o zaman savcılık soruşturmasına veya mahkemedeki ceza davası yargılamasına devam edilmesi (kaldığı yerden) gerekir. (Uzlaşma sağlanırsa hekim ceza almaz, dava düşer).
Ancak çok net bilinmelidir ki; tıbbi hata (malpraktis) neticesinde işlenen “Taksirle öldürme” (TCK 85) suçu ve memur hekimlerin işlediği “görevi ihmal veya görevi kötüye kullanma” (TCK 257) suçu, yasa metninde kesinlikle “uzlaşma kapsamında (uzlaşmaya tabi)” olmadığından, bu suçlardan yargılanan hekimler ve mağdurlar için savcılıkça hiçbir şekilde uzlaştırma (anlaşma) prosedürü uygulanmaz (Taraflar kendi aralarında parayla anlaşsalar bile savcı davayı mecburen açar).
Hekim Hakkındaki Ceza Davasında “Görevli Mahkeme” Neresidir?
Bir doktorun malpraktisi (tıbbi hatası) neticesinde açılan “Taksirle yaralama (TCK 89)” ve “görevi ihmal veya görevi kötüye kullanma (TCK 257)” suçları hakkındaki tüm ceza davaları, yasa gereği kural olarak “Asliye Ceza Mahkemesi” hakimleri tarafından görülmektedir ve karara bağlanmaktadır.
Eğer tıbbi malpraktis neticesinde işlenen “Taksirle öldürme (TCK 85/1)” suçunun olaydaki mağduru (öleni) sadece 1 (bir) kişi ise; bu ölümlü dosyada da yine davayı görmeye görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemesidir. Ancak, eğer o doktorun (veya ekibin) olaydaki tek bir taksirli (hatalı) eylemi nedeniyle ortada aynı anda “birden fazla ölü (2 kişi vb.)” varsa, veya aynı (toplu) olayda “en az bir ölü ve yanında en az bir yaralı” birlikte mevcutsa (örneğin radyasyon/yangın hatası vb.); işte o zaman verilecek cezanın üst sınırı çok yüksek olduğundan, o ceza davasıyla ilgili yargılama yapmaya yetkili ve görevli asıl mahkeme, heyet halinde toplanan “Ağır Ceza Mahkemesi” olarak yasada düzenlenmiştir.
Tıbbi Malpraktis (Hekim Hatası) ve Ceza Davalarına Dair Emsal Yargıtay Kararları
Doktorların “Bilinçli Taksir”den Cezalandırılabilmesi (Ağırlaştırıcı Neden) İçin Gereken “Ek Şartlar” Yargılamaya konu olan trajik olayda; İstanbul Adli Tıp Kurumu 3. Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından dosyaya sunulan 23.12.2009 tarihli bilimsel raporda belirtildiği üzere; Acil serviste sanık Dr…. tarafından yapılan ilk muayene sonucunda, çocuğa sadece “prostatik (prostat)” gibi basit bir ön tanı (teşhis) konularak ertesi gün üroloji polikliniğine gitmesi önerilip eve yollanan, ancak durumun ağırlaşması üzerine 1 gün sonra üroloji uzmanı ve radyoloji uzmanı hekimler tarafından yapılan detaylı muayene ve ultrason tetkiklerinde aslında prostat değil, acil “testis torsiyonu (testis dönmesi/kangreni)” olduğu kesin olarak anlaşılan bir vakada; Adli Tıp’a göre acildeki ilk doktor olan Dr…..’ın uygulamasının (teşhisinin); 1994 doğumlu (ergen) olan bir hastada tam da bu yaş grubunda “testis ağrısına” sebep olabilecek tıbbi ihtimaller arasında bir hekimin “ilk akla gelmesi gereken (en tehlikeli) ihtimalin” bizzat “testis torsiyonu” olduğu; böyle acil kanama/dönme tehlikesi olan bir durumda, hastanın acilde zaman geçirilmeden sadece ağrı kesici (iğne) uygulanıp ertesi gün “üroloji polikliniği (sırası)” yerine, derhal ve anında “acil cerrahi (ameliyat) girişim” ve acil “radyolojik tetkikin (ultrason)” yapılabileceği tam teşekküllü bir hastaneye acilen “sevk edilmesinin” (veya oraya çağrılmasının) gerektiği; bu ağır ihmal nedeniyle, acildeki ilgili sanık hekimin yaptığı bu baştan savma işlemlerin (teşhisin) kabul edilmiş “tıp kurallarına kesinlikle uygun olmadığının (malpraktis olduğunun)” belirtilmesi karşısında; Yargıtay’a göre sanık hekimin bu eyleminin TCK m. 89 uyarınca “taksirle yaralama (organ kaybı/sakatlık)” suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve bu kapsamda eylemi “taksirle yaralama suçu” olarak nitelendirip ceza veren yerel mahkeme hükmünde hiçbir isabetsizlik (hata) bulunmadığı kabul edilmiştir.
Ancak Yargıtay’ın çok kritik uyarısı (Bozma sebebi) şudur: Tıp hukukunda mesleki kusurluluk (malpraktis) hallerinde ve bu kapsamda yapılan tıbbi müdahalelerde “bilinçli taksirin (öngörüp şansa bırakmanın ve ceza artırımının)” kabulü için; sadece ceza yasasındaki o basit “öngörme ölçütünün” tek başına (her olayda) kabulünün yeterli olmadığı; hekim kusurunda “bilinçli taksir” zammı uygulanabilmesi yönünden o doktorda; “kendine aşırı güven (narsisizm), mesleki (yersiz) cesaret ve kabul edilmiş tıp kurallarına (protokollere) çok açık ve asla kabul edilemez derecede ağır aykırılıklar” gibi o çok ağır “ek (psikolojik) koşullarının” mutlaka olayda gerçekleşmesinin aranması (ispatlanması) gerektiği; şayet bu dar sınırlar çizilmezse, aksi halde (hastanelerdeki) tüm tıbbi (taksirli) müdahalelerde hakimlerin kolayca “bilinçli taksirin (ağır cezanın) varlığının kabul edilebileceği (sistemin çökeceği)”; bu adil nedenle de bir hekimin o kusurunun (ihmalinin) “bilinçli taksir (ağırlaştırma)” düzeyine ulaşıp ulaşmadığının mahkemece değerlendirilmesinde, belirtilen bu saydığımız katı “ek koşulların” da titizlikle nazara (dikkate) alınması gerektiği çok iyi anlaşılmakla; Somut olayda (testis torsiyonu teşhisi kaçırma), her ne kadar doktor ağır kusurlu (malpraktis) olsa da, dosyada doktorun bu ağır “bilinçli taksirin (aşırı güven/kabul edilemez sınır ihlali vb.)” koşullarının gerçekleşmediği (doktorun sadece bilgisizlik/dikkatsizlikle hata yaptığı) gözetilmeksizin (bu ayrım yapılmadan); yerel mahkemece sanık doktor hakkında (basit taksir yerine) hükmolunan temel hapis cezasının “bilinçli taksir” gerekçesiyle haksız yere (fazladan) artırılması, Yargıtay’ca kesin bir bozma nedenidir (Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2013/18184 E. , 2014/2055 K.).
(Tıbbi) Neticenin (Ölümün) Hekime “Objektif Olarak (Hukuken) İsnat Edilememesi” (Sorumlu Tutulamaması) Yargılamaya konu tıbbi dosyada; İstanbul 1. Adli Tıp İhtisas Kurulunun dosyaya sunduğu 19.06.2013 tarihli ve 2607 karar numaralı bilimsel raporunda, şu can alıcı tespitlere yer verilmiştir: “…Zamanında (olay günü) adli otopsi yapılarak ölenin organ dokularında makroskopik, mikroskopik, toksikolojik ve serolojik inceleme yapılmamış (yapılamamış) olduğundan, mevcut (eksik) tıbbi verilerle kişinin ‘kesin ölüm sebebinin (hangi hastalıktan/organdan öldüğünün) tam olarak bilenemediği (tespit edilemediği)’; Ancak hastanın yakını ve o an acilde muayenesi sırasında görevli olan Acil Tıp Teknisyeni (ATT) …’ün savcılıktaki yeminli ifadesinde: ‘Hastanın şiddetli sırt ağrısı olduğu, her iki kolunda uyuşma (kalp krizi belirtisi) olduğu, özgeçmişinde (anamnezinde) yüksek tansiyon hastalığı tedavisi gördüğü, yine kalp ritm problemi (aritmi) olduğu yakınları tarafından hekime açıkça bildirilen bu kişinin; o an acilde derhal kalp elektrosunun (EKG) çekilmesi, hastanın monitörize edilmesi (bağlanması), kandaki oksijen saturasyonuna bakılması (ölçülmesi) tıbben mutlaka gerektiğinden; bu acil adımlar atılmayıp hastanın teşekküllü bir hastaneye (ambulansla) götürülmemesi (evine yollanması) nedeniyle sanık (nöbetçi) doktor …’ın bu ihmalinden ötürü ‘kusurlu (hatalı)’ olduğu” çok net olarak bildirilmiştir.
Tüm dosya kapsamı ve rapor incelendiğinde; İstanbul 1. Adli Tıp İhtisas Kurulunun, 19.06.2013 tarihli o raporundaki bu tıbbi tespitlerin dosya içeriği ile (ifadelerle) birebir uyumlu olduğu; ancak en hayati nokta olan “kişinin kesin ölüm sebebinin (otopsi olmadığı için kalp krizinden mi başka bir şeyden mi öldüğünün) bilenemediğinden (şüphede kaldığından)”; sanık hekim tarafından (acilde) meslekî özen yükümlülüğüne tamamen uygun şekilde o “gerekli tıbbî tetkik (EKG) ve tedaviler zamanında gerçekleştirilmiş (yapılmış) olsa dahi”, bu ağır riskli hastanın (ölümden) “kurtulmasının (yaşamasının) tıbben mümkün olup olmadığının” (yani EKG çekilse bile ölüp ölmeyeceğinin) Adli Tıp’ça kesin bir tespitinin yapılamayacağı (belirsiz kaldığı); İşte bu şüpheli ve belirsiz (illiyetsiz) suretle; sanık hekimin o tıp kurallarına aykırı eylemi (EKG çekmemesi ve sevk etmemesi) ile, hastanın sonradan “ölüm neticesi (sonucu)” arasında hukuki ve bilimsel “illiyet (nedensellik) bağı kurulamayacağı” (belki de hekim her şeyi yapsa da hasta kalp krizinden yine ölecekti) gibi; ortaya çıkan bu kötü ölüm neticesinin de sanık hekime doğrudan “objektif (hukuki) olarak isnat edilmesinin (hekim yüzünden öldü denilmesinin)” ceza hukuku ilkelerince asla mümkün olmadığı anlaşıldığından; Yerel mahkemece (şüpheden sanık yararlanır ilkesi ve illiyet bağının kopması nedeniyle) “taksirle öldürme” suçundan sanık doktor hakkında doğrudan beraat kararı verilmesinde hukuken hiçbir isabetsizlik (hata) görülmemiştir (Karar Yargıtay’ca onanmıştır) (Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2020/12494 E. , 2025/282 K.).
Çocuğun Bademciklerinin (Ameliyat Sırasında Aileye Sorulmadan) Alınması (Tıbbi Zorunluluk) KBB (Kulak Burun Boğaz) uzmanı doktor olan sanığın; küçük mağdurun kulağına (tüp takmak) ve geniz etine müdahale etmek (almak) için anesteziyle ameliyat ettiği (operasyon yürüttüğü) sırada, o an ameliyathane kapısında bekleyen mağdurun anne-babasına (velilerine) “haber vermeden ve ekstra rıza (onam) almadan”, çocuğun boğazındaki bademciklerin de o an “aşırı enfekte (iltihaplı/çürük)” olduğundan bahisle (kendi hekim inisiyatifiyle) küçüğün bademciklerini de ameliyatta “alması (kesmesi)” şeklinde gerçekleşen bu cerrahi eylemin; o anlık masada bir “tıbbi bir zorunluluktan (endikasyondan)” kaynaklanıp kaynaklanmadığı hususunda Yargıtay’ca uzman görüşüne başvurulmuştur. Dosyaya giren resmi Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulu’nun 20/11/2015 tarihli bilimsel raporunun sonuç (kanaat) kısmında aynen; “Davalı hekimin mahkemedeki beyanlarında; ameliyat esnasında boğaza bakıldığında bademciklerin yoğun iltihaplı (kriptik) olduğu (şiştiği) bizzat görüldüğü ve bu hayati (enfeksiyonel) nedenle çocuğun sağlığı için bademciklerinin de o an alındığının ifade edildiği; ameliyattaki tablonun gerçekten böyle olması halinde (enfeksiyon riskine karşı) bademciklerin o an (aileye sormaya fırsat olmadan) alınmasının tıp bilimine göre tamamen ‘doğru (endikasyonlu) bir yaklaşım’ olduğu ve bu yönden operasyonu yapan ilgili hekime hiçbir şekilde ‘kusur (malpraktis) izafe edilemeyeceği (yüklenemeyeceği)’” açıkça ve bilimsel olarak mütalaa edilmiş (bildirilmiş) olmakla; Bu resmi ve lehe Adli Tıp raporu karşısında; sanık hekimin ameliyattaki bu inisiyatifinin tıbbi bir zorunluluk (endikasyon) olduğu ispatlandığından, sanığın doğrudan “beraatine” karar verilmesi gerektiği gözetilmeksizin (atlanarak); yerel mahkemece dosya kapsamına ve rapora tamamen uygun düşmeyen (hukuksuz) bir gerekçe ile sanık doktorun (sırf ailenin rızası yok diye) “mahkumiyetine (hapse/cezaya)” karar verilmesi, Yargıtay’ca mutlak bir bozma nedenidir (Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2016/9381 E. , 2018/4204 K.).
Kafa Travması Geçiren Hastanın Hastanede “Müşahade (Gözlem) Altında Tutulmaması” Doğrudan “Görevi İhmal Suçudur” Olayın özeti şöyledir: Sanık …’ın … (Devlet) Acil Yardım Hastanesinde “pratisyen hekim (nöbetçi)” olarak görev yaptığı sırada; katılan …’in çocuğu olan 10 yaşındaki küçük mağdur …’in, akşam evde saat 21.00 sıralarında kardeşi ile sertçe oyun oynarken (düşerek) “başını hızla yere çarpmasının (kafa travması)” ardından; saat 21:49 sıralarında panikleyen ailesi tarafından hemen hastanenin acil servisine götürüldüğü; burada nöbetçi doktor olarak görev yapan sanık …’nin bu travmalı çocuğa müdahale (muayene) ettiği; ancak o gece hastanedeki tomografi cihazının (BT) “arızalı” olması nedeniyle hastanın detaylı bilgisayarlı beyin tomografisinin (iç kanama kontrolü) mecburen “çekilemediği”; bunun yerine sadece basit “iki yönlü kraniografisinin (kafatası röntgeninin)” çekildiği; o esnada katılan baba … tarafından çocuğun kulağındaki o “kanamanın (sızıntının)” doktora endişeyle gösterildiği; ancak nöbetçi doktor tarafından, (röntgene bakılarak) çocuğu “eve götürebilecekleri”, hastanın şu an “hiçbir şeyinin (tehlikesinin) olmadığının” bildirilmesi üzerine, mağdur çocuğun (iç rahatlığıyla) ailesi tarafından eve götürüldüğü; ancak eve gittikten sadece 20 dakika sonra çocuğun aniden “kusması (kafa içi basınç belirtisi)” üzerine aile tarafından panikle mağdur çocuğun bu kez … (başka bir) Devlet Hastanesine götürüldüğü; burada sağlam cihazla çekilen bilgisaraylı beyin tomografisinde (BT) çocukta ağır “epidural kanama (beyin kanaması)” tespit edilerek acilen (ölümden dönerek) kafa ameliyatına alındığı olayda; Her ne kadar Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulu’nun 29 Ocak 2014 tarihli genel raporunda, ilk sanık pratisyen hekime “doğrudan bir kusur atfedilmemiş (verilmemiş)” ise de; dosyadaki diğer delillere ve tıp bilimine (oluşa) daha uygun olan, uzman “beyin cerrahi uzmanı” imzalı 11.09.2012 tarihli bilirkişi raporunda açıkça; “Kafa travmalarında (çocuklarda), hastada o an ‘bilinç kaybı, bulantı ve/veya kusma (nörolojik defisit)’ olmasa (görülmese) bile; şayet hastanede cihaz arızası vb. sebeple ‘bilgisayarlı beyin tomografisi (BT)’ çekilemiyorsa (içerisi net görülemiyorsa); hastanın o kafa travmasından itibaren ‘en az 6 saat sonrasına kadar’ mutlaka hastanede ‘müşahade (gözlem/takip)’ altında kalması (veya tomografisi olan hastaneye sevki) gerektiğinin” tıp kuralı olarak kesin belirtilmesi karşısında; Sanık hekimin, kulağından kan gelen bu travmalı hastayı (tomografi çekilmediği halde) en az 6 saat “müşahade altında tutmaması” ve derhal bir “beyin cerrahi uzmanına (veya üst hastaneye) sevk etmemesi” şeklindeki, hastanın takip ve tedavisindeki (kurallara aykırı) bu bariz eksikliğe ilişkin “ihmali davranışlarının (savsaklamasının)”; kamu görevlisi (memur) hekim olması nedeniyle doğrudan “cezai sorumluluğu gerektireceği” ve sanığın bu savsaklama eyleminin (ihmalinin) ölüm/sakatlık gerçekleşmese de, “görevi kötüye kullanma (ihmal)” suçuna ilişkin TCK’nın 257/2. maddesi kapsamında (yardımcı norm olarak) cezalandırılması/değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeksizin (bu ince ayrım atlanarak); yerel mahkemece yazılı şekilde (sadece taksirle yaralamadan beraat diyerek) tamamen “beraatine” karar verilmesi, Yargıtay’ca kesin bir bozma nedenidir (Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2015/12865 E. , 2016/10324 K.).
(Yine Aynı Nitelikte Bir Başka HGK Kararı: 24 Saat Müşahede Kuralı): Sanık doktorun (acildeki) hatalı/eksik davranışları ile, hastada sonradan meydana gelen o “ölüm neticesi (iç kanama vb.)” arasında tıbben ve hukuken “nedensellik (illiyet) bağının” kesin olarak belirlenemediği (yani doktor yatırsa da hasta zaten ölecekti şüphesi olduğu); bu illiyet yokluğu nedeniyle sanığın meydana gelen o ölüm neticesinden (taksirle adam öldürmeden) doğrudan sorumlu tutulamayacağı bir gerçek olsa da; Bununla birlikte, kamu hastanelerini bağlayan “Acil Sağlık Hizmetleri Yönetmeliğinin” 24. maddesinin 2. ve 3. fıkraları emredici hükümleri gözetildiğinde; sanık nöbetçi hekimin, ağır trafik kazası geçirip “genel beden travmasına” ve vücudunda “çoklu kemik kırıklarına” maruz kalmış olan o öleni (hastayı); hayati tehlikeyi atlatıp “stabilizasyonu (kalp/tansiyon dengesi) sağlanıncaya kadar” ve tıp çevrelerinde travmalar için genel olarak “kabul gördüğü şekilde” o hastanede “yirmidört (24) saat boyunca sürekli müşahede (gözlem)” altında tutması veya durumu ağırsa donanımlı “başka bir sağlık kuruluşuna (yoğun bakıma) derhal sevk etmesi” gerekirken; bu hayati kuralları hiçe sayarak sadece “beş (5) saat sonunda (kısa sürede)” hastayı servisten “taburcu ederek (çıkış vererek)” evine göndermesi (yollaması) suretiyle; memur hekim olarak yasal “görevinin gereklerini (yönetmeliği) yerine getirmekte çok ağır bir ihmal (savsaklama) gösterdiği”; bu hâliyle, ölümden sorumlu olmasa bile, salt bu eyleminin (ihmalinin) TCK’nun 257/2. maddesinde düzenlenen “görevi ihmal” suçunu tam olarak oluşturduğu ve hekimin mutlaka bu suçtan mahkûmiyetine (hapis cezasına) karar verilmesi gerektiği hiç gözetilmeden (atlanarak); Sanığın eyleminin salt “taksirle bir kişinin ölümüne neden olma” suçu kabul edilerek (yanlış maddeyle) TCK’nun 85/1. maddesi gereğince cezalandırılmasına (hatalı teşhisle) karar verilmesinde hukuken hiçbir isabet bulunmamaktadır (Ceza Genel Kurulu 2017/271 E. , 2017/278 K.).
Tıbbi Yaralamada “Şikâyet Süresinin (6 Ay) Geçip Geçmediğinin” Tespiti ve Nitelikli Haller (Yargıtay 12. CD – K.2023/1479) Dosya kapsamına göre olayın özeti şöyledir; Müşteki (kadın) vekilinin savcılığa sunduğu dilekçede: “Müvekkilinin sürekli tedavi gördüğü Özel Defne Hastanesindeki kendi asıl doktorunun o gün yıllık izinde olması nedeniyle, o hastanedeki Dr. …’a muayene olmak zorunda kaldığını; anılan şüpheli doktorun, muayene sonrası kadında ‘basit bir kist’ olduğunu ve hemen ‘kist ameliyatı (operasyonu)’ olması gerektiğini söylemesi üzerine, müvekkilinin (korkuyla) ameliyat olmayı kabul ederek, aynı şüpheli doktor tarafından hemen ameliyat edildiğini; ancak bu ameliyat sonrası kadınlığının doğası gereği 3 ay boyunca hiç ‘regl (adet) olmaması’ üzerine şüphelenerek aynı doktora yeniden gittiğinde, doktorun müvekkiline ‘bu durumunun ameliyat sonrası gayet normal olduğunu’ söyleyerek onu oyaladığını, bazı haplar/ilaçlar verdiğini ve ‘1 ay sonra tekrar kontrole gelmesini’ söylediğini; ancak müvekkilinin ağrıları artıp 1 ay sonra yeniden aynı hastaneye gittiğinde, doktorun bu kez müvekkiline “kızarak ve bağırarak”, aslında o ilk ameliyatta (kist diyerek girdiği operasyonda) kadının ‘iki yumurtalıklarını da (rahmini/yumurtalıklarını) aldığını’ itiraf ettiğini (söylediğini); müvekkilinin (şok içinde) bunun nedenini sormasına rağmen doktorun bilgi vermediğini (kovduğunu); bunun üzerine müvekkilinin hemen başka bir uzman doktora (hastaneye) gittiğinde, gerçekte o kist için ‘böyle ağır bir ameliyat (yumurtalık alımı) olmasına tıbben hiç gerek olmadığını’ başka hekimden öğrendiğini; eski hastaneden kendi tedavi (ameliyat) belgelerini istemesine rağmen hastane yönetiminin belgeleri (gizlemek için) vermek istemediklerini, ancak avukatın ısrarı ve ihtarı sonucunda o raporları mecburen verdiklerini; tüm bu büyük operasyon (organ alımı) öncesinde ve sonrasında müvekkiline riskler hakkında (yazılı/sözlü) hiçbir ‘bilgi verilmediğini (aydınlatılmadığını)'” belirterek; şüpheli doktor hakkında “taksirle/kasten yaralama ve görevi kötüye kullanma” suçlarından şikayetçi olması üzerine yapılan savcılık soruşturması neticesinde; … Cumhuriyet Başsavcılığınca; ameliyat tarihi ile şikayet tarihi arasındaki “altı aylık (6 aylık) şikâyet süresinin çoktan geçtiğinden” (zamanaşımı/süre düşümü) bahisle, şüpheli doktor hakkında doğrudan “Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar (Takipsizlik/KYOK)” verilmiş ise de;
Yargıtay’ın bu skandal kararı bozan tespiti şudur: 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 89. maddesinin beşinci (5.) fıkrasında açıkça yer alan, “Taksirle yaralama suçunun soruşturulması ve kovuşturulması kural olarak ‘şikâyete bağlıdır’. Ancak, (basit tıbbi müdahale olan) birinci fıkra kapsamına giren hafif yaralama hariç; suçun fail tarafından ‘bilinçli taksirle (riskleri hiçe sayarak)’ işlenmesi halinde artık ‘şikâyet aranmaz’ (Süreye bakılmaz, resen açılır).” şeklindeki emredici kanun hükmüne göre; Somut olayda (bu şok edici yumurtalık alma ameliyatında); müştekinin bu şüpheli ameliyatı ve yanlış tedavisi sonucu uğradığı o “yaralanması (organ kaybı/üreme yeteneği kaybı)” bakımından, savcılıkça Adli Tıp Kurumundan (veya tam teşekküllü hastaneden) acilen “kesin bir doktor (adli) raporu” aldırılıp; kadındaki bu ağır yaralanmanın (organ kaybının) 5237 sayılı Kanun’un 89. maddesinin 2. ve 3. fıkralarında (organın işlevinin yitirilmesi, çocuk yapma yeteneğinin kaybı) sayılan o “nitelikli (ağır) yaralanma” hallerine uyup uymadığı tıbben belirlendikten sonra şüphelinin o hukuki durumunun (suçunun vasfının) değerlendirilmesi yapılarak; ancak ve ancak o kesin rapora göre yaralanmanın (eğer çok hafifse) sadece 89/1. madde kapsamında kalması (basit yaralama olması) halinde şikayetin 6 aylık “süresinde yapılmaması” (süreyi kaçırması) nedeni ile kovuşturmaya yer olmadığına (KYOK) dair karar verilebileceği hukuken sabittir.
Zira o organ kaybı yaralanmasının aynı maddenin 2. veya 3. fıkralarına göre “nitelikli (çocuk yapma yeteneğinin kaybı vb.)” olması halinde; o soruşturmanın 6 aylık şikayete bağlı olup olmadığının (sürenin işlemeyeceğinin) belirlenmesi için; olayda doktorun “bilinçli taksir” (aşırı güven, tıp kurallarına çok açık aykırılık vb.) bulunup bulunmadığın savcılıkça derinlemesine “araştırılması gerekeceği”; Soruşturma dosyası (takipsizlik) kapsamında ise, kadının durumuna dair “hiçbir adli hekim (kati) raporunun dahi bulunmadığı” (savcının almadığı) nazara alındığında (gözetildiğinde); savcılıkça şüpheli hekim hakkında anılan o uzun süreç boyunca kadına uygulanan yanlış tedavi, kullanılan tüm ilaçlar, yapılan tahlil, patoloji, tetkik ve ameliyata (eprikriz) ilişkin tüm tıbbi bilgi ve resmi belgelerin (zorla) hastaneden dosyaya temin edilmesini takiben; uygulanan o tedavi ve cerrahi işlemlerde şüphelinin (doktorun) kusur (malpraktis) durumunun ve ağırlığının kesin tespit edilebilmesi için; ceza dosyasının bir “kül (bütün) halinde” İstanbul Adli Tıp Kurumuna gönderilerek (ihtisas kuruluna) yapılacak o bilimsel “inceleme sonucuna göre” şüphelinin (hekimin) gerçek hukukî durumunun (kasten mi, bilinçli taksir mi) savcı tarafından tayin ve takdiri gerekirken; Savcılıkça bu “eksik soruşturmaya (ve rapor dahi almadan)” dayalı olarak verilen o hatalı “kovuşturmaya yer olmadığına (KYOK)” dair karara yönelik, müşteki avukatının Sulh Ceza Hakimliğine yaptığı “itiraz üzerine”; Hakimliğin doğrudan “soruşturmanın genişletilmesine (bu raporların alınmasına)” karar vermesi (savcıya iade etmesi) gerektiği hiç gözetilmeden, Hakimliğin de yazılı şekilde (itirazın süreden reddine) karar vermesi Kanun’a (usule) açıkça aykırı olup; Adalet Bakanlığının “kanun yararına bozma” talebi Yargıtay’ca tam ve yerinde görülmüştür (Karar bozulmuş ve doktor hakkında soruşturma yeniden açılmıştır) (Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2022/2961 E. , 2023/1479 K.).
Ağır Durumdaki Bebeğin (Hastanın) Kurallara Uygun Sevk Edilmemesi ve Görevi İhmal Suçuna İlişkin Ceza Davası Sanık hekimler hakkında “taksirle bir kişinin (bebeğin) ölümüne neden olmak” suçundan Ağır Ceza Mahkemesinde açılan kamu davasının yapılan uzun yargılaması sırasında; her ne kadar dosyada içeriğine (ve Adli Tıp raporlarına) göre; sanık doktorların o “kusurlu (eksik)” eylemi ile, o ağır bebeğin “ölüm nedeni” arasında (bebek zaten kurtulamazdı denilerek) kesin bir illiyet (neden-sonuç) bağı bulunup bulunmadığı mahkemece bilimsel olarak net olarak “tespit edilememiş” (şüpheli kalmış) ise de; Ölmek üzere olan o riskli bebeğin, Ağrı Devlet Hastanesinden (daha donanımlı olan) Erzurum Nene Hatun Kadın Doğum Hastanesine (ambulansla) sevki öncesi; doktorların yasa gereği son “muayenesini yapması” ve yoldaki sevk koşullarını (oksijen vb.) sağlayarak ve sürekli denetleyerek o sevk işlemini yapması gerekirken; ağır hastalıklı bebeğin soğuk ve uygunsuz ambulansla (özel “transport (taşınabilir) küvezinde” oksijenli şekilde sevk edilmemesinin) tıp kurallarına kesinlikle “uygun olmadığı”, doktorların bu taşıma kurallarını “yapmamak şeklindeki” bariz eksik ve kusurlu (savsaklayıcı) eylemlerinin, her ne kadar ölümle doğrudan bağı ispatlanamasa da, memur olmaları hasebiyle TCK’nın 257/2. maddesindeki “ihmal suretiyle görevi kötüye kullanma (görevi ihmal)” suçu (yardımcı norm) kapsamında değerlendirilerek; sanık doktorların sadece bu (görevi ihmal) maddesinden cezalandırılması gerekirken; mahkemece delil ve illiyet yokluğuna rağmen yazılı şekilde doğrudan (ve ağır olan) “taksirle öldürme” suçundan (yanlış maddeden) mahkumiyetine (ağır cezaya) karar verilmesi, Yargıtay’ca usule ve yasaya aykırı bulunmuş ve kesin bozma nedenidir (Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2018/3643 E. , 2019/6918 K.).




